23 Kasım 2017 Perşembe

Şirince mi Çirkince mi? 1 Günlük İzmir Gezisi Nasıl Olur? 

Şimdi daha önceki yazılarımda günü birlik gezileri çok sevdiğimi söylemiştim. Kalacak yer bulma derdi yok, planları günlere bölüştürmek yok, her şey o gün içinde olmalı. Yani her dakikanız oldukça dolu ve eğlenceli geçiyor. Kafanızda sadece gezip göreceğiniz bir sonraki mekan oluyor.

Şimdi İzmir de kültür gezisi denince, akla gelen ilk yerler neresi?

Benim aklıma ilk olarak Efes Antik Kenti geliyor. Ardından tabi ki Şirince yani Maya'ların meşhur ettiği minik köy gelmekte. 
Bu ikisini gezip görmeden İzmir'e gittim gördüm gezdim demeyin. Çünkü özellikle Efes onlarca yılın birikimiyle dolu ve yürüdüğünüz yollar sizi ürpertecek kadar tarih kokuyor. Gezi de tanıştığım bir kaç rehber oldu. Oldukça sıcak kanlılardı tek dertleri para olmayan sorduğunuz sorulara hevesle cevap veren insanlardı. Ve çok fazla turist vardı. 

Neyse şimdi bir İzmir gününü nasıl geçirdiğimi kısaca anlatacağım sizlere. 

Daha önce otobüsle seyahat etmeyi sevdiğimi söylemiştim. Bu gezide de durum değişmedi benim için. İstanbul'dan gece atlayıverdik otobüse. Saat sabahın 6:35 gibi Selçuk'ta oluverdik. Sonuçta herkesin kendi arabası yok değil mi? Neyse Efes ve Şirince'yi gezmek için geleceğiniz ilçe Selçuk. Çok şirin kendi halinde temiz ve mandalina ağaçları ile dolu bir kasaba havasında. Ben bayıldım ayrılmak istemedim. O kadar sessiz sakindi ki orada yaşayan insanların neden yaşlanmadıklarını anlamak çok zor olmuyor. 
Selçuk'a sabahın köründe değil saat 8:00 gibi varacağımızı söyleyen muavine ne diyeceğimi pek bilemedim ama mecburen indik. Hava İzmir'de bile olsa sabahları acayip soğuk oluyormuş. DONDUK! Gidecekseniz ya erken gitmeyin ya da kalın bir hırka falan alın. Şal kesmedi beni. 
Ardından yaklaşık 2 buçuk saat yavaş yavaş aydınlanan havayı ve sokakların canlanmasını izledik. Ee kahvaltı yapmadan güne başlanmaz değil mi? Güç toplamak gerekiyor. Ama Selçuk'ta şöyle bir sorun var. Kahvaltı yapacak yer bulamıyorsunuz! Selçuk'u baştan aşağı gezdik ama nafile! Selçuk otogarının karşısındaki Agora Restoran olmasaydı aç kalmıştık. İyi ki gitmişiz dediğim bir yer oldu Agora. Bir kahvaltı masası kuruyorlar ki değil 3 4 kişi rahat 8 9 kişi doyar. Çok fazla çeşit ve tam bir köy kahvaltısında bulacağınız bir çok lezzet vardı. Yumurtadan 4 çeşit peynire acı ezmesinden menemene... Çok lezzetli ve beklediğimizden çok daha ucuzdu. Sadece 45 lira tutmuştu 2 kişilik serpme kahvaltı.
Kahvaltıyı bitirip Restoran'ın hemen arka sokağında kalan Efes Antik müzesine doğru yol aldık. Beklediğimden daha büyüktü müze. Giriş ücreti ise 10 tl idi. İçeride Efes'ten çıkarılmış bir çok değerli heykeli görebiliyor, hikayelerini okuyabiliyorsunuz. 
Efes Antik Müzesi
Müzeyi yaklaşık 45 - 50 dakika hatta 1 saatte yavaş yavaş sindire sindire gezdik. Sonra oradan çıkıp Selçuk'un çıkışında kalan çay bahçesine doğru yürüdük ve Efes Antik Kente nasıl gidebileceğimizi sorduk. Otogardan sürekli dolmuş kalktığını söylediler. Ama aradaki mesafesinin sadece 3 km olduğunu öğrenince yürümeye karar verdik.
Selçuk - Efes arasındaki Dut ağaçlarında oluşan koridor
35-40 dakika falan sürdü yol. Açık temiz bir hava, ağaçların donattığı bir yol ve meyve bahçeleri eşlik ediyor bu yolda sizlere. Ardından Efes Antik Kent'e vardık. Giriş bileti 40 tl idi. Ayrıca kentin içinde Yamaç Evler bulunmakta. Oraya da girmek isterseniz, 20 tl daha ödeme yapıyorsunuz. Kentin yürüyerek geçmek o 3 kilometreden çok daha zor oldu bizler için. Mermerler aşırı sıcak ve beyaz olduğundan ayakkabıların içine dahi işliyor güneş. Yokuş uyarı hafifçe yassılaşmış ve kayganlaşmış 8 binli yıllardan beri var olan yolu yürümeye başlıyorsunuz. 
Efes Antik Kent Maketi
Mükemmel bir yapı çıkıyor karşınıza. Dünya üzerinde yıkılmadan ve böylesine büyük bir alanı kaplayan sayılı antik kentlerden birisi Efes. Daha öncesinde yani ilk kurulduğu yıllarda bir limanı
bulunuyormuş. Ama şimdi gittiğinizde sadece kum görüyorsunuz. Deniz çekilmiş öyle böyle değil 10 15 km çekilmesinden bahsediyorum. Orada dinlenmek için oturduğumuz da bir rehber sohbet esnasında anlatmıştı. Ayrıca gördüğüm an hayran kaldığım ve yapısını neredeyse hiç bozulmadan korumuş bir yapı vardı Efes'te. CELSUS kütüphanesi! 
Efes Celsus Kütüphanesi
Gördüğüm en güzel yapıydı. Binlerce yıllık bir mimari olmasına rağmen 21.yüzyılda Celsus'un asilliğinde bir yapıyı yapabilecek incelikten yoksunuz. Dikey dikey binalar, dümdüz çirkin beton duvarlar yapmaktan öteye gidemiyoruz. Efes'i gezerken utanıyorsunuz, o kadar zaman geçmiş ve biz külterel olarak ileri değil geri gepgeri gitmişiz. Osmanlı döneminin mimarisinin de son derece şık olduğunu derslerden az çok biliyoruz ama teknolojinin geliştiği şu devirde böylesine kötümser bir hal alması korkutucu doğrusu.
Her neyse.
Efes turunu tamamladıktan sonraki durağımız ise Şirince oldu. Çünkü zaten saat 14:30 olmuştu ve Şirince'yi gezdikten sonra Selçuk'u son bir kez turlamak istiyorduk. Efes'in girişinde taksi seçeneği de var ama biz dolmuşu seçtik 3-5 lira arası bir ücretle Selçuk'a geri dönüyorsunuz. 5 dakika sürüyor. Otogarda iniyorsunuz hemen oradan kalkan Şirince dolmuşlarına tekrar biniyorsunuz sanırım oda 5 lira falandı. Net hatırlamıyorum. Yol yaklaşık 30 dakika sürüyor.
İzmir Şirince Köyü

