11 Aralık 2017 Pazartesi

Biraz Geç Olsa da Kasım Ayı Favorilerim! 

Bu ayda geçip gitti. Sanki 2017'ye daha yeni girmişiz gibi. Ne ara bu denli hızlı aktı zaman. Son 2 senedir zamanın bu hızından, 140 km hızla giden bir arabadaymış gibi korkar oldum. Sık sık aklıma boşa harcadığım zamanlar düşüyor. Sanırım kendi kendime yaptığım kötülükler başkalarının yaptıklarından daha fazla koyuyor. İşte bu ayın favorisi de tam olarak bu ruh halimden doğru!
Favori demek ne kadar doğru olur pek bilemiyorum. Beğendiğğim, güldüğüm, bazen ağladığım, bazen bağlandığım şeylerden bahsedeceğim sizlere. Belki içlerinden beğeneceğiniz bir şeyler çıkar. 
Öncelikle ruh halimden kaynaklı son bir kaç aydır tam olarak depresif sayılmasa da moralim bozuk gibi hissediyorum. Gülecek bir şeylere ihtiyaç duyuyorsunuz. Yani etrafınızda dönen hayattan kopuk, bir başkası tarafından sebepsiz güldürülmek istiyorsunuz. O sebeple bende gülebileceğim moralimi düzelten bir program buldum! Adı da New Journey To The West! Hatta programı açıklayan bir yazı da paylaştım sizlere. Linki hemen aşağıda olacak okumak isterseniz. 

Dizi tadında 1 saat civarında bölümleri olan bir reality şovu. Bir ekip, bavulları toplayıp ülke ülke şehir şehir geziyor ve gezerken çeşitli yarışmaları da geçmeleri gerekiyor. Tabi siz bu esnada onları girdikleri şekilli şukullu hallere gülmekle meşgul oluyorsunuz. Acayip komik. Çok samimi. Sıcacık hissettiren, bir senaryosu bulunmayan doğaçlama bir program. Hatta son zamanlarda moralimi iyileştiren şeylerden biri de oldu. O denli iyiydi benim için.
Madem televizyon dünyasından başladım gene oradan devam edeyim. Diğer bir favorim ise Why 13 namı değer Ölmek için 13 Sebep adlı çok tutan Netflix dizisi. Diziye kitabını okuduktan sonra başladım. Son derece tamamlayıcı bir etkisi oldu. Kitapta bazı noktalar soru işaretleri bırakırken dizi o soruları tek tek cevapladı beni. Oyuncular, oyunculuklar, çekim kalitesi, senaryo, uyarlanış biçimi bence her şeyi izlenilesi bir yapım. Hatta gizemi, gerilimi seviyorsanız mutlaka izleyin derim.
Şimdi televizyon alanını elden çıkardığımızı göre bir diğer alana ev için aldığım küçük ıvır zıvırlarıma geçebiliriz. Geçen gün Ikea'dan online olarak bir pike aldım. Çok cici ve yumuş yumuş duruyordu.(Kot pantolonun üzerinde durduğu pike) Ee havalarda malum gitgide soğuyor. Bir de makyaj malzemelerini toparlayabileceğim bir kutu aldım. Sanırım kutu yeni çıkan ürünlerdendi. Daha önce baktığımda görmemiştim. Ve mini mini bir kokulu çiçek aldım. Vanilya ve dondurma kokusuymuş.
Şimdi ben online alışverişi, mağaza gezmekten daha çok seviyorum. Elimin altında tek tıkla alabileceğim şeyi, koca dükkanları dolaşıp bulamayabiliyorum sonuçtu! Ama Ikea konusunda biraz endişeliydim, kargo ücreti 13 tl olması benim için eksi oldu ama zaten benim evimden kalkıp Ikea'ya gitmem zaten otobüsle falan 13 bulurdu o yüzden pek bir şey diyemiyorum o konuya. Neyse ki kargo hemencecik geldi ve ürünlerde fotoğraflarda gözüktüğü gibiydi. Buradan Ikea alışverişi yapmaya çekinen arkadaşlara sesleniyorum, rahatmış beklediğimden hızlı oldu ama tek eksi yanı 13 tl kargo ücreti alması. 
Ayrıca geçen haftalarda biliyorsunuzdur Kara Cuma indirimleri ortalığı kasıp kavurdu (Bir noktadan sonra çıldırdı insanlar, alışverişten gözleri döndü). Watsons'tan, Hm'den ve Mango'dan almak istediğim ufak tefek bir kaç bir şey vardı. Hazır yarı yarıya indirim varken ben onları almış oldum ama aldıklarım favorim oldu. Özellikle Hm'den aldığım yumuşacık şalla aşk yaşıyorum resmen. Hem kocaman, hem de sıcacık tutuyor. Aldığımdan bu yana üstümden çıkarmadım bu gidişle kokacak! Mango'dan ise bir shopper tarzda çanta aldım, onuda kolumdan çıkarmıyorum. Ben huydur bu. Eğer yeni bir şey almışsam eskitene kadar takmam ya da giymem gerek! Manyakça olduğunu biliyorum ama napim elimde değil. Watsons'dan bir dünya alışveriş yapmış olabilirim. Onun yazısını ayrıca yazacağım. Şimdilik aşağıdaki fotodan ürünleri görebilirsiniz. Ama şunu eklemeden geçemeyeceğim Garnier Nem Bombası serisindeki Yüz Maskeleri beni benden aldı.  Bak ben reklam falan değil bu aman sakın reklam sanma. Sırf indirimde diye aldım ve ne etki edeceğinden pek emin olamayarak kullandım. Yüzümü yumuşacık ve parlak görünce aynadaki şaşkınlığımı görmeniz gerekirdi. Genelde maske çok kullanan biri değilim ama yoğun bir nemlendirici krem sürecini atlamamı sağladı. Ve o nem cidden 4 ya da 5 gün devam etti. Cildinizi sağlıklı bir hale getiriveriyor. Tabi herkeste aynı etkiyi yapar mı onu bilemiyorum. Keşke bir tane değil de 5 - 6 tane alsaydım diyorum. O derece!
Zara Kara cumada indirime girsin diye çook bekledim ama boşa bekledim! Hayallerim suya düştü. Oysa ki ben ondan kot pantolon almak istiyordum! Nedense Zara'da en beğendiğim şey hep pantolon modelleri, kot modelleri oluyor. Tişört takı ve çanta gibi şeyler o kadar beni cezbetmiyor ama diyorum ya pantolon deyince akan sular duruyor! İşte el mahkum indirimsiz bir biçimde beğendiğim bir kot pantolonu aldım.
Normalden bir tık fazla mıydı? Evet! Fakat kumaşı hem çok esnek hem de kadifemsi bir dokusu var. Yani sizi sıkmıyor ama sıkmadan şekillendiriyor. Beğenerek giyiyorum ama az daha ucuz olsaydı ne olurdu be Zara'cım. 
Son olarak ise bayıla bayıla dinlediğim 2 şarkıyı paylaşmak istiyorum sizlerle.

