22 Kasım 2017 Çarşamba

Siyah Kanatlar - 6.Bölüm  "Geçmş"


Elleri boğazımdaydı. "Üzgünüm" diyordu. "Buna mecburum" Son nefesimi vermeden önce güzel bir çift söz duymayı hayal etmiştim hep. Seni seviyorum gibi... Yanındayım gibi... Ölüm acı olabilirdi, evet. Ama o an boğazımı yakan, çok daha beter bir şeydi. İhanet. Yüz dişli bir yılandı ve dişleri saplandığı gibi benden her şeyimi aldı. Geriye kalan şey bir kabuktu. Chöle Larsson o gece ölmüştü. Gözlerimi yumup göz yaşlarımı sildim. Black'in yakınımdayken aklımda sürekli dönen cümle gene buradaydı işte. 'Ne kadar da ona benziyor. Sanki oymuş gibi.' Ama Tanrıya şükür ki o değildi!

"Chöle?" Kızlar tuvaletinin aynasından bana bakıyordu Bonnie. Ve ben yanaklarımdan sicim gibi akan yaşların daha yeni farkına varıyordum! Hızla yaşları sildim. 
"İyi misin? Yoksa..Black bir şey mi yaptı?" Başımı iki yana salladım. 
"Hayır" dedim bu her iki soru içinde ortak bir cevaptı. Bana bir mendil uzattı. 
"İstersen hocayla konuşurum, benimle grup olursun?" Gözlerimi bebek mavisi gözlerine dikip "Onun yerine, Black'ten neden deli gibi korktuğunu söylebilirsin?" dedim. Açıkça irkildi. 
"Eski bir mesele. O ve ben.." duraksadı. Sanki söylerse CIA peşine düşecekti. 
"Sen" dedi bir başkası ve suratıma okkalı bir tokat yedim. İlk an ne olduğunu pek anlamasam da Bonnie'nin şaşkın çığlığı ve uğuldayan kulağım beni kendime getirdi. Kristen ince ellerini yakama geçirmişti ve bağarıyordu. Ondan uzak duracaksın! O benim diyordu.
"Kafayı mı yedin sen!" dedi Bonnie onu üzerimden almaya çalışırken. 
"Blackten uzak durmazsan gebertirim seni"
"Hadi" dedim. "Yapsana" Belki o zaman her  şeyi gerçekten geride bırakırdım. Kristen gözlerime delirmiş gibi bakıyordu. Onunla dalga geçtiğimi düşünmüş olmalı ki sertçe itildim ve başka bir tokatın yaklaştığını hissettim. Ama elimi kaldırıp bileğini yakladım.
" Ya şimdi def olursun ya da olacaklardan ben sorumlu değilim" Konuşan ben değildim. Bonnie'ydi. Kristen'ın saçlarına bir mızrak gibi saplanan eli başını geriye çekti. "Çok ciddiyim" Kafasını çevirdi Kristen. Böyle bir şeyi beklemediği barizdi.
"Sen..sen bana mı dikleniyorsun! Aptal olduğunu biliyordum Bon Bon. Ama bu kadarını tahmin etmezdim!" dedi. Ellerini üzerimden çekti çekmesine ama korkutucu gözleri hala üzerimdeydi. "Ateşkes bitti" dedi Bonnie'nin gözlerinin içine bakarak. "Bundan sonrasını siz düşünün" ve cümlesi biter bitmez, rüzgar gibi esip geçti. 
"Neydi o öyle?" dedim. "Sırf bir erkek yüzünden savaş mı çıkaracak?" Bonnie gözlerini bir milyon defa kırptıktan sonra "Kahretsin" dedi. Hemen arkasından Kristen'ı aratmayan bir hızla çıkıp gitti. 
"Hey..bekle!" Beklemedi! "Bunların hepsi kafayı yemiş!" dedim kendi kendime. Bir yandanda ona yetişmek için koşmaya başlamıştım. 
Bonnie çoktan taştan koridorun sonuna ulaşmış, kapıdan çıkıyordu. Onu camlardan izleyerek koşmaya devam ettim. Hala yemyeşil olan çimlerin üzerinde, bir çitaya benziyordu. Sarı saçları arkasınnda savruluyor, her neye koşuyorsa ucunda ölüm varmış gibi gözüküyordu. Bense çimlerde ne üdüğü belirsiz bir ayı gibi gözüküyor olmalıydım. Takıla takıla bir ileri bir geri zıplayan bir zurafayada benziyo olabilirim pek emin değilim. Nefes nefese "Dur artık!" diye bağırdım. Rüzgar uğultusu sesimi yuttu. 
Etraftaki öğrenciler benim ne yaptığımı çözmeye çalışır gibiydiler ama yine de yolumdan çekiliyorlardı. Bonnie spor salonunun bulunduğu yöne döndü. Ah tanrı aşkına koşucu falanmıydı bu kız! Diyaframım yırtılmak üzereydi. O ise hızından bir gram kaybetmemişti ki spor salonuna daldı. 
"Dayan Chöle! Az kaldı!" 90 yaşındaki bir teyze gibi derin derin soluyarak onu takip ettim. Sarı saçlarının bir koridordan savrulduğunu görmesem onu kaybedebilirdim. Koridoru geçtim. Bir çift kırmızı kapı önümdeydi. Az önce açıldıkları belli bir biçimde aralıklardı. Kapıyı ittim ve "Hey!" dedi birisi. 
Gördüğüm ilk şey beyaz bir havlu oldu. Ardından ıslak bir ten ve adonisler belirdi. Adonisleri görünce çıplak bir erkek göğsüne baktığımı anladım. "Vay canına yolunu mu kaybettin?" dedi bu harika vücudun sahibi. Başımı kaldırdım. Kaldırmaz olaydım. Bir düzineyi geçkin yarı çıplak adam, bana bakıyordu. 
"Be..ben" 
"Sanırım dilini yuttu James" James denen çocuk önüme geçerek manzarayı kapattı. Sanırım arkadaşları için kendini feda ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için hiç sorun değildi.
"Burası pekte bir kıza göre değil ha? Neden dışarı çıkmıyorsun ufaklık" Ufaklık? Kaç gösteriyordum on iki mi? 
"Benim arkadaşım" sonunda konuşabiliyordum. "buradaydı" Tek elini omzuma koyup beni geri geri ittirmeye başladı.
"Anlıyorum adı ne?"
"Bonnie" Gözleri irileşti.
"Arkadaşın bir kız mı?" 
"Evet"
"Üzgünüm ama buraya bir kız girseydi emin ol fark ederdik" Ardından sırtım kapılara çarptı ve dışarı atıldım. Fakat oğlan hala bana bakıyordu. Sanki bir şey söyleyecekti ama nasıl söyleyeceğini bilemiyordu.
"Bak anlamıyorsun" dedim duraksamasından faydalanarak. "Arkadaşım az önce koşarak bu kapılardan geçti!" Başını iki yana salladı. Bana inanmıyordu. 