Ve karşınızda ÜNLÜ ŞİRİNCE!

Mini mini, kendi halinde, tatlı bir köy.
İlk başta köyde bulunan ve restore edilen kiliseye çıktık. Köyün tepesinde
Köyü gezmek için bir harita hazırlamak saçma olur çünkü köy sürprizler ile dolu. Her yer sokak sokak daracık. Ve girdiğiniz her sokakta yeni bir şeyler ile karşılaşıyorsunuz. Örneğin biz bir merdivenden indik aman Yarabbim bir kalabalık sormayın gitsin. Dilek Kuyusu varmış ve en eski şarap mahzeni de o kuyunun altında yer almaktaymış. Zaten Şirince deyince akla ilk gelen Karadut Şarapları oluyor. Cidden çok lezzetli. Dileğimizi tuttuk, eski bir kilise bulunmaktaydı içinde de hoş bir fotoğraf sergisi. Sergimizi de gezdik ve başka sokaklara başka sürprizlere doğru yol aldık.
Şirince Mahzenleri 
Ayaklarımıza kara sular inene kadar dolaştık köyü, aynı sokaklara girene kadar gezmedik alan bırakmayana kadar sürdürdük bence de başardık da. Sonrasında dolmuşa tekrar atlayıp Selçuk'a döndük. Eee tabi orayı turlamadan olmazdı. Selçuk Kalesi ve Bazilika'yı da gördük. Bir çay bahçesinde oturup dinlendik çayımızı yudumlarken saat çoktan gecenin 10'una geliyordu. Kısacası dopdolu ve maraton gibi bir gezi olmuştu. Eğlenceliydi kafanızı kaşıyacak kadar vaktimiz dahi olmamıştı. Böyle dolu olmayı hep çook sevdim ve gezerken de en tercih ettiğim şekil bu oluyor. 
Umarım sizlerinde hoşuna gitmiştir. Bir daha ki yazı da görüşmek üzere. 




Photoshop Öğrenmek İçin Kursa Gitmek Şart mı? Güldürme Beni!
Dünyanın en komik sorusu olabilir bu. Allah aşkına bu zamana kadar gittiğimiz kaç kurstan eli dolu, tüm bilgileri edinmiş, işin ehli olarak çıkmayı başarabildik ki? Mühim olan kurs falan değil. İşi basitleştirmekte yatıyor tüm mesele. Bir şeyi gözünüzde ne kadar büyütürseniz o kadar mazeret üretirsiniz. İnsan psikolojisi böyle işliyor bu devirde.
İyi mazeretler bulmayı başaranların, başka şeyler başarabildiği çok nadiren görülür.