Billie Eilish -Six Feet Under 

Taylor Swift - Don't Blame Me - Reputation albümünden
Spotify'dan dinleyebilirsiniz. Youtube'da orijinal şarkı yerine coverları bulunuyor.

Bonus: Billie Eilish - Copycat



Bunlarda ilgini çekebilir:
New Journey To The West
Why 13 Dizi ve Kitap Yorumu

10 Aralık 2017 Pazar

SEN KİMİNLE DANS EDİYORSUN? - FİLM YORUMUM

Geçtiğimiz günlerde çıkan ve bir çok eleştirmen ve izleyici tarafından beğenilen Burak Aksak filmi. Açıkçası ben en son Bana Masal Anlatma'da bırakmıştım Burak Aksak'ı. Senaryo, oyuncular, akış, çekim şekilleri, görsel efektler... Harika bir filmdi, her şeyi dört dörtlüktü. 

Şimdi Sen Kiminle Dans Ediyorsun'a gelirsek, gerçekten de bahsedildiği kadar iyi miydi?

Filmin ilk yarısının, rahat bir yirmi dakikası fragmanlardan aşina olduğunuz kısımlardan oluşuyordu. O beni biraz rahatsız etti. Gerekli gereksiz küfür sahneleri de. Ama şimdi sende küfürlü ne filmler var diyecekseniz. Sorun küfür değil. Durun bir dinleyin. Ben küfür edildi ya da edilmediye değil Burak Aksak'ın yerli yersiz koymasına şaşırdım. Komedileri kendine hastır, hani dersiniz ya onu demeseydi olmazdı! Hah! İşte bu his Sen Kiminle Dans Ediyorsun'da pek olmamıştı.
Senaryo birazcık yavan kalmıştı. 
Ama elbette ki eğlenceliydi. Güldürdü mü güldürdü. Fakat bir BANA MASAL ANLATMA değildi. Hep şey bekliyor insan. İyi bir iş yapıldıktan sonra, onun üzerine çıkacak bir şeyler... Tabi bize demesi kolay, o senaryoyu yazmak, yönetmek, yapımcı sponsor falan bulmak... 7/24 çalışmak oldukça zordur, bende farkındayım. 
Sen Kiminle Dans Ediyorsun? Herhangi bir hayali ve yaşama arzusu kalmayan bir kızın tekrar hayata dönüşünü konu alıyor. Defalarca intihar eden bir kıza aşık olan doktor da onu bu yoldan çevirmek için mutlu olduğu bir şeyler arayışına giriyor ve buluyor da. 
Dans etmek! 
Baş roller bütün her şeyini tekvando salonundan bozma bir dans kursu olan Şengül Dans Okulu'na gidiveriyor. Şengül de Binnur Kaya olunca ortaya koca bir şamata çıkıyor. Şengül karakterini çok sevdim. Hatta en iyi güldüren kişi oydu. Diğerleri o kadar da kopartamadı sinema salonunu. Binnur Kaya oldukça iyi bir iş çıkarmış ama şöyle bir durum var ki rollerin bir arka planı yok. Fazla düz. Sadece başrol kızımızın hayatının acıklı kısımlarını ve Şengül'ün acıklı bir kaç anısını görüyoruz.
Fikir tam olarak ne?

Sen Kiminle Dans Ediyorsun da tam olarak anlatılmak istenen ne?

Yani başrol karakteri ailesini kaybettiği için mi intihar etmek istiyor? E ablası hep yanında? Durumları oldukça iyi görünüyor? Evleri deseniz o da gayet iyi? Çalışmıyor da? Madem psikolojik bir rahatsızlık bu neden denli tiye alınıyor? Komedi olması her şey ile kafanıza göre dalga geçebileceğiniz anlamına mı geliyor? Dans etmek hakkında en son 6 yaşında bir şeyler yapan kız Şengül Dans Okulunda balerin oluveriyor? O da komikti mesela. 
Bir de doktor ile olan sahneler komiklik konusunda biraz zorlamacaydı.
Sen Kiminle Dans Ediyorsun'u niye pek sevemedim bilmiyorum. Bir çok kişinin filme bayıldığını duydum. Ama o fragramandan sonra daha iyi bir şey bekliyordum! Beklememem gerekirdi ama oldu işte. Türk sinemasında fragmanı arşa çıkan filmlerden uzak durmaya karar verdim. Orada espriler gırla film de yani koca 1 buçuk 2 saatte fragmandakilerin yayılmış halini izle dur.
Belki de Burak Aksak'tan daha iyi daha dolu bir hikaye beklediğim için böyle oldu. Beklentiyi yükselttiğim için sinemadan çıkışım iyi gibiydi oldu. 

Tabi ki piyasada ki küfürle güldüren mizah katili filmlerden daha iyiydi! 

Ama biliyorum ki daha iyisini yapabilirlerdi! Ama yine de güzeldi. İzlenmeli ve Türk Sinemasında mizahın daha iyiye, daha güzele doğru gidişi gözlemlenmeli. Burak Aksak, Gülse Birsel gibi senaristler eminim daha iyisini yapacaklardır!

Fragmana aşağıdan bakabilirsiniz.



AİLE ARASINDA - FİLM YORUMUM

Filmi dün Cinemaximum sinemalarında izledim. Bu sebeple küçük bir serzenişim olacak. BİR BİLET NASIL 20 TL OLUR? İNSAF! 
Tamam. 
Serzenişimi yaptığıma göre filme geçebiliriz.
Gülse Birsel Türk dizi tarihin kültlerinden olan Avrupa Yakası'nın senaristiydi. Onlarca yazdığı karakterler arasında en sıyrık ve en komik olanı Burhan Altıntop'tur. Hala Engin Günaydın'ı Burhan olarak bilirim. Bu denli benzeri olmayan karakterlerin yazarı hep Gülse Hanım oldu.
Bu kez bir sinema filmi senaryosuyla karşımızda. Küçük bir rol de kendisi oynamış. 
Aile arasında fragmanını ilk izlediğimde, komik bir şeye benziyor elbet diyorsunuz ama artık alıştık. Fragmana tüm komik sahneleri koyup geri kalanında uyuklatan filmlere.
Ama bu film hem fragramnın üstüne çok rahat bir biçimde çıktı. Gülmekten kırıldığım bir filmdi. Sinema salonunu kahkahalar film boyunca devam etti. 2 saatin 2'sinde de gözümüzden yaş getirdi. Hatta bazı sahneler de şarkılar söylenmekte ilk defa bir sinema salonunda tamamıyla filmin içine girmemiştim. Gözüm o sahnede dalmamıştı. Açıklı bir yanı var o kahkaha içinde. 