"Bak güzelim içeri gelip arkadaşını aramak istiyorsan arayabilirsin ama eski bir söz vardır bilmem bilir misin? Kendi kaşınan ağlamaz" Evettt! O sözü bilirdim. İçerisinin bir soyunma odası olduğunu da biliyordum. O yüzden kapıdan uzaklaştım. Bana güldü. 
"Arkadaşını bulmada iyi şanslar" deyip içeri girdi. Siyah saçları ve yeşil gözleri sanki hala kapıda duruyor, bana bir abi misali 'uzaklaş buradan' diyordu. Gerisin geri döndüm ve nasıl olurda Bonnie'yi gözden kaçırdığımı düşündüm. Tam spor salonundan çıkacakken birini gördüm. Uzun boylu ve açık mavi tişörtlü biri. Hemen yanında Bonnie'nin boylarında bir kız vardı. 
Koşturdum. Gördüğüm şey rüya falan değilse Black ve Bonnie yanyanaydı. Hayır hayır Bonnie Black'ı kolundan tutmuş çekiştiriyordu! 
Evet yanılmamıştım. Koridorun sonunda kapalı bir kapıya dayanmışlardı. Bonnie elleriyle saçlarını karıştırdı. Ardından bir balon gibi patladı. 
"Söyleyecek! Söyleyip her şeyi bok edecek" Black'in adını bile ağzına almayan kız şimdi onun yüzüne mi bağırıyordu? Bu işte bir tuhaflık vardı. Hem de çok büyük bir tuhaflık!
"Abartıyorsun Bonnie. Söylerse başına ne geleceğini iyi biliyor"
Bonnie bu cevapla pek tatmin olmadı. "Anlamıyorsun! Onu hafife alamayız!" Duvarın kenarına sırnaşmış bir halde Black'e baktım. Eee dercesine bakıyordu Bonnie'ye. "Ne yapmamızı önerirsin? Kız ona dikkatle bakıp "Her zaman yaptığımız şeyi" dedi. "Temizleyelim gitsin" Ne? Ne! Ev temizliğinden falan bahsetmiyorlardı değil mi! Bahsettikleri şey Kristen mıydı? Boğazıma koca bir taş oturdu.
Onlara gözükmemek için sırtımı duvara yasladım ve bir şey fark ettim. Artık Bonnie hakkında hiç bir şey bilmiyor değildim. Onun hakkında belki de en sağlam şeyi öğrenmiştim: Mükemmel bir oyuncuydu. O kadar ki beni ayakta uyutmuştu!
"Chöle?" Lanet olsun!
Kapalı gözlerimi araldım ve Black tam önümde duruyordu. Sakin ol dedi içimdeki akıllı taraf. Duyduğunu çaktırma!
"Black" dedim en az onun kadar otoriter bir sesle.
"Burada ne yapıyorsun böyle baş belası? Yoksa beni mi takip ediyordun?" Gözlerimi onun gözlerine diktim. Black yaslandığım duvarın dibinde tıpkı bir gelincik gibi bakıyordu bana. Ağzını sulandıran bir yemmişim gibi... 
"Beni arıyor olmalı" dedi Bonnie, hemen onun arkasından çıkarak. "Ah! Evet. Niye kaçtın öyle." dedim ve nasıl oldu da kekelemedim bilmiyordum. Gözleri biraz olsun kendini ele vermedi. Onu gördüğüm zamanlara nazaran daha soğuk bir tavırla "Ağabimle bir şey konuşmam gerekiyordu" dedi.
Ağabey? Black mi? Sanırım beynim o an error verdi ve aranan akıl kırıntısına ulaşılamadı!