Benjamin Franklin
Benjamin amcamız doğru demiş. Çünkü photoshop denen programa uzaktan bakarken, cidden yapamazmış gibi hissediyordum. Lise son sınıftaydım. Grafik tasarımlara, illüstrasyonlara hayran hayran bakıyordum, hele bazı shoplar Kaf Dağı kadar ulaşılmaz geliyordu gözüme. Ama ne demişler yürümek için emeklemek, emeklemek içinse sürünmeyi öğrenmek gerekirmiş (Sanırım bu sözü kimse söylememiş, ben söyledim :D İdare ediverin). Kursta neymiş? Cidden para tuzağı olduğunu düşünüyorum. Çünkü heveslendiğiniz, yapmayı istediğiniz ve elinizde azda olsa imkanınızın olduğu bir hedef varsa yaparsınız. Bir hocaya, bir okula ya da ona benzer bir şeye ihtiyacınız yok. En iyi öğretmen sizsiniz. Yeter ki öğrenmek için hevesli olun.
Lise sonda ilk iş photoshop programını kurmuştum. Sonrasında yabancı sitelerde öğreticiler bir diğer değişle tutorial aramaya başladım. Çünkü tahmin edersiniz ki Türkçe kaynak bulmak samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. Var olanlarda size çok çok temel olan konular hakkında bir şeyler öğretiyor. 
Ben tamamıyla yabancı grafik tasarımcıların yapmış olduğu tutorialları okudum. Ardından Youtube videolarını izlemeye başladım. Bu tarz Adobe programlarını kaliteli bir ders düzeyinde anlatan onlarca Youtube kanalı bulunuyor. Takip ettiklerimi yazının sonuna bırakacağım. 
Youtube videoları, yabancı siteler, resimli kaynaklar zaten bir kursun verdiklerinin fazlasını sunuyor size. Öğle iki kestim biçtim yapıştırdım ile bitmiyor iş kaliteli shoplar nasıl yapılır, konsept üzerine nasıl çalışılır, renk uyumları, gerçek dışı etki nasıl verilir gibi bir çok alt konu hakkında bilgi veriyor kaynaklar.
Yani şuan da bu yazıyı okuyabiliyorsanız, elinizin altında para vermeden gidebileceğiniz bir Photoshop kursunuz zaten var demektir. İnternet sizin okulunuz da olabilir, gününüzü boşa harcadığınız bir okul çıkışı da... Karar tamamen size ait.
Lise sonda yaptığım çalışmalar dikkat çekti bir kaç yayın evi kapak tasarlamamı istedi. Düşünün ben kursa mı gitmiştim bunun üzerine ders mi almıştım ya da o alanda diplomam mı vardı? İyi de bu yayın evlerinin grafik alanında mezun olan deneyimli elemanları yok muydu da benden istiyorlardı?

Dediğim gibi bu tamamen istemekle alakalı. Grafik tasarımın sadece eğitimle alakalı olduğuna inanmıyorum, hatta güzel sanatlarla alakalı olan her hangi bir mesleğin eğitimle köreltildiğini düşünüyorum. Aman saçmalama eğitimsiz olur mu diyenler için tabi ki olmaz diyeceğim. Ama eğitimin doğru şekilde verilmesi gerektiğini hatırlatmam lazım, ezbere olmaz, birbirinin benzeri hiç olmaz. İnsan dediğimiz varlık birbirini tutan bir canlı değil. Yüzyıllardır hiç değişmeyen bir eğitim sistemi içinde kuyruğunu kıstırıp durmuşuz. O kuyruk ha koptu ha kopacak, sistem çöktü çökecek, henüz sağlam bir kaç kiriş kalmışken kalkın ucundan tutun derim ben.
Her neyse gene kendi kendime sinirlendim. Asıl meseleye dönecek olursak, ben İngilizce bilmem nasıl okuyacağım o yazıları diyenler için okursun güzel kardeşim okursun. Şimdi önüne Çince bir metin koysam A'sı B'si ne bilir misin? Bilmezsin. Ama İngilizce A'ya ey B'ye bi dendiğini kundaktan beri bilmektesin. Hem Google Translate denen bir şey var. Çeviri verirsin. 
Ayrıca endişelenme yabancı grafikerler paylaşmaktan korkmuyor yani aman benim bildiğimi kimse bilmesin demiyor, onlarda öğrensin diyor bu yüzden paylaşımları basit bir biçimde yapıyorlar. Görseller ekleyerek yapılması gereken işlemleri adım adım açıklıyorlar. Bir zorluyor iki zorluyor hadi 5 zorluyor sonrasında yavaş yavaş alışmaya başlıyorsun. 
Öğrenmek için inatçı olmalısınız ve yapacağınıza dair inanç taşımanız gerekiyor. Öyle programı öğrenmeye çalıştığınızın 2.haftasında yok ben bunu yapamıyorum derseniz yapamazsınız tabi. En az 1 buçuk 2 aya ihtiyacınız var, sonrası zaten alışkanlığa dönüşecek ve kendiliğinden yapmak isteyeceksiniz.
Bakın aşağıda photoshopu öğrenmeye çalıştığım ilk günlerdeki bir çalışmam bulunuyor.







Bu çalışma sıradan sil ekle yapıştır tarzında. Son derece basit bir kaç işlemle yapmıştım. Herhangi bir boyama, düşünme, tasarlama evresi bulunmuyor. Ama beğenilmişti, çünkü bir konsepti var. Yani hayal gücünüz yaptığınız şeyi ilgi çekici kılmış. İlla mükemmel teknikler bilmeniz yapmanız şart değil, karşı taraftaki kişiye belli duyguları hissettirebildiyseniz zaten işi kavramaya başlamışsınızdır.





Bu aşağıdaki çalışmalar ise ortalama 7 - 8 aylık bir ilgi alaka sonucunda yaptığım photomanipulasyonlar. Biraz daha detaylılar, boyama ve eklemelerin olduğu, dark tarza yatkın çalışmalar.





















Aşağıdaki çalışmalarım ise geçen yıl ve bu yıla ait olan çalışmalarımdan bir kaçı. Gördüğünüz gibi shop yapma konusunda biraz daha iyileştim. Renk ayarlama ve editleme konusunda eskiye nazaran daha fazla yol kat ettim. Tabi bunda tutoriallerin ciddi manada rolü bulunmakta.


Son olarak bu sene daha doğrusu bu ay bir proje başlattım kendi kendime :). Aklımda olan kıyafet tasarımlarını tamamen çizerek yapmaya karar verdim. Aklıma belli modeller geldikçe ve tabi ki ilham perisi de çizim tahtamı ziyaret ettikçe karalıyorum bir şeyler. Sanırım sadece kıyafetlerle kısıtlı kalmayacağım, kitap dergi kapak tasarımlarına da el atacağım ve bunları Instagram hessabımdan @brandallfigure'den paylaşıyor olacağım. Bakmaz isterseniz diye birkaçı aşağıda yer alıyor.