Zor hayatlar, zor meslekler, kadının toplumdaki yeri, trans bireylere yaklaşım...

Bir çok konu iç içe, bir çok bakış açısı yan yanaydı. Gülse Hanım zaten zıt karakterleri tek bir sahneye toplamayı seviyordu. Bunu filmde de yapmış olması pek şaşırtmadı. Ama filmde bir nokta beni çok rahatsız etmişti. Şimdi bir trans bireyimiz bulunmakta, şarkıcılık yapmaktadır. Bu arkadaşımıza nazikçe Trans Birey denilmekte mantıklı olan da bu zaten.
Demet Evgar'ın canlandırdığı karakter de vokallik yapıyor ve bar ya da gazino gibi ortamlarda çalışıyor. Ve yumuşak bir karnı var. Hafif kadın olarak lanse edilmek istemiyor, hiç bir kadının istemeyeceği gibi. Özellikle ve sürekli olarak sen beni ne sandın sen beni or**spumı sandın şeklinde sinirlenmekteydi. Oysa o şekilde seslendiği kadınların kaçı bu işi bile isteye yapıyor? Kaç tanesi buna mecbur bırakılıyor? Yani Trans birey diyilebilen bir filmde o kişilere de s*ks işçisi demek çok zor olmasa gerek. Biliyorum senaryonun bununla bir alakası yok. Komiklik üzerinde şekillenmeli ama o kısım biraz üzücüydü. Emimin Gülse Birsel o yönden yani küçük düşürücü göstereyim çabasında değildir sadece o sahneler fazlaydı o yüzden rahatsız hissettim.
Sonuçta Gülse Birsel toplumsal standartları umursamayan, karakterlerinin uçuk olduğu ve herkesin her şey olabileceği senaryolar yazıyor. Kaliteli işlerde ortaya çıkarıyor.
Filmin en sevdiğim kısmı ise oyuncular arası mükemmel uyum! 
Her biri bir diğerinden komik ve dobra! Hikayenin içinde hem umut, hem ikinci bahar arzusu, hem dram, hem gözyaşı var. Yani var da var.
Baş rol Fikret işini batırınca yeteri kadar zor durumdayken bir de karısından yiyor darbeyi. Boşanmak istemese de evden kolunca pek bir şey yapamıyor Fiko. Kendisine avukat bulması gerektiği söyleniyor o da söyleneni yapıyor. İş bu ya avukat diye yanına gelen kadın ise artık hayatına yeni bir şekil vermek isteyen aile kurmak isteyen biri çıkıyor. Ona evini kiralıyor ve olaylar bambaşka bir hal alıyor. 
İki tarafından 21 yıldır kurmayı arzuladıkları aile isteği bu olaylar çevresinde şekilleniyor. 
Eğlendiriyor ama düşündürüyor da.

Her evli çift gerçekten aile olabilmiş midir?

Sadece bir deftere imza atmalak, bir yastığa baş koymakla aile olunmaz diyor Gülse Birsel. Hayal ortaklığı, dostluk, anlayış, ilgi alaka, bakmaktan öte görmekle alakalı diyor bizlere. En hoşuma giden sahneler de tam da bu konuyla alakalıydı.
Topluluk baskısından endişelenerek yapılan evlilikler ya da birliktelikler ne kadar güzel sonuçlar doğurabilir ki? Zorla güzellik olmaz demiş atalarımız. Güzellik bir noktada zorluğun içerisinde de zorla yapmanın değil, tüm zorluklara rağmen aramak ve çabalamanın içerisindedir. Bu bizlere bir de ekrandan gösterdiği teşekkür etmemiz lazım Gülse Hanım'a. İlk film için oldukça eğlenceli ve küfürsüz güldürmenin mümkün olduğunu gösteren bir filmdi AİLE ARASINDA. Eline ve aklına sağlık güzel insan. 

Aşağıdan fragmanı izleyebilirsiniz ve bana kalırsa en kısa sürede gidip izlemelisiniz!



8 Aralık 2017 Cuma


9. Bölüm - "Benim Yöntemim"

Black: "İşler çok daha farklı  bir yol alacak. Öncelikle artık tek kalmaman gerekiyor" Ne?
"Anlamadım? Neden bahsediyorsun sen? Keçileri falan mı kaçırdın? Tamam bir muhabir görmüş olabilir ama oradan kaçtık ve burada annemin soy adını kullanıyorum. Henderson'lara dair bir iz yok"
Black gözlerini devirip "Bu sadece muhabirle ilgili değil Chöle" dedi. Peki neyle alakalıydı?
"Sen benimdin. Ve bir daha elimden kaçmana izin vermeyeceğim" İki yüz kilometre hızla giden bir tır hayal edin. Ve o tırın şimdi bana çarptığını. Toz duman altında kalmış bir zihinle baktım ona.
"Ciddi misin sen?" Konuşmasına gerek yoktu. Gözleri onu yerine cevap veriyordu. 
"Bana bak" dedim. Gittikçe artan bir öfkeyle. "Ben sana benzeyen bir pislikten kaçmak için buraya geldim! Neden bahsettiğini bilmiyorum ve öğrenmekte şu kadarcık umurumda değil. Ayrıca ben sen dahil hiç kimsenin tapulu malı da değilim!" Black kaşlarını çatıp dudaklarını büktü.
"Öyle mi?" dedi. "Beni Chris'e mi benzetiyorsun? Onunla aynı şey olduğumu mu düşünüyorsun!" Ve ilk kez onda şalterlerin attığını gördüm. O kadar hızlı hareket etti ki ne yaptığını anladığımda yere doğru bakıyordum. Hemde onun sırtının üzerinden!
"Çabuk indir beni!"
"Benle nasıl konuşman gerektiğini öğrenene kadar olmaz" Yürümeye başladı! 
"Sen istediğin gibi konuşuyorsun değil mi?" Bir cevap vermedi. "İndir beni yoksa avazım çıktığı kadar bağırırım"
"Bağır" dedi. "Burada seni kimse duymaz" Ah!!! Öfkeyle sırtına vurdum. Acıyan şey kesinlikle benim bileklerimdi! Bacaklarımı sıkıca tutuyordu ve bileğimde hala o keskin acı vardı. Ormanlık alanda koştuğum yolu gerisin geri dönmeye başladık. O arabaya geri dönecektik! Ödümün bir balon gibi patladığı yere...
"Bana..bir şey mi yapacaksın?" 
"Ne gibi?" Ne bileyim ben onu! Sen söylemelisin! 
"Chris'i tanıman? Senin olmam hakkında söylediğin zırvalıklar? Anlayamıyorum ve bu" dedim. "Beni ürkütüyor" 