19 Kasım 2017 Pazar

İNSANLIĞIN EN BÜYÜK GÜNAHI KISKANMAKTI - #BENCE -

Savaşların bitmesini, hastalıkların tedavi edilmesini, ölümlerin sonlanmasını, dünyanın sonsuza kadar devam etmesini bekliyoruz. Beklemekle aptallık ediyoruz. Elinizde 100 metrelik bir alanınız var. Her metreye 100 insan, 100 bitki, 100 hayvan koymaya çalışıyoruz. Mümkünmüş gibi. Yaşıyor tüketiyor ürettiğimizi sanıp tekrar tüketiyor üstüne üstlük yok ediyoruz. Onlarca medeniyetin var olup ardından yok olduğu bir gezegende asla kaybolmayacakmışız gibi başı boş davranıyoruz. 
Yararlı bulduklarımızı yiyor yararsız bulduklarımızı çöpe atıyoruz. Poşetliyoruz, petrollüyoruz, yakıp yıkıyor, betonlaştırıyoruz. Betonun arasından sızan minik bir bitkiye dahi tahammül edemiyor, kıskanıyoruz. Onun özgür yaşantısına kıskançlıkla yaklaşıyoruz. Bir ağaç kadar yararlı olamadığımız, bir sincap gibi işlev göremediğimiz, bir balık gibi açık sulara açılamadığımız için istemiyoruz onları. 
Doğayı yakıp yıkma isteğimizin kıskançlıktan kaynaklandığını düşünüyorum.
Düşünsenize teknoloji geliştikçe, dengeler değiştikçe, her gün yepyeni buluşlar piyasaya sürüldükçe hırçınlaşıyoruz. Daha fazla tüketme isteği doğuyor, doğduğu yeri kurutana kadar büyüyor. Ölmekle kalmak arası bir yere gelindiğinde ise Ah'lar Vah'lar sarıyor insanları. Ne yaptık biz diyorlar, nasıl yaptık? Kör müydük? 
Bir fare gibi patronsuz olmak, bir ceylan gibi istediği cayırda otlamak, bir kuş gibi sınırlara takılmadan uçmak istiyor insan. Yapamıyor. Yapamadığı için uzanamadığı ciğeri mundarlaştırıyor. Sahip olamayacağı o özgürlüğü yok etmek istiyor. Hiç bir şey geri kalmayana, herkesi, her şeyi kendine benzetene kadar devam etmek istiyor. 
O zaman kıskanmayacağını sanıyor. 
O, kıskançlığın çevresinden kaynaklandığını düşünüyor, onlar olmazsa mutlu olacağını... Oysa kendisinde olmayanı isterken, elinde olanı da yitirdiğinin farkına varamıyor. 
Doğa Konuşuyor - Nature Is Speaking Bu gece Dünya Tarihi hakkında bir şeyler okurken bu konu hakkında bir şeyler yazmak istedim. Dünya bize ait değil asla da olmayacak, bizim olmayan bir şeyi zorla almaya çalışmamız sadece felaket getirir. Bu felaketi yaşamadan önce durmamız gerekiyor, görmemiz... Bunun için bir çok önemli kuruluş doğa ve dünya hakkında araştırmalar, projeler yürütüyor. Bu projelerden birisi de Doğa Konuşuyor. Benim tüylerimi diken diken etmişti videolar. Belki sizlerde de benimkine benzer duygular oluşur. Bir kaç videoyu aşağıya bırakıyorum. Ayrıca umuyorum ki doğaya yaptığımız bu eziyetin bir sonu gelir, felaketle değil de barışla sonuçlandırdığımız bir son olur bu.