Hatta eğer ilgi ya da alakanız olursa Photoshop konusunda blogdan ya da Youtube'dan bildiğim konular hakkında paylaşımlar yapabilirim. Nasıl shop yapıldığına dair ya da çizimin nasıl yapılabileceğine dair tutorialler yapabilirim. Sizce yapmalı mıyım?


Takip ettiğim Youtube Photoshop Kanalları: 




22 Kasım 2017 Çarşamba

Siyah Kanatlar - 6.Bölüm  "Geçmş"


Elleri boğazımdaydı. "Üzgünüm" diyordu. "Buna mecburum" Son nefesimi vermeden önce güzel bir çift söz duymayı hayal etmiştim hep. Seni seviyorum gibi... Yanındayım gibi... Ölüm acı olabilirdi, evet. Ama o an boğazımı yakan, çok daha beter bir şeydi. İhanet. Yüz dişli bir yılandı ve dişleri saplandığı gibi benden her şeyimi aldı. Geriye kalan şey bir kabuktu. Chöle Larsson o gece ölmüştü. Gözlerimi yumup göz yaşlarımı sildim. Black'in yakınımdayken aklımda sürekli dönen cümle gene buradaydı işte. 'Ne kadar da ona benziyor. Sanki oymuş gibi.' Ama Tanrıya şükür ki o değildi!

"Chöle?" Kızlar tuvaletinin aynasından bana bakıyordu Bonnie. Ve ben yanaklarımdan sicim gibi akan yaşların daha yeni farkına varıyordum! Hızla yaşları sildim. 
"İyi misin? Yoksa..Black bir şey mi yaptı?" Başımı iki yana salladım. 
"Hayır" dedim bu her iki soru içinde ortak bir cevaptı. Bana bir mendil uzattı. 
"İstersen hocayla konuşurum, benimle grup olursun?" Gözlerimi bebek mavisi gözlerine dikip "Onun yerine, Black'ten neden deli gibi korktuğunu söylebilirsin?" dedim. Açıkça irkildi. 
"Eski bir mesele. O ve ben.." duraksadı. Sanki söylerse CIA peşine düşecekti. 
"Sen" dedi bir başkası ve suratıma okkalı bir tokat yedim. İlk an ne olduğunu pek anlamasam da Bonnie'nin şaşkın çığlığı ve uğuldayan kulağım beni kendime getirdi. Kristen ince ellerini yakama geçirmişti ve bağarıyordu. Ondan uzak duracaksın! O benim diyordu.
"Kafayı mı yedin sen!" dedi Bonnie onu üzerimden almaya çalışırken. 
"Blackten uzak durmazsan gebertirim seni"
"Hadi" dedim. "Yapsana" Belki o zaman her  şeyi gerçekten geride bırakırdım. Kristen gözlerime delirmiş gibi bakıyordu. Onunla dalga geçtiğimi düşünmüş olmalı ki sertçe itildim ve başka bir tokatın yaklaştığını hissettim. Ama elimi kaldırıp bileğini yakladım.
" Ya şimdi def olursun ya da olacaklardan ben sorumlu değilim" Konuşan ben değildim. Bonnie'ydi. Kristen'ın saçlarına bir mızrak gibi saplanan eli başını geriye çekti. "Çok ciddiyim" Kafasını çevirdi Kristen. Böyle bir şeyi beklemediği barizdi.
"Sen..sen bana mı dikleniyorsun! Aptal olduğunu biliyordum Bon Bon. Ama bu kadarını tahmin etmezdim!" dedi. Ellerini üzerimden çekti çekmesine ama korkutucu gözleri hala üzerimdeydi. "Ateşkes bitti" dedi Bonnie'nin gözlerinin içine bakarak. "Bundan sonrasını siz düşünün" ve cümlesi biter bitmez, rüzgar gibi esip geçti. 
"Neydi o öyle?" dedim. "Sırf bir erkek yüzünden savaş mı çıkaracak?" Bonnie gözlerini bir milyon defa kırptıktan sonra "Kahretsin" dedi. Hemen arkasından Kristen'ı aratmayan bir hızla çıkıp gitti. 
"Hey..bekle!" Beklemedi! "Bunların hepsi kafayı yemiş!" dedim kendi kendime. Bir yandanda ona yetişmek için koşmaya başlamıştım. 
Bonnie çoktan taştan koridorun sonuna ulaşmış, kapıdan çıkıyordu. Onu camlardan izleyerek koşmaya devam ettim. Hala yemyeşil olan çimlerin üzerinde, bir çitaya benziyordu. Sarı saçları arkasınnda savruluyor, her neye koşuyorsa ucunda ölüm varmış gibi gözüküyordu. Bense çimlerde ne üdüğü belirsiz bir ayı gibi gözüküyor olmalıydım. Takıla takıla bir ileri bir geri zıplayan bir zurafayada benziyo olabilirim pek emin değilim. Nefes nefese "Dur artık!" diye bağırdım. Rüzgar uğultusu sesimi yuttu. 
Etraftaki öğrenciler benim ne yaptığımı çözmeye çalışır gibiydiler ama yine de yolumdan çekiliyorlardı. Bonnie spor salonunun bulunduğu yöne döndü. Ah tanrı aşkına koşucu falanmıydı bu kız! Diyaframım yırtılmak üzereydi. O ise hızından bir gram kaybetmemişti ki spor salonuna daldı. 
"Dayan Chöle! Az kaldı!" 90 yaşındaki bir teyze gibi derin derin soluyarak onu takip ettim. Sarı saçlarının bir koridordan savrulduğunu görmesem onu kaybedebilirdim. Koridoru geçtim. Bir çift kırmızı kapı önümdeydi. Az önce açıldıkları belli bir biçimde aralıklardı. Kapıyı ittim ve "Hey!" dedi birisi. 
Gördüğüm ilk şey beyaz bir havlu oldu. Ardından ıslak bir ten ve adonisler belirdi. Adonisleri görünce çıplak bir erkek göğsüne baktığımı anladım. "Vay canına yolunu mu kaybettin?" dedi bu harika vücudun sahibi. Başımı kaldırdım. Kaldırmaz olaydım. Bir düzineyi geçkin yarı çıplak adam, bana bakıyordu. 
"Be..ben" 
"Sanırım dilini yuttu James" James denen çocuk önüme geçerek manzarayı kapattı. Sanırım arkadaşları için kendini feda ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için hiç sorun değildi.
"Burası pekte bir kıza göre değil ha? Neden dışarı çıkmıyorsun ufaklık" Ufaklık? Kaç gösteriyordum on iki mi? 
"Benim arkadaşım" sonunda konuşabiliyordum. "buradaydı" Tek elini omzuma koyup beni geri geri ittirmeye başladı.
"Anlıyorum adı ne?"
"Bonnie" Gözleri irileşti.
"Arkadaşın bir kız mı?" 
"Evet"
"Üzgünüm ama buraya bir kız girseydi emin ol fark ederdik" Ardından sırtım kapılara çarptı ve dışarı atıldım. Fakat oğlan hala bana bakıyordu. Sanki bir şey söyleyecekti ama nasıl söyleyeceğini bilemiyordu.
"Bak anlamıyorsun" dedim duraksamasından faydalanarak. "Arkadaşım az önce koşarak bu kapılardan geçti!" Başını iki yana salladı. Bana inanmıyordu. 