Soluğunu verdi. "Sırtındaki o işaret benim ruh ikizim olduğunu gösteriyor ve benden başkasıyla beraber olmana izin veremeyeceğim anlamına geliyor" O an bir şeyi fark ettim. O kadar ki kanım dondu.
"Chris benim sevgilimdi" dedim ve yemin ederim ki beni daha sert bir biçimde tutmaya başladı. "Ve dediğine göre senin olan şeyi çalmıştı. Bunu bile bile..." 
"Chris seni kullandı Chöle. Sandığın gibi sana aşık bir adam değildi. Konseyde en güçlü olanın ben olduğumu biliyordu" İşte gene konsey burnumun dibindeydi.
"Beni konsey yüzünden öldüreceğini söylemişti" dedim. Birden bire durdu. Beni dikkatli bir biçimde indirdi. Ama ayağımın üzerine bastığım gibi ciyakladım ve koluna tutunmak zorunda kaldım. 
"Adi" dedi ve neye uğradığımı şaşırdım. Fakat hemen sonra Chris'e bir dizi ağza alınmayacak küfür savurunca şaşkınlığım kızarlıklığın içinde kayboldu.
"Onu öldürmeliydim" diye noktaladı. Ve şok üzerine şok yaşadım!
"Chris ölmedi mi?" 
"Henüz değil. Konsey kolay kolay ölüm kararı çıkarmaz."
Daha fazla kendimi tutamayarak "Bu konseyde neyin nesi?" dedim.  Sanki Alaca karanlık kuşağında bir film izliyordum! Artık şaşıracak pek bir şeyim kalmamıştı.
"Her şeyi zamanla öğreneceksin Chöle"
"Hayır" dedim. "Şimdi öğreneceğim. Ve ikimizde kendi yolumuza gideceğiz! Hiç kapımı çalmamış olacaksın ve ben o daireden bir an önce taşınacağım" Bana bakışı canımı acıttı. Çünkü beni duymuyor gibiydi. Sanki hiç konuşmamışım gibi.
"Chris seni benden almaya çalıştı eğer seninle birleşirse ben konseyden atılırdım. Ne kadar güçlü olduğumun bir önemi kalmazdı çünkü eğer soyumun devamını getirecek bir kadın yoksa bende yok sayılırım" Kesinlikle benim bildiğim bir dilde konuşmuyordu.
"Bu söylediğin şeyler.." gözlerini kırpıştırdı ve gene o farklı göz bebekleri benimle beraberdi. İrkilerek geriye doğru sendeledim ve bileğimin acısıyla yutkundum. Gözlerini yüzümde gezdirerek "O kadar mı korkunç gözüküyorum?" dedi.
"Bak.." konuşmakta çoğu zaman zorluk yaşayan biriydim. Ama şuan hepsinden farklıydı. Dİliimi yutmuştum! "sen normal değilsin. Normal olmayan şeyler için dayanıklı bir tip değilimdir. Aklımı kaçırmamak için New York'tan kaçtım. Şimdiyse hepsini boşa yapmış olduğumu görüyorum Black! Chris'le derdin her neyse benim canımı yaktı. Ailemi arkadaşlarımı okulumu geride bıraktım! Şimdi ne idüğü belirsiz biri yüzünden" kaşları gittikçe çatılıyordu ve sesim bu yüzden gittikçe kısıldı. "bu sefer kendimi heba etmek istemiyorum. Benden uzak dur, senden tek istediğim bu" 
"Henüz ne olduğumu bile bilmiyorsun. Bu yaptığına ön yargı derler"

"Senin yaptığına da zorbalık! Beni bildiğin kovaladın, ödümü patlattın ve az önce bir dağ adamı gibi beni sırtında taşıdın. İnan bana ne olduğunu biliyorum. Öküzün tekisin!" Gülümsedi. Pardon ama espri falan yapmıyordum! İltifat mı sanmıştı?
"Chöle eğer benimle gelirsen sana neler olduğunu en baştan anlatırım"
"Burada anlat" dedim.
Çünkü onunla bir yere gitme, baş başa kalma fikri beni korkunçtu. Ne olduğunu bilmiyordum. Chris'in bana kendi hakkında söylediği en belirgin şey "Diğer insanlar gibi değilim Chöle. Telepatik güçlerim var. Beynine komutlar verebilir, canlı cansız her şeyi hareket ettirebilirim. Ama bunu kimseye söylememelisin. Yoksa beni öldürürler" 'di. 
"Black!" Bu Bonnie'nin sesiydi. Deli gibi kaçtığım siyah jipin sürücü koltuğundan bize bağırıyordu.
"Artık gitmemiz gerek"
"Neden? Neler oluyor?" dedim. Çünkü içimden bir ses kötü bir şeyler olacak diyordu!
"Çok fazla soru soruyorsun! Sana nazik davrandıkça sabrımı sınıyorsun. O yüzden" dedi "bunu benim yöntemimle yapacağız" 
"Ne yönt.." Beni kolları arasına aldı ve biraz sonra kucağındaydım. Ona vurmaya çalıştım ama bunu umursamıyordu bile. Suratını suratıma yanaştırdı. Sanki ona bağırıp çağırmam için bana bir fırsat veriyordu. Bende bu fırsatı değerlendirdim.
"Bunu sana ödeteceğim" dedim nefret dolu bir sesle.
"Ben olsam bu kadar emin olmazdım" dedi. Ve beni öptü!