Yararlandığım kaynak: Youtube, Natureisspeaking

15 Kasım 2017 Çarşamba

7. Bölüm -"Black Garccia"

"Günaydın" dedi birisi. Ders kitabından kafamı kaldırdım. Bonnie utangaç bir yüzle yanımdaki boş sıraya geçti. 
"Sana da günaydın" Gözlerini kaçırıp kitap ve defterini masaya çıkardı. Bir an sırf bana bakmamak için tüm çantasını masasına dökeceğini sandım. Tanrıya şükür ki öyle bir şey yapmadı.
"Dün gece öyle saçma davrandığım için affedersin" Şu mesele...
"Neden öyle davrandığını sorsam" dedim. Dişlerini alt dudağına geçirdi. Onunla yetinmeyip tarih kitabının sayfalarını parçalarına ayıracak bir kuvvetle çevirmeye başladı.
"Bu konu hakkında pek konuşmuyorum..." tekrar bir şeyler sormamı engellemek için "özel bir mesele" dedi ve son noktayı koydu. Eski sevgilisi falan mıydı? Ah..o yüzden mi ondan bahsettiğimde kızarıp duruyordu? Şuan üzerndeki pembe tişörtle aynı tondaydı. 
"Eee Chöle!" Benden üç metre ileride pusuya yatmış Kristen'dı, konuşan. 
"Ne eesi?" dedim. 
"Dün..nasıldı?"
Gözlerinin içine kısa bir an baktım. Aklıma Black hakkındaki uyarısı geldi. Eminim  onun hakkında benden daha çok şey biliyordu. Ayağa kalktım, yanına gidecektim ki Tarih hocası gözlüğünü düzelterek içeri girdi. Bende münasip noktamın üzerine tekrar kurulmak zorunda kaldım. Profesör sınıfa şöyle bir baktı. Sanki kurbanlık koyunduk, oda usta bir kasaptı.
"Günaydın arkadaşlar" elindeki kartivizt boyunda kağıtlar vardı.Beyaz gömleği ve siyah pantolonu klasik bir öğretmen tarzıydı. Sanırım en fazla elli yaşındaydı. Ön sıraya yanaşıp elindeki kağıtları en baştaki kıza verdi. "Bu kağıtlarda ödev eşleriniz yazıyor. Herkes kendi grubunu bulsun. İşlenecek bir ton konu ve yapacak bir dünya işiniz var" 
Öylece bakakaldık. Tüm sınıfın gözleri yüzüne far tutulmuş bir tavşan gibi pörtlemişti. Daha sonbahar bile sonbaharlığını yapmıyor, ağustosu yaşıyorduk! Hepsini geçtim daha ikinci gündeydik! Ne ödevi? Ne grubu? Sanki bunlar unutulmuş bir dilden geliyordu. Düşünün o kadar yabancıydık. Başımı çevirince Bonnie'yle göz göze geldim.
"Eh.." dedi.  "en azından eş seçme derdinden kurtulduk" Başımı bir kukla gibi salladım.
"Sence bu dersten geçme ihtimalimiz nedir?" Başını iki yana sallayıp bana kötümser bir bakış attı.
"Üst sınıflardan duyduğuma göre ince eleyip sık dokuyan bir ihtiyarla karşı karşıyaymışız. Gerisini sen düşün!" Ah ne güzel...
Kağıtlar arka sıralara ulaşırken profesör adını bile duymadığım bir yazardan başlamıştı bile. Bu dersten ciddi ciddi kalabileceğimi düşündüm. Çünkü ben sınıfın şu orta halli olan öğrencilerindendim. Geçme notunun biraz üstünü aldığımda, benden iyisi olmazdı. 
Bonnie kağıtlar arasında kendi ismini buldu. Bir naziklik yapıp benimkini de bulduğunda kağıdı bana uzatması gerekmez miydi? Bunun yerine boş boş kağıda bakıyordu.
"Ne oldu?" dedim. "Neye bu kadar şaşırdın? Yoksa Kristen'la mı eşleşmişim?" Kağıdı bana verdi. Keşke vermeseydi. Keşke o lanet ismi görmeseydim!
"Black Garcia. Şaka mı bu? Lütfen kağıtları değiştirdim de Bonnie!" Ama adım nal gibi Black'in adının yanında duruyordu. Kocaman siyah harflerle yazılmıştı. Görmemek için aşırı miyop olmam gerekirdi!
"Herkes sussun artık!" Profesörün Azrail'i olabilirdim. Hemde bunu zevkle yapardım. 
"Biraz daha öyle bakmaya devam edersen, adamı küle çevireceksin" Sesin sahibi hemen arkamdaki sıradaydı. Bonnie kafasını kitaplarının içine gömdü. Hey bir dakika! O ne ara benden iki sıra öteye kaymıştı!
Ona bakmak yerine, kağıdı parçalarına ayırdım ve görebileceği bir biçimde sıraya koydum. Eğer biraz beyni varsa bunun bir işaret olduğunu anlayabilirdi. Savaş bayrağını çekmiştim ben. Bu da sıktığım ilk kurşundu. 
"Fazla iddialısın Chöle" dedi. Parmağı tam ensemin üzerindeydi.
"İnan benim nazikliğiminde bir sınırı vardır. Ve sen beni gördüğünden beri o sınırı aşıp duruyorsun" Be..ben mi? Tamam buraya kadardı. Arkamı döndüm.
Aramızda bir karış vardı. "Peki ya sen..sen özel alan nedir bilir misin? Örneğin birine dokunmak ya da öpmek o alanın neresindedir bir fikrin var mı?"
Kalbim deli gibi atıyordu. Çünkü üzerinde gözleri kadar açık mavi bir tişört vardı. Ve saçları alnına dökülüyordu. Gölgede kalan gözleri kaliteli bir mücevherden halliyceydi. İçimden bir ses onun bir yere kadar haklı olduğunu söyledi. Sırf Chris'e benzediği için ona kötü davranıyorsun dedi. O sese ne mi yaptım? İnanın bilmek istemezsiniz!
"Sadece arkadaş olmaya çalışıyordum" 
"Sorun şu ki ben senle arkadaş olmak istemiyorum" Öne doğru eğildi.
"Yoksa daha fazlası mı olmak istiyorsun?" 
"Siz!" Profesörün sesiyle gerçek dünyaya döndük. Daha doğrusu döndüm. Çünkü Black'ın adamı taktığı falan yoktu! 
"..sınıfımdan çıkın" 
"Ama efendim.." adam bana öyle bir baktı ki, cehennemin dibine kadar gidip geldim. Eşyalarımı topladım ve sınıfın kapısını, kocaman bir yere batmışlıkla buldum. Black hemen yanımdaydı. Kapıdan geçerken "Hepsi senin hatan" dedim.
Kapı arkamızdan kapandığında "Sen hala konuşuyor musun?" dedi. "Eğer çeneni daha az kullansaydın, ineklik yapmaya devam edebilirdin" Ne!