"Bak güzelim içeri gelip arkadaşını aramak istiyorsan arayabilirsin ama eski bir söz vardır bilmem bilir misin? Kendi kaşınan ağlamaz" Evettt! O sözü bilirdim. İçerisinin bir soyunma odası olduğunu da biliyordum. O yüzden kapıdan uzaklaştım. Bana güldü. 
"Arkadaşını bulmada iyi şanslar" deyip içeri girdi. Siyah saçları ve yeşil gözleri sanki hala kapıda duruyor, bana bir abi misali 'uzaklaş buradan' diyordu. Gerisin geri döndüm ve nasıl olurda Bonnie'yi gözden kaçırdığımı düşündüm. Tam spor salonundan çıkacakken birini gördüm. Uzun boylu ve açık mavi tişörtlü biri. Hemen yanında Bonnie'nin boylarında bir kız vardı. 
Koşturdum. Gördüğüm şey rüya falan değilse Black ve Bonnie yanyanaydı. Hayır hayır Bonnie Black'ı kolundan tutmuş çekiştiriyordu! 
Evet yanılmamıştım. Koridorun sonunda kapalı bir kapıya dayanmışlardı. Bonnie elleriyle saçlarını karıştırdı. Ardından bir balon gibi patladı. 
"Söyleyecek! Söyleyip her şeyi bok edecek" Black'in adını bile ağzına almayan kız şimdi onun yüzüne mi bağırıyordu? Bu işte bir tuhaflık vardı. Hem de çok büyük bir tuhaflık!
"Abartıyorsun Bonnie. Söylerse başına ne geleceğini iyi biliyor"
Bonnie bu cevapla pek tatmin olmadı. "Anlamıyorsun! Onu hafife alamayız!" Duvarın kenarına sırnaşmış bir halde Black'e baktım. Eee dercesine bakıyordu Bonnie'ye. "Ne yapmamızı önerirsin? Kız ona dikkatle bakıp "Her zaman yaptığımız şeyi" dedi. "Temizleyelim gitsin" Ne? Ne! Ev temizliğinden falan bahsetmiyorlardı değil mi! Bahsettikleri şey Kristen mıydı? Boğazıma koca bir taş oturdu.
Onlara gözükmemek için sırtımı duvara yasladım ve bir şey fark ettim. Artık Bonnie hakkında hiç bir şey bilmiyor değildim. Onun hakkında belki de en sağlam şeyi öğrenmiştim: Mükemmel bir oyuncuydu. O kadar ki beni ayakta uyutmuştu!
"Chöle?" Lanet olsun!
Kapalı gözlerimi araldım ve Black tam önümde duruyordu. Sakin ol dedi içimdeki akıllı taraf. Duyduğunu çaktırma!
"Black" dedim en az onun kadar otoriter bir sesle.
"Burada ne yapıyorsun böyle baş belası? Yoksa beni mi takip ediyordun?" Gözlerimi onun gözlerine diktim. Black yaslandığım duvarın dibinde tıpkı bir gelincik gibi bakıyordu bana. Ağzını sulandıran bir yemmişim gibi... 
"Beni arıyor olmalı" dedi Bonnie, hemen onun arkasından çıkarak. "Ah! Evet. Niye kaçtın öyle." dedim ve nasıl oldu da kekelemedim bilmiyordum. Gözleri biraz olsun kendini ele vermedi. Onu gördüğüm zamanlara nazaran daha soğuk bir tavırla "Ağabimle bir şey konuşmam gerekiyordu" dedi.
Ağabey? Black mi? Sanırım beynim o an error verdi ve aranan akıl kırıntısına ulaşılamadı!