SÜLEYMAN AMCA HAYATINI KAYBETTİ

Geçtiğimiz aylarda AYLA isimli Güney Kore ile Türkiye arasındaki askeri ve siyasi ilişkileri konu alan bir film vizyona girmişti. Film, gerçeklerden esinleniyordu. Gerçek bir hayat hikayesinden. İşte o hayat hikayesi Süleyman Dilbirliği adındaki koca yürekli bir Türk askerine aitti. Açıkçası ben Ayla filmini görmeden önce Güney Kore'de yaşanan bu olayı biliyordum. Süleyman amca Güney Kore'ye savaş için gönderilen Türk askerlerinde sadece biridir. Bir gün yolları kimsesiz ve savunmasız bir kız çocuğuyla kesişir. Süleyman amca onu yalnız bırakamaz ve orduya daha doğrusu yanına alıverir. Tüm bakımıyla kendi ve silah arkadaşları ilgilenir. Hatta birbirlerinin dillerini anlamayan iki insan olmalarına rağmen baba ve kızı olmayı başarmışlardır. 
Beni Ayla'da etkileyen ne efektler ne savaş ne de oyunculuktu. Bu hikayenin gerçek olduğunu bilmek bile tüylerimi diken diken ediyor.
Bir asker düşünün. Kanın. savaşın. ölümün ortasında bir çocuğun elinden tutuyor. Onu yalnız bırakamayacak kadar vicdan sahibi. Devletlerin savaşı arasında kaybolup giden nice hayattan bir kaçı onların ki. Hala devam etmekte olan acımasız savaşların içerisinde ölen masum çocuklardan sadece birisi olabilirdi Ayla. 
Ama Süleyman Astsubay tüm karşı çıkışlara, yapamazsın, çocuk bakmaktan ne anlarsınlara rağmen onu o meçhul sondan kurtardı. Bence bizleri Kurtuluş Savaşı'nda onlarca devlete karşı kurtaran şey de buydu. Vicdan. Bence yardımsever bir toplum olduğumuzu bizden hoşlanmayan milletler bile inkar edemez (Adı üstünde Türk Misafirperverliği). Ayla bu sevginin sembollerinden sadece birisi. 

Süleyman Astsubay bir askerden öte bir insan olduğunu göstermiş bizlere. 

Öldürmek yerine yaşatmanın gücünü göstermiş. Ona dilini öğretmiş, onu giydirmiş, saçını özenle taramış... Düşününce dilini bilmediğiniz bir ülke de, savaşmak için gittiğiniz bir diyarda, kendinize bile bakmaya üşendirecek kadar ağır yükleri olduğunu anlamak zor olmaz. Sırtındaki tüm yükün üzerine minik bir kız çocuğunu oturtmuş. 

Boş verin filmi. 
Boş verin efektleri. 
Boş verin tüm o iyi ya da kötü eleştirileri. 

Her gece ölen askerlerimize 5 saniye veren haber bültenlerini düşünün. 

Her gece ağlayan anneleri.
Her gece başını yastığa koyup gözüne bir damla uyku girmeyen babaları düşünün.
Babalarını bekleyen çocukları...
Ölüm her daim enselerindeyken bu denli bir özveri... Kelimeler Süleyman Amcanın yanında kifayetsiz kalır. O yüce gönüllü insan bir kaç saat önce hayata gözlerini yumdu. 
Ama ölürken çok ama çok önemli bir değeri tekrar hatırlattı bize.

Sevmek, sevebilmek her daim savaşmaktan daha güçlüdür. 

Herkes güzel sevemez. Herkes bu denli vicdanlı olamaz. 
Asker demek yedi yirmi dört saat ecelle kol kola gezmek demek. Ama bunu layıkıyla yapmak  gerektiğinde düşmana dostça davranmayı, gerektiğinde bir mazlumu kurtarmayı, gerektiğindeyse anne veya baba olmayı gerektiriyor işte. 
Bir kediyi ölesiye dövmek ile bir çocuğu alıp sahiplenmek aynı şey midir?
Olmadığını biliyorsunuz. İnsanların sahip olduğu vicdanın büyüklüğü ve sevebilme gücü de farklıdır. 
Kimisi kocaman sever, her şeyini ortaya koyar. 
Kurtuluş Savaşı'nda vatanını seven ve ellerinde olmayanlara karşı hayatlarını ortaya koyan askerlerimize, milletimize bir selam götürmüştür Süleyman Amca. 
Nurlar içinde uyu!
Fleurie-Solider 


7 Aralık 2017 Perşembe

Blackpink Lisa Funny Gif


BLACKPINK  FIRST GUERRILLA FAN MEETING!

Blackpink bugün tüm soğuğa rağmen sürpriz bir fan meeting gerçekleştirdi. Fan buluşmasının öncesinde Vlive'da yaptıkları bir yayında BLACKPINK HOUSE'u azda olsa gösterdiler. Evi gezdikleri esnada masanın üzerinde bu fan meetingde hayranlara dağıtılan küçük karton kutularda gözükmekteydi. Hava o kadar soğuktu ki üyeler kat kat giyinmişti. Buna rağmen oldukça kalabalık bir fan buluşmasıydı. Buluşmayı bir Youtube kanalı canlı olarak yayınlamıştı. Bende bu esnada denk geldim. Blackpink üyeleri Jisoo Rose Lisa ve Jennie'nin yanlış hatırlamıyorsam 3. fan buluşmaları oldu bu. 
Oldukça eğlenceliydi. Blackpink Tv ve Blackpink House'un açılışını 12 aralıkta yapacakları düşünülürse hoş bir promosyon oldu bu fan etkinliği. Tüm soğuğa rağmen Jisoo ve Lisa enerji doluydu. Ben grubu ilk tanıdığımda ne yalan söyleyeyim grubun en büyüğü olan Jisoo, grubun en küçüğü sanmıştım. Deli dolu hareketler, küçük yüz hatları, diğer üyelerle uğraşmaları... En büyüğün o olduğunu öğrenince ister istemez şok olmuştum.
Blackpink Lisa Rose Funny Gif
Lisa'nın Jisoo'dan eksik kalır yanı yok zaten. Rose ise bu buluşmada bildiğiniz dondu! Kızcağız iki üç kat giymişti. O kadar zayıf ki üşümesi kadar doğal bir şey olamaz. Bir şeyler yedirin şu kızlara! Bunun dışında Jennie dışarıdan ne kadar soğuk bir havayla dolaşsa da konuşmaya ya da gülmeye başladığında aslında sıcak kanlı biri olduğunu anlıyorsunuz.
Blackpink Jisoo Jennie Cute Gif
Kızın mizacı tabi ki diğer üyelerdeki gibi çok sempatik değil daha mesafeli ama konuştuğunda mesafenin dış görünüşle sınırlı kaldığını fark ediyorsunuz. Hatta bir fan hediyeyi alıp utangaç bir tavırla hemen uzaklaşmaya çalışınca Jennie nereye gittiğini konuşmak istediğini belirtmişti. Hoş bir hareketti.
Ayrıca fanlar son derece saygılıydı. Kimsenin zamanını gasp etmeden üyeleri zor bir durumu sokmadan hoş bir şekilde tamamladılar fan buluşmasını. Bilmeyenler için Blackpink'in fan grubunun resmi adı BLINK. Umarız Yg Blackpink House ile 100 gün sürecek bu tatili Blackpink'e bir Comeback yaptırarak güzel bir şekilde sonlandırır. 
Yine de uzun sürecek bir Tv şovu olması da bir çok Blink için sevindirici bir haber. Blackpink ekranda potansiyeli yüksek olan eğlenceli ve birbirine yakın bir grup. Daha fazla göz önünde olurlarsa başarılarını katlayacakları ortada. Her neyse aşağıdan Blackpink'in gerilla fan meetingini izleyebilirsiniz!
Birkaç gif yapmıştım onları da ekleyeyim:


Blackpink Lisa Funny Gif

Blackpink Lisa Cute Gif

Blackpink Lisa Gif
Blackpink Jennie Jisoo Cute Gif


Youtube Channel: Shane's K-Pop Videos - BLACKPINK FANMEETING LIVE!