"İnek mi? Sensin be o!" 
"Kaç yaşındasın sen Chöle? Beş falan mı? Hadi bir de ayağını yere vur da görelim" Kafayı yiyecektim. Şimdide çocukluk eden ben mi olmuştum!
"Gerçekten inanılmazsın" 
"Bunu anlamana sevindim arkaşım" Arkadaşlar kadar başına taş düşsün! Uyuz.
Gözlerimi devirip ana sınıfı düzeyindeki atışmadan geri çekildim ve yürümeye başladım. Hızlı adımlar atıyordum atmasına ama hala onun ayakkabılarının tık tıklarını duyuyordum. Dayanamayıp döndüm ve "Neden peşimden geliyorsun?" dedim. Kaşları ilk önce şaşkınlıkla kalktı sonra dalga geçercesine kıvrıldı.
"Yavaş ol Chöle." dedi. "Sen peşinden koşacağım tarzda bir kız değilsin. Ama madem merak ettin söyleyeyim. Burası bir koridor ve tek çıkış kapısı şurada."
Eliyle gittiğim istikametin sonunu gösteriyordu. Ben o sıra yerin dibine doğru yol alıyordum. "Umarım beni anlamışsındır" dedi ve gitti. Bense arkasından bakakaldım. Bir şey demeliydim! Son sözü söylemesine müsaade edemezdim. Ama olmadı. Çünkü bir güzel ağzımın payını vermişti! Ve o an aklımdan geçen şu oldu:
Tam 3 bin fitten aşağı düştüm. Hem de  k******* üstüne!