19 Kasım 2017 Pazar

İNSANLIĞIN EN BÜYÜK GÜNAHI KISKANMAKTI - #BENCE -

Savaşların bitmesini, hastalıkların tedavi edilmesini, ölümlerin sonlanmasını, dünyanın sonsuza kadar devam etmesini bekliyoruz. Beklemekle aptallık ediyoruz. Elinizde 100 metrelik bir alanınız var. Her metreye 100 insan, 100 bitki, 100 hayvan koymaya çalışıyoruz. Mümkünmüş gibi. Yaşıyor tüketiyor ürettiğimizi sanıp tekrar tüketiyor üstüne üstlük yok ediyoruz. Onlarca medeniyetin var olup ardından yok olduğu bir gezegende asla kaybolmayacakmışız gibi başı boş davranıyoruz. 
Yararlı bulduklarımızı yiyor yararsız bulduklarımızı çöpe atıyoruz. Poşetliyoruz, petrollüyoruz, yakıp yıkıyor, betonlaştırıyoruz. Betonun arasından sızan minik bir bitkiye dahi tahammül edemiyor, kıskanıyoruz. Onun özgür yaşantısına kıskançlıkla yaklaşıyoruz. Bir ağaç kadar yararlı olamadığımız, bir sincap gibi işlev göremediğimiz, bir balık gibi açık sulara açılamadığımız için istemiyoruz onları. 
Doğayı yakıp yıkma isteğimizin kıskançlıktan kaynaklandığını düşünüyorum.
Düşünsenize teknoloji geliştikçe, dengeler değiştikçe, her gün yepyeni buluşlar piyasaya sürüldükçe hırçınlaşıyoruz. Daha fazla tüketme isteği doğuyor, doğduğu yeri kurutana kadar büyüyor. Ölmekle kalmak arası bir yere gelindiğinde ise Ah'lar Vah'lar sarıyor insanları. Ne yaptık biz diyorlar, nasıl yaptık? Kör müydük? 
Bir fare gibi patronsuz olmak, bir ceylan gibi istediği cayırda otlamak, bir kuş gibi sınırlara takılmadan uçmak istiyor insan. Yapamıyor. Yapamadığı için uzanamadığı ciğeri mundarlaştırıyor. Sahip olamayacağı o özgürlüğü yok etmek istiyor. Hiç bir şey geri kalmayana, herkesi, her şeyi kendine benzetene kadar devam etmek istiyor. 
O zaman kıskanmayacağını sanıyor. 
O, kıskançlığın çevresinden kaynaklandığını düşünüyor, onlar olmazsa mutlu olacağını... Oysa kendisinde olmayanı isterken, elinde olanı da yitirdiğinin farkına varamıyor. 
Doğa Konuşuyor - Nature Is Speaking Bu gece Dünya Tarihi hakkında bir şeyler okurken bu konu hakkında bir şeyler yazmak istedim. Dünya bize ait değil asla da olmayacak, bizim olmayan bir şeyi zorla almaya çalışmamız sadece felaket getirir. Bu felaketi yaşamadan önce durmamız gerekiyor, görmemiz... Bunun için bir çok önemli kuruluş doğa ve dünya hakkında araştırmalar, projeler yürütüyor. Bu projelerden birisi de Doğa Konuşuyor. Benim tüylerimi diken diken etmişti videolar. Belki sizlerde de benimkine benzer duygular oluşur. Bir kaç videoyu aşağıya bırakıyorum. Ayrıca umuyorum ki doğaya yaptığımız bu eziyetin bir sonu gelir, felaketle değil de barışla sonuçlandırdığımız bir son olur bu.