Youtube Channel: DaftTaengk 

Youtube Channel: NiKKi6X 니키식스 - Lisa Fancam

Youtube Channel: Rose - Blackpink Funny Cute Moments - Guerrilla Fan Meeting

Peki ya siz bu fan meeting hakkında ne düşünüyorsunuz? Ya da Blackpink geleceği konusunda Yg sonunda harekete geçmiş midir sizce? Blackpink TV, Blackpink House, 100 günlük tatil? Belki bir de comeback ile full albüm? Umarız YG kendine gelmiştir.


6 Aralık 2017 Çarşamba

8.Bölüm "Farklı Ambalaj"

"Onun adı Chöle Henderson değil, Nina Grace"
Black günlük  güneşlik bir havada bastıran bir yağmur gibi belirdi yanıma ve bir an sonra el eleydik. Beni arkasında çekiştirerek yürüyen Black'ın sırtına bakıyordum. Az önce o beni mi kurtarmıştı? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Black beni biliyordu. Kim olduğumu nereden ve niçin geldiğimi!
Tam ona ne yaptığını soracaktım ki başını çevirip bana baktı. Ve hayatımın hiç bir anında bu kadar mavi olan bir şey görmedim ben. Gözleri bir çift su damlasıydı. Ağzından çıkanlar zehir gibi olsada...
"Seni hatırladığımı biliyordum. Sen o kızsın. Şu erkek arkadaşının cinayetiyle suçlanan kız" Sert bir soluk çektim içime. O cümleyi en azından 1 aydır duymamıştım. Şimdi yüzüme şak diye söyleyince sudan çıkmış balık gibi kalakalmıştım.
"Heyy bir dakika bekleyin! Bayan Henderson..kamerayı hazırla hemen!" muhabirin sözleri yüreğimi ağzıma getirdi. Çünkü beyaz bir sayfa açtığınızda bu kadar çabuk kirlenmemesi gerekirdi!
"Acele edelim" dedi. Koşmaya başladı mecburan ona ayak uydurdum. Black'le beraber çimleri rüzgar gibi geçtik ve otoparka girdiğimiz gibi bir araba üzerimize kırdı. Çığlık attım. Çünkü kaçacak zamanımız yoktu. Araç ikimizide çarpacaktı. 
Sert bir fren sesi işittim ve sonrasındaki sessizliği bozan cümle şu oldu: "Hadi Chöle bin şuna!" Zar zor duran aracın açık pencerinden bana bakıyordu Bonnie. Vay canına! o ne ara buraya gelmiş ne ara bir arabaya binmişti? Cevaplar için durmadım ve arabaya atladım. Black hemen yanıma oturdu. Yana doğru kaydım. Araç silahtan çıkan bir kurşun gibi fırladı. 
Bunlar kesinlikle kardeş dedim kendi kendime. Bu ikisinden başka kimse bu şekilde kullanamazdı bir arabayı! Başımı çevirip arkaya baktığımda muhabiri, yayın aracına koşarken gördüm.
"Lanet olsun! Bizi mi takip edecek o!"
"Bence o kadına gelene kadar lanet etmen gereken daha çok şey var" dedi Black. "Örneğin; nasıl bu kadar aptal olabildin?" 
"Neden bahsediy..."
"New York'ta çok gözde bir davanın sanığıydın Chöle. Ben ki televizyonlarla pek haşır neşir olmayan biriyim, ben bile tanıdım seni. Hangi akla hizmet buraya geldin. Kasabasının küçük olmasına güvendim deme. Çünkü internetin olduğu hiç bir yere küçük demezdim ben" 
Avucumu alnıma sertçe vurdum! Ben dünyanın en aptal insanıydım! Araç bir U çizdi ve okuldan hızla uzaklaşmaya başladık. Bir süre sonra Black arkaya kısa bir bakış attı. Bende onu taklit ettim. Görünürde bir yayın aracı yoktu. Aslına bakarsanız görünürde hiç bir şey yoktu! 
"Nereye gidiyoruz biz?" dedim. Black bana döndü. Gözleri ilk kez bu kadar donuk bakıyordu ve bu ister istemez gerilmeme neden oldu.
"Neden öyle bakıyorsun" dedim. Üzerime geldi. Aracın diğer ucuna uçarcasına kaçtım. Elleri bileklerimi yakaladı. "Bırak beni hemen!" Bırakmak yerine beni öyle sert bir biçimde çekti ki ayak parmaklarıma kadar titredim. 
Masmavi gözleri bir burun mesafesi uzağımdayken "Gerçekte neler oldu Chöle?" dedi. Herkesin merak ettiği şeydi bu. Muhabiri peşimden koşturan şey...
"Eğer sorduğun bir katil olup olmadığımsa.." derin bir soluk aldım.
"Cevabım hayır. Erkek arkadaşımı ben öldürmedim" Gözlerinin etrafında tuhaf bir şeyler olmaya başladı. Dalgalı bir göl yüzeyi gibiydi mavisi... Birden bire o maviyi bir arada tutan siyah dağıldı ve göz bebekleri şekil değiştirmeye başladı!
Çığlık atmalıydım! Evet ama buna fırsatım bile olmadı. Araba sarsıılarak durdu. Kollarımı kurtarmak için çırpındım. Black'in yanında çıtkırıldım duruyordum. Sert sesiyle "Sorduğum şey bu değildi" dedi. 
"Sorduğum şey neden Chris Forman'ı savunduğundu. Bildiğim kadarıyla o sana saldırmış. Sen de kendini kurtarmak için onu yaralamış ve evden ayrılmışsın. Yine o gece başka bir yerde cesedi bulunmuş" Bu kadar çok ayrıntıyı nereden biliyordu! 
O gece Chris bana, benimle paylaştığı sırlar yüzünden saldırmıştı. Beni öldürmesi gerektiğini bunun için üzgün olduğunu ama konseyin kararını çiğneyemeyeceğini söylemişti. Konsey kimdi bilmiyordum! Chris'in ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum ki ben! Süper güçleri olan bir Thor'muydu? Yoksa deli bir iş adamı olan İron Man'mıydı? Yoksa sadece kötü şansı olan ve bunu düzeltmek için hiç çaba harcamayan bir baş belası mıydı? Her neyse neydi. 
Şuan hepsinden daha önemli bir sorunum vardı. Mesela bir yırtıcının gözlerini andıran gözlere sahip bir adam gibi... "Cevap ver! Chris Forman o gece gerçekten öldü mü!" Korkuyordum. Çünkü onun ki kadar kusursuz yüzü olan bir erkeğe güvenmenin aptallık olduğunu bilmem gerekirdi. Bir kez daha aynı hataya düşmemem gerekirdi!