14 Kasım 2017 Salı


 Runningman'in En Komik 10 Bölümü- 2 -

Runningman Nedir? Güney Kore'de yayınlanan, Arka Sokaklar kadar ömrü olmuş bir yarışma ve komedi programıdır. Toplamda 7 üyeden oluşan bir ekip kimi zaman gelen konuklarla kimi zamansa kendi aralarında çeşitli oyunlar oynar ve ortaya cümbür cemaat bir eğlence çıkar!
Ben Runningman'i ilk kez üniversite de izlemiştim. Hep soğuk ve tuhaf gelirdi bana Asya'da yapılan eğlence programları. Sonuçta onların kültürü ile Türk kültürü arasında ciddi bir fark olunca yapılan esprileri o kadar iyi anlayamıyorsunuz ve ister istemez çokta eğlendirmiyor program sizi. Bir de komik tiplemeler, program konukları falanda sevimli gelmezdi gözüme. Sonra Bigbang grubunun Runningman'a katıldığı programı izledim sırf onları sevdiğim için izlemiştim ama bölüm bitene kadar gülmekten bir hal olmuştum. Harikaydı! Samimiydi ve gerçekten ani gelişen bir yapıya sahipti. Yani bir senaryo yoktu. O ne olacaksa o oluyordu kendiliğinden. 
Zaten Runningman(Tıklayarak ona da bakabilirsiniz) hakkında ki diğer yazımda da anlamıştım size. Üzgünseniz, canınız sıkkınsa, o gün hiç tadınız yoksa açın bir Runningman bölümü bakın bakalım gülmeden durabiliyor musunuz?
Bak o denli iddialıyım. Şeye döndü bu 5 kavanoz bal 100 tl! Benimki de o misal. 5 bölüm izle gülmesi bedava vatandaş! Şakaların eksik olmadığı ve 7 kişilik ekibin bildiğiniz aile gibi olmasından dolayı sanki gerçek hayatlarından kesitler izliyor gibi oluyorsunuz. Birbirleri ile dalaşmaları, kavgalarının şiddeti, esprileri, her şeyleri ile kırıp geçiriyorlar. Yalnız alışkanlık olmuş bende artık 7 üye değiller asil üyelerden birisi yani Gary ayrıldı. Onun yerine 2 yeni üye katıldı Runningman'a. Zaten henüz yeni bölümlere pek göz atma fırsatım olmadı. Ama eskilerden izleyip gülmekten yarıldığım bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Haydi o zaman başlayalım!

261.Bölüm - Bu bölümde efsane bir hayalet sahnesi var. Korku insana adam dahi ezdirirmiş onu görmüş olduk :D


152.Bölüm - Song Ji Hyo ciddi anlamda güçlü bir kadın. Aynı zaman da acayip iyi dövüyor :D Eline düşenin kurtuluşu maalesef ki pek olmuyor

354.Bölüm - Yine korku dolu bir bölüm? Hayır hayır aşırı korkak bir üye görmektesiniz bu bölümde. KwangSoo bu bölümde kalp krizi geçirmediyse daha da geçirmez. Zavallı kameramanı da onun yüzünden ekstra korktu ikramiye falan verin adama. Hem kendi için hem Kwang Soo adına korktuğu için hak ediyor bunu bence.

92.Bölüm - JYP hayranları bu bölüme koşsun! Bir insan hiç mi yaşlanmaz? Gerçi bu Asyalıların bir tane yaşını gösterenine de rastlamadım ki! Bir keresinde Kapadokya gezisi esnasında Japon bir turistle azıcık İngilizce konuşmuştum. En fazla bakın en fazla 25 gösteriyordu kız. Gezmeyi çok sevdiğini 20 senedir bir kez olsun bile bundan bıkmadığını söyledi. Allah'ım Allah'ım teyze sen kaç yaşındasın yahu? 20 yıldır geziyor isen hadi gezmeye de en iyi ihtimal ile 12 14 gibi başlaşan 34 yaşında olman gerek. Neden 20 yaşında gösteriyorsun! Yav yaşının insanı olsana sen! Şaka bir yana da cidden kıskanılacak bir özellik. Son derece genç gösteriyorlar ve bir o kadar da kıpır kıpırlar!

216.Bölüm - Acayip komik ve bolca kostümlü bir bölümdü.

117. Bölüm + 158. Bölüm: Bu bölümler bana göre en eğlenceli oyunların yer aldığı bölümlerden ikisi.

138.Bölüm - Bu bölümü çok seviyorum çünkü Güney Kore'de en aktör var. Lee Jong Suk! Oyunculuğunu çok beğeniyordum. Ama bu bölümle beraber kişiliğine de hayran kaldım. Sevecen komik ve oldukça nazik birisiymiş. Oldukça eğlenceliydi mutlaka izlemelisiniz!



96.Bölüm - Özel güçleri olmadan da yeteri kadar baş belası olan Runningman Ekibi bu bölümde özel güç sahibi oluyor ortaya çıkan deliliği siz düşünün artık. Haha'ya baya üzülmüştüm o nasıl özel güç öyle acı çekti bölüm boyu! :D

148.Bölüm - Şu arabaların bu ekipten çektiği nedir ya :D.