Yararlandığım kaynak: Youtube, Natureisspeaking

15 Kasım 2017 Çarşamba

7. Bölüm -"Black Garccia"

"Günaydın" dedi birisi. Ders kitabından kafamı kaldırdım. Bonnie utangaç bir yüzle yanımdaki boş sıraya geçti. 
"Sana da günaydın" Gözlerini kaçırıp kitap ve defterini masaya çıkardı. Bir an sırf bana bakmamak için tüm çantasını masasına dökeceğini sandım. Tanrıya şükür ki öyle bir şey yapmadı.
"Dün gece öyle saçma davrandığım için affedersin" Şu mesele...
"Neden öyle davrandığını sorsam" dedim. Dişlerini alt dudağına geçirdi. Onunla yetinmeyip tarih kitabının sayfalarını parçalarına ayıracak bir kuvvetle çevirmeye başladı.
"Bu konu hakkında pek konuşmuyorum..." tekrar bir şeyler sormamı engellemek için "özel bir mesele" dedi ve son noktayı koydu. Eski sevgilisi falan mıydı? Ah..o yüzden mi ondan bahsettiğimde kızarıp duruyordu? Şuan üzerndeki pembe tişörtle aynı tondaydı. 
"Eee Chöle!" Benden üç metre ileride pusuya yatmış Kristen'dı, konuşan. 
"Ne eesi?" dedim. 
"Dün..nasıldı?"
Gözlerinin içine kısa bir an baktım. Aklıma Black hakkındaki uyarısı geldi. Eminim  onun hakkında benden daha çok şey biliyordu. Ayağa kalktım, yanına gidecektim ki Tarih hocası gözlüğünü düzelterek içeri girdi. Bende münasip noktamın üzerine tekrar kurulmak zorunda kaldım. Profesör sınıfa şöyle bir baktı. Sanki kurbanlık koyunduk, oda usta bir kasaptı.
"Günaydın arkadaşlar" elindeki kartivizt boyunda kağıtlar vardı.Beyaz gömleği ve siyah pantolonu klasik bir öğretmen tarzıydı. Sanırım en fazla elli yaşındaydı. Ön sıraya yanaşıp elindeki kağıtları en baştaki kıza verdi. "Bu kağıtlarda ödev eşleriniz yazıyor. Herkes kendi grubunu bulsun. İşlenecek bir ton konu ve yapacak bir dünya işiniz var" 
Öylece bakakaldık. Tüm sınıfın gözleri yüzüne far tutulmuş bir tavşan gibi pörtlemişti. Daha sonbahar bile sonbaharlığını yapmıyor, ağustosu yaşıyorduk! Hepsini geçtim daha ikinci gündeydik! Ne ödevi? Ne grubu? Sanki bunlar unutulmuş bir dilden geliyordu. Düşünün o kadar yabancıydık. Başımı çevirince Bonnie'yle göz göze geldim.
"Eh.." dedi.  "en azından eş seçme derdinden kurtulduk" Başımı bir kukla gibi salladım.
"Sence bu dersten geçme ihtimalimiz nedir?" Başını iki yana sallayıp bana kötümser bir bakış attı.
"Üst sınıflardan duyduğuma göre ince eleyip sık dokuyan bir ihtiyarla karşı karşıyaymışız. Gerisini sen düşün!" Ah ne güzel...
Kağıtlar arka sıralara ulaşırken profesör adını bile duymadığım bir yazardan başlamıştı bile. Bu dersten ciddi ciddi kalabileceğimi düşündüm. Çünkü ben sınıfın şu orta halli olan öğrencilerindendim. Geçme notunun biraz üstünü aldığımda, benden iyisi olmazdı. 
Bonnie kağıtlar arasında kendi ismini buldu. Bir naziklik yapıp benimkini de bulduğunda kağıdı bana uzatması gerekmez miydi? Bunun yerine boş boş kağıda bakıyordu.
"Ne oldu?" dedim. "Neye bu kadar şaşırdın? Yoksa Kristen'la mı eşleşmişim?" Kağıdı bana verdi. Keşke vermeseydi. Keşke o lanet ismi görmeseydim!
"Black Garcia. Şaka mı bu? Lütfen kağıtları değiştirdim de Bonnie!" Ama adım nal gibi Black'in adının yanında duruyordu. Kocaman siyah harflerle yazılmıştı. Görmemek için aşırı miyop olmam gerekirdi!
"Herkes sussun artık!" Profesörün Azrail'i olabilirdim. Hemde bunu zevkle yapardım. 
"Biraz daha öyle bakmaya devam edersen, adamı küle çevireceksin" Sesin sahibi hemen arkamdaki sıradaydı. Bonnie kafasını kitaplarının içine gömdü. Hey bir dakika! O ne ara benden iki sıra öteye kaymıştı!
Ona bakmak yerine, kağıdı parçalarına ayırdım ve görebileceği bir biçimde sıraya koydum. Eğer biraz beyni varsa bunun bir işaret olduğunu anlayabilirdi. Savaş bayrağını çekmiştim ben. Bu da sıktığım ilk kurşundu. 
"Fazla iddialısın Chöle" dedi. Parmağı tam ensemin üzerindeydi.
"İnan benim nazikliğiminde bir sınırı vardır. Ve sen beni gördüğünden beri o sınırı aşıp duruyorsun" Be..ben mi? Tamam buraya kadardı. Arkamı döndüm.
Aramızda bir karış vardı. "Peki ya sen..sen özel alan nedir bilir misin? Örneğin birine dokunmak ya da öpmek o alanın neresindedir bir fikrin var mı?"
Kalbim deli gibi atıyordu. Çünkü üzerinde gözleri kadar açık mavi bir tişört vardı. Ve saçları alnına dökülüyordu. Gölgede kalan gözleri kaliteli bir mücevherden halliyceydi. İçimden bir ses onun bir yere kadar haklı olduğunu söyledi. Sırf Chris'e benzediği için ona kötü davranıyorsun dedi. O sese ne mi yaptım? İnanın bilmek istemezsiniz!
"Sadece arkadaş olmaya çalışıyordum" 
"Sorun şu ki ben senle arkadaş olmak istemiyorum" Öne doğru eğildi.
"Yoksa daha fazlası mı olmak istiyorsun?" 
"Siz!" Profesörün sesiyle gerçek dünyaya döndük. Daha doğrusu döndüm. Çünkü Black'ın adamı taktığı falan yoktu! 
"..sınıfımdan çıkın" 
"Ama efendim.." adam bana öyle bir baktı ki, cehennemin dibine kadar gidip geldim. Eşyalarımı topladım ve sınıfın kapısını, kocaman bir yere batmışlıkla buldum. Black hemen yanımdaydı. Kapıdan geçerken "Hepsi senin hatan" dedim.
Kapı arkamızdan kapandığında "Sen hala konuşuyor musun?" dedi. "Eğer çeneni daha az kullansaydın, ineklik yapmaya devam edebilirdin" Ne!

"İnek mi? Sensin be o!" 
"Kaç yaşındasın sen Chöle? Beş falan mı? Hadi bir de ayağını yere vur da görelim" Kafayı yiyecektim. Şimdide çocukluk eden ben mi olmuştum!
"Gerçekten inanılmazsın" 
"Bunu anlamana sevindim arkaşım" Arkadaşlar kadar başına taş düşsün! Uyuz.
Gözlerimi devirip ana sınıfı düzeyindeki atışmadan geri çekildim ve yürümeye başladım. Hızlı adımlar atıyordum atmasına ama hala onun ayakkabılarının tık tıklarını duyuyordum. Dayanamayıp döndüm ve "Neden peşimden geliyorsun?" dedim. Kaşları ilk önce şaşkınlıkla kalktı sonra dalga geçercesine kıvrıldı.
"Yavaş ol Chöle." dedi. "Sen peşinden koşacağım tarzda bir kız değilsin. Ama madem merak ettin söyleyeyim. Burası bir koridor ve tek çıkış kapısı şurada."
Eliyle gittiğim istikametin sonunu gösteriyordu. Ben o sıra yerin dibine doğru yol alıyordum. "Umarım beni anlamışsındır" dedi ve gitti. Bense arkasından bakakaldım. Bir şey demeliydim! Son sözü söylemesine müsaade edemezdim. Ama olmadı. Çünkü bir güzel ağzımın payını vermişti! Ve o an aklımdan geçen şu oldu:
Tam 3 bin fitten aşağı düştüm. Hem de  k******* üstüne!