Üzerimdeki tişörtü çekiştirince çığlığı bastım. "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni!" Arka kapı açıldı ve Bonne'nin ince parmakları da abisine yardım etmeye başladı. 
Avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. Ne olacaktı ne yapacakları bana! Tişört neredeyse sökülerek üzerimden alındı. Atletimin açıkta bıraktığı tenim ürperdi. Göz yaşları içinde ellerimi savurdum ve Bonnie'nin göğsüne tüm gücümle vurdum. O geriye doğru tökezlerken Black'i itip arabadan dışarı fırladım. Tüm gücümle ileri attım kendimi. Koş dedim kendi kendime ve dönüp arkana hiç bakma!
"Yakala onu!"
Hayır!
Beni kimsenin yakalamasına izin vermeyecektim. Tanrım kimi kandırıyordum! Öldürülecektim! Hem de ölmemek için kaçtığım bir kasabada! Hem de o ..o tuhaf gözlü şey tarafından! Chris gibi dedim kendi kendime. Black de onlardan biri! Sadece farklı ambalajlara sarılmış, birbirinin aynı olan iki hediye almıştım. Hayatın bana yaptığı berbat bir eşek şakasıydı bu!
Bir şey bacağıma dolandı ve sendeledim. Şükürler olsun ki hemen dengemi bulmuştum. Saçlarım etrafımda uçuşuyorken uçsuz bucaksız bir ormanlık alanda olduğumuzu ve istersem saklanabileceğim konusunda kandırdım kendimi. Ağaçların içine daldım. Black arkamdan gülüyor ve şöyle diyordu.
"Gerçekten kaçacağına inanıyor musun Chöle? Ben istemediğim sürece benden kurtulamazsın" 
Ayağım yaşlı bir ağacın kalın kökleri arasına girdi ve kendimi kurtaramadım. Dizlerimin üzerine bir un çuvalı gibi yığıldım. Bileğim en ufak hareketimde bile bir bıçak kesiği gibi ağrıdı. Dişlerimi dudağıma geçirip telefonumu aradım. Yoktu! Koşarken düşürmüş olmalıydım!
"Elma dersem çık. Armut dersem çıkma"
Bu cümleyi melodik bir biçimde söylemeye başladı Black. O kadar çok tekrar etti ki yeter artık sus diye çığlık atmak istedim. Ama buna gerek kalmadı. Sadece bir kaç dakika sonra oradaydı! Benden bir metre ileride köklerin üzerine oturmuştu. Ve üzerinde tişörtü yoktu. 
Saçları dağılmış. Teninde bir  damla bile ter izi yoktu. Bense nefes nefeseydim. Bir balon gibi şişmişti diyaframım. Sanki ağzından çıkacak tek kelime beni havaya uçuracak benden geriye koca bir boşluk bırakacaktı. Korkutucu gözleri acıyla tuttuğum ayak bileğime, ardından göğüs kafesime kaydı. Kendimi koruma isteğiyle, savaş vermem gerekirdi ama bitmiştim. Vücudumdaki tüm enerji altımdaki toprağa akmıştı. 
"Ne oldu pes etmiş gibisin?" Ona hayal kırıklığıyla baktım.
"Bu..bu kadar kötü biri olabileceğini düşünmemiştim" dedim. "Bu kadar iki yüzlü olacağın aklımın ucundan bile geçmemişti!" Onu gördüğüm ilk gün ki oğlan ile şuan karşımda oturan adam arasında Arizona Çölü kadar büyük bir fark vardı. 
Sadece gülümsedi. Dolgun dudakları pişkince kuzeye doğru kıvrıldı. Ve gamzesi ortaya çıktı. "Belki de en baştan beri hata sendeydi Chöle. Belki de en baştan beri yanlış insanlara güveniyordun? Chris gibi" 
"Konunun Chris'le ne alakası var anlamıyorum!" dedim. "Neden onu sorup duruyorsun? Yoksa onu tanıyor muydun?"
Black gözlerini kapadı ve açtığında gözleri eski bebek mavisine kavuştu. Ayağa kalktı. Bana doğru geliyordu! Bacağımın acısından kapana kısılmış bir fare gibi hareketsiz kaldım. Tam önümdeydi şimdi. Eğildi ta ki benle aynı hizaya gelene dek. Şimdi karşımda oturuyordu. 
"Bunu görüyor musun?" dedi. Göğsündeki siyah izi işaret ediyordu. Bir doğum lekesi gibi duruyordu ve bana çok fena bir biçimde bir yerlerden tanıdık geliyordu. Kare gibi siyah bir beni andırsa da içimden bir ses daha fazlası olduğunu söyledi. 
"Evet"
"Göremiyor olsan da bunun bir kopyası sırtında bulunuyor" Başımı sertçe iki yana salladım. Ne kadar reddedersem edeyim doğruydu dediği.  O beni biliyordum. Vücudumda tek bir leke vardı. Omuzlarımın arasında, ensemden bir karış aşağıda...
"Bununla ne alakası var peki?" dedim korkumu ona belli etmemeye çalışarak. Kaşlarını çatıp gözlerimin içine baktı. Sanki söyleyeceği şeyi harfi harfine anlamamı ister gibiydi.
"Chris, benim olanı çalmıştı Chöle. Neyse ki şuan hak ettiği yerde" 
Derin bir nefes alıp aynen şöyle dedim: Biliyor musun? Belaya bulaşmanın çeşitli türleri var ve işin kötüsü bulaştığım belanın daha ne olduğunu bile bilmemem!


4 Aralık 2017 Pazartesi


KPOP NEDİR VE NE DEĞİLDİR?