5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


13 Kasım 2017 Pazartesi

Ölmek İçin On Üç Sebep - Netflix

Ölmek İçin On Üç Sebep - Kitap Yorumu

Okuyalı bir kaç ay oldu. Kitabı bitirdiğinizde aklınızda bir boşluk oluşuyor ve ister istemez şu soruları soruyorsunuz kendinize: 
Kitapta anlatılan hayatı şuan da kaç öğrenci yaşıyor? 
Kaç kişi toplumsal şiddette maruz kalıyor?
Kaç kişi kendi hayatından vazgeçiyor? 
Ayrıca okuyan kişi bizzat bu benimde başıma geldi diyebiliyor. Yani son derece hayatın içinden bir konuya sahip Ölmek İçin 13 Sebep.

Konusunun ne ile alakalı derseniz akran zorbalığı ile alakalı. 

Ama sadece bununla sınırlı değil, internetin ve telefon ağlarının da etkisi ile birden bire büyüyen gerçekliği olmayan hikayelerin insanların hayatını nasıl zehir edebileceği ile ilgili. Liselerde özellikle son zamanlarda artan akran şiddetti bir çok genci, hem depresyona hem yalnızlığa itiyor. Kimileri intihar dahi etmekte ki Asya ülkelerinde özellikle Japonya ve Güney Kore'de öğrenciler arası intihar oranı oldukça yüksek. Ölmek İçin On Üç Sebep bu konuya dikkat çekerken, çocukların yalnızlığını ve aileden kopukluğunu güzel bir yöntemle işlemiş. Çalışan ebeveynlerin kendi sorunları ile uğraşırken çocuklarının hayatına dahil olamaması sıkıntılarını paylaşamaması bu süreci ciddi anlamda kötüleştiriyor. Kitapta da bunu rahatça görebiliyoruz. 


Bir lise öğrencisinin, bir dedikodu yüzünden dalga gibi büyüyen bir akran şiddetine maruz kalışını anlatmakta Ölmek İçin On Üç Sebep. Baş karakter o kadar çok bunalıma giriyor, kendini o kadar kirli hissediyor ki son çare olarak ölmeyi tercih ediyor ve bu ölüm kararını verirken kendisini bu tercihe iten herkesi cezalandırıyor. Kitapta bu cezalandırma süreci oldukça merak uyandıran bir biçimde verilmiş. Hem hop oturup hop kalkıyorsunuz hem de haline istemsizce üzülüyorsunuz. 
Neden bu kararı verdi?
Son çare bu muydu?
O kişilere ne yaptı?
'O kişiler ona ne yaptı?'
diye uzayan bir listeniz oluyor. Hem endişe hem de heyecanla okuyorsunuz. Kitabın sonu ise beni etkilemişti ama çok değil ben daha uçuk bir son bekliyordum. Bana göre biraz hafif kalmıştı. Bu da sanırım yazar ikincisini yazacak açık kapı bırakıyor diye düşünmeden edemedim. Devamı gelecek hissi yaratmıştı.  Ölmek İçin On Üç Sebep oldukça büyük bir takipçi kitlesi yakaladı.
Netflix'de tabi ki bunu kaçırmayıp Ölmek İçin On Üç Sebep kitabını hemencecik dizileştirivermiş. Selena Gomez ise film müzikleri yapımında ve filmin yapımcılığında yer almış. Zaten bende Selena Gomez sayesinde keşfettim hem diziyi hem kitabı. 
Ama ilk önce kitabı okuyup sonrasında dizisini izledim, daha doğrusu daha 5.bölümdeyim. İzlemeye devam. Kitapta bazı sahneler arası kopukluklar bulunuyordu yani benim görüşüm oydu, dizi de ise o kopukluklar ustaca doldurulmuş senaryo fazla değiştirilmeden aktarılmış ekrana.
Ayrıca çokta ünlü olmayan isimlerin dizide yer alması, başrol olması bence çok iyi olmuş, bu hikayeyinin daha gerçekçi sunulmasını sağlamış.
Dizi bir sezon 13 bölümden oluşuyor, ilk sezonunu çoktan iyi bir izlenme ile kapattı. İkinci sezon 2018 yılında yayınlamaya başlanacak. Kısacası ölme eşeğim yaz gelecek misali beklememiz gerekiyor. Gerçi şunun şurasında 2018 ne kaldı ki? 