14 Kasım 2017 Salı


 Runningman'in En Komik 10 Bölümü- 2 -

Runningman Nedir? Güney Kore'de yayınlanan, Arka Sokaklar kadar ömrü olmuş bir yarışma ve komedi programıdır. Toplamda 7 üyeden oluşan bir ekip kimi zaman gelen konuklarla kimi zamansa kendi aralarında çeşitli oyunlar oynar ve ortaya cümbür cemaat bir eğlence çıkar!
Ben Runningman'i ilk kez üniversite de izlemiştim. Hep soğuk ve tuhaf gelirdi bana Asya'da yapılan eğlence programları. Sonuçta onların kültürü ile Türk kültürü arasında ciddi bir fark olunca yapılan esprileri o kadar iyi anlayamıyorsunuz ve ister istemez çokta eğlendirmiyor program sizi. Bir de komik tiplemeler, program konukları falanda sevimli gelmezdi gözüme. Sonra Bigbang grubunun Runningman'a katıldığı programı izledim sırf onları sevdiğim için izlemiştim ama bölüm bitene kadar gülmekten bir hal olmuştum. Harikaydı! Samimiydi ve gerçekten ani gelişen bir yapıya sahipti. Yani bir senaryo yoktu. O ne olacaksa o oluyordu kendiliğinden. 
Zaten Runningman(Tıklayarak ona da bakabilirsiniz) hakkında ki diğer yazımda da anlamıştım size. Üzgünseniz, canınız sıkkınsa, o gün hiç tadınız yoksa açın bir Runningman bölümü bakın bakalım gülmeden durabiliyor musunuz?
Bak o denli iddialıyım. Şeye döndü bu 5 kavanoz bal 100 tl! Benimki de o misal. 5 bölüm izle gülmesi bedava vatandaş! Şakaların eksik olmadığı ve 7 kişilik ekibin bildiğiniz aile gibi olmasından dolayı sanki gerçek hayatlarından kesitler izliyor gibi oluyorsunuz. Birbirleri ile dalaşmaları, kavgalarının şiddeti, esprileri, her şeyleri ile kırıp geçiriyorlar. Yalnız alışkanlık olmuş bende artık 7 üye değiller asil üyelerden birisi yani Gary ayrıldı. Onun yerine 2 yeni üye katıldı Runningman'a. Zaten henüz yeni bölümlere pek göz atma fırsatım olmadı. Ama eskilerden izleyip gülmekten yarıldığım bölümleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Haydi o zaman başlayalım!

261.Bölüm - Bu bölümde efsane bir hayalet sahnesi var. Korku insana adam dahi ezdirirmiş onu görmüş olduk :D


152.Bölüm - Song Ji Hyo ciddi anlamda güçlü bir kadın. Aynı zaman da acayip iyi dövüyor :D Eline düşenin kurtuluşu maalesef ki pek olmuyor

354.Bölüm - Yine korku dolu bir bölüm? Hayır hayır aşırı korkak bir üye görmektesiniz bu bölümde. KwangSoo bu bölümde kalp krizi geçirmediyse daha da geçirmez. Zavallı kameramanı da onun yüzünden ekstra korktu ikramiye falan verin adama. Hem kendi için hem Kwang Soo adına korktuğu için hak ediyor bunu bence.

92.Bölüm - JYP hayranları bu bölüme koşsun! Bir insan hiç mi yaşlanmaz? Gerçi bu Asyalıların bir tane yaşını gösterenine de rastlamadım ki! Bir keresinde Kapadokya gezisi esnasında Japon bir turistle azıcık İngilizce konuşmuştum. En fazla bakın en fazla 25 gösteriyordu kız. Gezmeyi çok sevdiğini 20 senedir bir kez olsun bile bundan bıkmadığını söyledi. Allah'ım Allah'ım teyze sen kaç yaşındasın yahu? 20 yıldır geziyor isen hadi gezmeye de en iyi ihtimal ile 12 14 gibi başlaşan 34 yaşında olman gerek. Neden 20 yaşında gösteriyorsun! Yav yaşının insanı olsana sen! Şaka bir yana da cidden kıskanılacak bir özellik. Son derece genç gösteriyorlar ve bir o kadar da kıpır kıpırlar!

216.Bölüm - Acayip komik ve bolca kostümlü bir bölümdü.

117. Bölüm + 158. Bölüm: Bu bölümler bana göre en eğlenceli oyunların yer aldığı bölümlerden ikisi.

138.Bölüm - Bu bölümü çok seviyorum çünkü Güney Kore'de en aktör var. Lee Jong Suk! Oyunculuğunu çok beğeniyordum. Ama bu bölümle beraber kişiliğine de hayran kaldım. Sevecen komik ve oldukça nazik birisiymiş. Oldukça eğlenceliydi mutlaka izlemelisiniz!



96.Bölüm - Özel güçleri olmadan da yeteri kadar baş belası olan Runningman Ekibi bu bölümde özel güç sahibi oluyor ortaya çıkan deliliği siz düşünün artık. Haha'ya baya üzülmüştüm o nasıl özel güç öyle acı çekti bölüm boyu! :D

148.Bölüm - Şu arabaların bu ekipten çektiği nedir ya :D.




5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


gtag('config', 'UA-86742725-2'