KPOP: Açılımı Kore Pop anlamına gelmektedir. Güney Kore'de büyük bir piyasası bulunan, oldukça zorlu müzik piyasasıdır.
Asıl mesele videonun başlığında da anlaşıldığı üzere KPop. Özellikle BTS gibi asyalı bir grubun billboard ödüllerine katılmasından ve Mic drop adlı şarkılarını yayınlamalarından bu yana Amerika'da ciddi bir etki yarattı.
Kpop sektörü şu sıralar gündemde oldukça büyük bir yer kaplıyor. Özellikle BTS gibi asyalı bir grubun billboard ödüllerine katılmasından ve Mic drop adlı şarkılarını yayınlamalarından bu yana Amerika ciddi bir etki oluşturdular.  Kpopu Korecan, çocuk işi, Kore için deliren gençler olarak bilenler var. Şimdi ilk baştan söylemem gerekir ki ben ne Koreyi ne Kore'deki her müziği beğenen, delisi olan bir insan değilim. Sadece Kpop sektöründe ki zorlukları bildiğim için insanların deli zırvası, çin çan çon, bunların hepsi birbirine benziyor diyen ağbi ve ablalarımız için bilgilendirici bir yazı yazmak istedim.
Çocuk işçiliği sadece Afrika da falan olmuyor, yani son derece gelişmiş ülkelerde de maalesef ki Türkiye'mizde de oran oldukça yüksektir. Bence bir çok ülke de çocuk işçiliği farklı alanlarda farklı şekillerde mevcut ama kendini gizli tutabilecek sıfatları bulunuyor. Örneğin buna işçilik değil de hayallerinin peşinden koşmak, küçükken başlarsa büyüdüğünde en iyisi olur vb. gibi özendirici adlar takılmakta. Şimdi aman sende torna tesfiye de çalışan için yazmasın elin Kore'lisi için mi yazıyorsun diyenlerde olacaktır. Çocuk çocuktur arkadaş. İster Türk, ister Alman, İster Hintli olsun. Kendi ülkemin çocuğunun değerini elbet biliyorum ben, ama benim değil bizzat devletin bu değeri bilmesi gerekir. Güç kimdeyse o hakkıyla dağatmasını da bilmeli.
Güney Kore'den örnek verirsek son derece modern ve Amerikan vari olduklarını söyleyen bir ülke. Ama Kpop sektörü o kadar ama o kadar çetrefilli ki o koşullara o yaşta çocuklar dayanıyor ve devlet hiçte ses etmiyor. Belki de ediyordur sonuçta Korecem yok bilemiyorum haberlerini ama takip ettiğim kadarıyla Kpop kendi çarkı içinde dönüp gidiyor.
Neyse Kpop hakkında bilinmesi gereken bazı maddeler var. Bu maddeleri daha önce hiç duymamış olabilirsiniz de duyduğunuz da aman abartı diyebilirsiniz de. Başlıyorum.
1. Kpop stajyerlik üzerinden şarkıcı yetiştiriyor. Şarkıcı olmak isteyen gençler, müzik şirketlerine gidip yeteneklerini sergilemeliler ve beğenildikleri taktir de şirkete stajyer olarak alınıyorlar.
2. Stajyerin neredeyse 24 saati dopdolu geçmek zorunda. Gençler neredeyse günlerinin tamamlarını şirketin onlara vermiş olduğu eğitim planını tamamlamakla geçiriyorlar. Dans eğitimi, ses eğitimi, moda ve stil eğitimi...
3. Stajyerlerin bedenleri 0 beden ya da ona yakın olmalıdır. Fiziklerine çok dikkat etmeleri gerekir. Dış görünüş genellikle Asya ülkelerinde öncelik kazandırmaktadır. Ayrıca güzel yüzlü bir oğlan ya da kız stajyerlikte onlarca kişinin arasından sıyrılmakta önemli bir rol oynuyor.
4. Stajyerlik süreçlerinin yoğunluğundan dolayı çoğu stajyer okul eğitimini yarıda bırakıp tamammen şirket eğitimine odaklanıyor.
5. Stajyer olarak kabul edilmeniz bir şarkıcı olarak çıkış yapacağınız garantisi değildir. Yani stajyerlik süreleri 5 - 6 yıl gibi uzun zamanlara yayılabilir ama bu senelerin sonunda bile hala çıkış yaptırılmamış olabilirsiniz. Böyle durumlarda emeklerini çöpe atıp şirketten ayrılmak zorunda kalabiliyor stajyerler.
Yani lafın özü öyle çıtı pıtı kızlar, yakışıklı oğlanlardan daha fazlası var. Ekranda gördüklerimizin arkası korkunç derece de yorucu ve küçük balıkları kolayca yutan bir sistem var. Bak abartmıyorum sen ben oyun peşinde koşarken onları yaptığı tek şey çalışmak. Dans edebilmek için çalışmak, güzel bir ses için çalışmak, kültürlerinin izin verdiği sıfır beden için çalışmak.
Zorunlu estetik ameliyatlar mı dersiniz, ölesiye diyetler mi dersiniz, yorgunluktan kaynaklı hastalıklar mı dersiniz... Yok yok yani. Kısacası Kpop dediğimiz sektör öyle tüysüz oğlanlar, mini etekli kızlar, korecanlar falan değil. Ciddi anlamda emeğin ve bir o kadar da sömürgenin olduğu ağır bir müzik coğrafyası.
Tabiki işini layığıyla yapan, sanatçılarına sahip çıkan onları dış güzelliklerinden daha çok müzik alanındaki becerilerine odaklanan şirketlerde var. Ama tahmin edersiniz ki bir elin parmağını geçmiyorlar.
Düşünsenize 12 yaşındasınız. 12 yaşında ne yaptığını söyle bana? En fazla okula gidip geliyor belki bir spor kursuna devam ediyor en ekstrem olay olaraksa dil dersi falan alıyorsun diyelim.
Ama Kpop'a stajyer olan 12 yaşındaki bir çocuk hem söz yazıyor, hem besteliyor, hem enstruman çalıyor, hem dans ediyor, hem tam da yemesi gereken yaşlarda kilosuna dikkat ediyor! Yani koskoca bir yetişkinin kendini kısıtlamadığı kadar kısıtlıyor.
Benim kızgınlığın insanların aman şu çekiklerde de ne var sanki? Çin çon dilinden de anlamazsın ne diye dinliyorsun diyenlere.
Emek var. Bak benim hayatım boyu koyamayacağım büyük hedefleri var. Bu hedef uğruna çocuk olmaktan vazgeçiyorlar. Kimileri başarılı oluyor ama başarısız olanlarda sisteminin içinde yutulup gidiyor. Hayalleri olan bir çok çocuk var şu dünyada. Hepsi bir oraya bir buraya savruluyor kimisi  yetişkin olmayı kimisi ise çok kalmayı seçiyor. Kimisine ise büyümek zorunlu kılınıyor.
Hiç bir hayatın kolay olmadığının bende farkındayım. Ama sömürge çeşitleri değişmekte. Kimi zaman çırak, kimi zaman stajyer oluvermekte.
En korkuncu ise yetişkinlerin, gözlerinin önünde olup bitenleri normal görmesinde...


Follow @brandallfigure

gtag('config', 'UA-86742725-2'