Fragmanı buradan izleyebilirsiniz:

Bu Hafta Neler Dinledim? #Keşfet 1

Saat gecenin 02:27'si ve ben hala bilgisayarın başındayım. Gözümde bir damla uyku dahi yok. Çünkü son zamanlarda bir çok yeni şarkı keşfeder oldum.Onları dinlemekle meşgulüm. Aslında bu benim gibi bir insan için oldukça olağan dışı biri durum. Çünkü sürekli olarak Spotify, Soundcloud, Youtube gibi ortamlarda dolanıp, az dinlenmiş, henüz keşfedilmemiş, hangi dilde olduğu fark etmeyen eserleri arar dururum. Seviyorum bunu yapmayı, tıpkı bir hobi gibi. 
Ee o zaman neden bunları Blog camiası ile paylaşmıyorum ki dedim kendi kendime. Hem listeler burada durdukça zamanında deli gibi beğendim sonrasında da yüzüne bakamadığım eserleri unutmamış olurum. Çünkü ben şu bir şarkıyı milyon defa dinleyip, şeyini çıkaran, sonrada bir daha yüzüne bakmayan tiplerdenim. 
Exid - DDD gif
Bir de telefon zil sesi yaptığın şarkıları dinleyemiyorum. Tıpkı Pavlov'un köpeği ile yaptığı deney gibi bir his bırakıyor. Sanki dinlediğim şey sakinlik ya da eğlence için değil de her an müzik kesilecek ve birisi beni arayacak gibi hissediyorum. O yüzden özellikle müzik seslerimi ayıla bayıla dinlediğim şarkılardan seçmiyorum. Al işte bu da bildiğin fobiymiş ya bende! Şuan yazarken haberdar oldum kendimden. Neyse geç olsun ama güç olmasın derler! Şimdi asıl meseleye gelelim. 

Bu hafta neler dinledim? Neler keşfettim? 

Ama listelemeye başlamadan önce şaşırmamanız adına kısa bir açıklama daha yapacağım. Ben türlü türlü, her dilden, her kültürden müzik dinlemeyi seviyorum. Arapça'dan tutun, Hintçe'ye, Hintçe'den Korece'ye Japonca'ya kadar... Öyle müzikler dinliyorum ki yahu bunu nereden buldun sen dersiniz. Bundan gocunmam aksine mutlu olurum. Ayrıca ben müzik türleri hakkında pek bilgi sahibi değilim. Hani şu country, jazz falan diyorlar ya cidden pek anlamıyorum ben onlardan. Kulağıma zihnime iyi geliyorsa dinlerim, neymiş neciymiş pek ilgilendirmez beni. Türkü de olur, ciss tak şarkılarda olur. Neyse ben uyardım sizi. Benden günah gitti. Başlayalım listelemeye. (Ayrıca her hafta hatta bazen günler de bu şekilde müzik üzerine listelere devam edeceğim. Takipte kalın!)

Carmen - Stromae Stromae'yi ilk  Papaoutai ile keşfetmiştim. Film gibi çektiği müzik videolar da sanattan gerçekten anlayan bir dokunuş var. Carmen dışında Cancer'de bir o kadar mükemmel! Anlamları ile ritmi bir arada tutabilen harika bir sanatçı! Mutlaka dinlemelisiniz.

Cancer - Stromae - Anlamı harika olan, kanserin aldıklarını ve alacaklarını harika görsellikle yansıtan bir müzik videosu var. Mutlaka izleyin. Sonuna bayılmıştım. Kısa bir animasyon filmi gibiydi.

Haydar - Kaknüs Ensemble (Harika bir yorumlama, ilk kez dinlediğim tüylerim diken diken olmuştu)

Gözde Onay - Kavga (Yanlış hatırlamıyorsam Kalp Atışı dizisinin fragmanında denk gelmiştim bu şarkıya. Pek güzel, pek tatlı bir ses)

DDD - Exid

Her  Akşam - Dario Moreno (Hiç eskimeyen bir ses)

Move - Taemin

I Did Something Bad - Taylor Swift (Taylor Swift'in Reputation albümü çıktı ve bir bomba gibi düştü. Zaten Amerikan müziğiyle azıcık alakanız varsa Taylor Swift'in geçtiğimiz aylarda geri dönüş yaptığını biliyorsunuzdur. Look what you made me do ardından Ready For It? şarkıları ve bir filmden alınmış gibi gözüken müzik videoları ile ortalığı birbirine kattı. Rekor üstüne rekor kırdı. Şimdiyse albüm yayınlandı ve ben bir kaç şarkıyı dinledim normalde Taylor Swift dinlemem pek bir kaç şarkısı haricinde ama bu albümle ciddi anlamda hayranı oldum. Hem klip hem şarkı sözleri hem yarattığı etki. Bu işi biliyor ve henüz genç olmasına rağmen mükemmel işler çıkarmayı başarmış. Heyecanla sıradaki müzik videolarını bekliyorum)

Untitle, 2014 - G Dragon

Black Suit - Super Junior

Ben Böyleyim - Melek Mosso & Evrencan Gündüz

Tek Seferde - Şenceylik

Hababam Sınıfı - Neler Oluyor Hayatta (Her dinlediğimde Kemal Sunal'ın kocaman gülümseyen gözleri geliyor aklıma. Ruhu şad olsun)

Kaçın Kurası - Sezen Aksu 




gtag('config', 'UA-86742725-2'