KAÇAK - 1.Bölüm


KAÇAK


Salı, sabaha karşı 03:15;
Korku filmleri izlemezdim ben. Ya da ürkütücü hikayeler dinlemeyi sevmezdim. Hayat şu haliyle yeterince korkunçtu. Bizlerin müdahalesine pekte ihtiyacı olduğunu düşünmüyordum. Fakat psikiyatrımın korkularının üzerine gitmelisin diyip durmasından beri işler daha karmaşık bir hal almıştı. Çünkü ben korkularımın üzerine değil, korkularım benim üzerime gelmeye başladı. Olmasın dediğim her şey tek tek başıma geliyordu. Derin bir soluk alıp içimden 10'a kadar saydım. Belki de bunların hepsi bir kabustu?
"Kabus mu!" dedi derinden gelen ürkünç bir ses, sitem doluydu "Benim gibi birini gören hiç bir insan bu denli kaba konuşmamıştı" Neredeyse gülecektim. NEREDEYSE. Çünkü onun gibi gören hiç bir kimse konuşamazdı. Yapacakları ilk şey benim yaptığım gibi çığlık atmak olurdu!

1

Talmud, Bava Batra Bölümü
Daf 16’ya göre;
Şeytan, kötü dürtüler ve ölüm meleği, aynı şahsiyetlerdir.

06.05.2015 - 02:00 a.m.
Yarım saat öncesine kadar REM uykusuna dalmış, bilinçaltımın derinliklerinde yüzüyordum. Şimdiyse Pamuk Prenses kostümü giymiş bir kızın mutfağımda çıldırışını izlemekteydim. Uykulu halimden sıyrılmak için kahvemden koca bir yudum aldım ve elimdeki telefonu masaya koyup, onu dinlemeye devam ettim.
"Anlamıyorsun!" dedi Jessica ama bu yeni bir şey değildi onu dört yaşından beri pek anlamazdım.
Yarım saattir sürekli pencereleri ve kapıyı kolaçan ediyor, anlattığı şeyin mantıksızlığında mantık aramamı bekliyordu.  Elini karmakarışık olmuş saçlarından geçirirken ayağa fırladı.
"Gördüm diyorum. Göz bebekleri normal değildi ve elindeki hançerle beni kovaladı!" Bir Jessica'ya bir de üzerindeki kostüme baktım.
"Belki de masal gereği yapmıştır, Avcı gibi kalbini yerinden sökmek istemiştir. Ya da içkiyi fazla kaçırıp saçma sapan bir hayal görmüşsündür" diye bir kaç tahminde bulundum.

"Bir: Avcının gözleri yılanımsı ve sarı falan değil.
İki: Her şeyi doğru hatırladığımdan eminim." Sakinleşmek adına derin bir soluk alıp hızla devam etti.
Her şeyi sırasıyla anlatacağım. İlk başta gayet normal bir biçimde sohbet ediyorduk hatta flörtleştiğimizi bile söyleyebilirim.
İçerisi çok kalabalık olduğu için bahçeye çıkalım mı demişti kabul ettim. Sohbet ederek açık hava da yürüdük. Sonrasında avcı av muhabbeti açıldı ama sonra her ne olduysa.." derin bir nefes alıp parmaklarıyla alnını ovuşturdu ve devam etti. "..bir anda kendimi koşarken bulduğumu anımsıyorum. Gülüyordum ama neden güldüğümü anımsayamıyorum. Bah
çe bitip de ağaçlık alana yaklaştığımda, koşmaktan yorulduğumu ve artık durması gerektiğini söyledim. Ama bil bakalım cevabı ne oldu? Bıçağı bana doğru salladı. Eğer gelişmiş reflekslerim olmasaydı karşında kopuk bir kolla oturuyor olurdum"
Alaycı bir tavır takınmamaya çalıştım. Ama bu sözler Jess gibi uçarı bir kızdan bile duymayı beklemeyeceğim fantastiklikteydi. Jess ya baya kafayı bulmuştu ya da onu kovalayan çocuk, kostümlü baloyu fazla ciddiye almıştı.
Kısa bir anlığına yüzümü süzdü ve nefesini bırakırken "Bana inanmıyorsun" dedi. "Ben olsam..bende kendime inanmazdım. Ama şuna bir bak" Omzunu örten karpuz kollu kostümü geri ittiğinde, şaşkınlık içinde ayağa fırladım. Bir karış uzunluğunda ince bir kesik şimdiden kabuk bağlamıştı. Oğlanın gerçek bir kesici aletle baloya geldiği yetmezmiş gibi bir de ona mı saldırmıştı?
Tam ağzımı açacağım esnada "Bana bir şey söyledi" dedi.
Gözlerimi gözlerine diktim. Jessica'yı on üç senedir tanırdım. Ve benim tanıdığım kız bir köpek sürüsü tarafından kovalandığımızda bile böyle bakmamıştı. Korkusunun elle tutulur bir seviyede olduğunu hissettim. Şerifin kızı korkuyordu. Bu bir ilkti ve kesinlikle hayra alamet değildi.
"Ne dedi Jess?"
"Bunun" yarasını işaret etti. "arkadaşım için küçük bir hediye olduğunu ve saat 3'ü bulduğunda onun için hazır olman gerektiğini söyledi" Neydi bu şimdi? Pamuk Prens bitmişti de Sindirella'nın çakma bir versiyonunu mu çekmeyi planlıyordu bu manyak?
Gözlerim ister istemez duvarda asılı duran ve sabahın ikisini on geçmekte olan saate kaymıştı. Cidden saatimi hesaplıyordum? Başımı iki yana salladım.
"Oğlanın yüzünü hatırlıyorsun değil mi? Babana bu durumdan bahsetmeliyiz.."
"Hayır! Olmaz. Partiye gittiğimi bilmiyor. Şuan devriyede" Harika dedim kendi kendime. İyi halt yedin. Korkudan iyice büyüyen göz bebeklerine bakıp derin bir soluk aldım.
"Bak, bence ne söylediğinin bir önemi yok. Çocuk belli ki manyağın tekiymiş"
"Peki ya gönderdiği mesaj?"
"Bir:" dedim işaret parmağımı havaya kaldırarak. "Her kızın en az bir tane yakın arkadaşı vardır. İki: Alkol almış her insan yaşadığı şeyi abartır. Belli ki seni korkutmak için öylesine söylediği bir şeydi ve sen gereğinden fazla korktun"
Jessica gözlerini kaçırıp sandalyeye oturmadan önce "Bilemiyorum..." dedi. "İçkiyi daha önce de kaçırmıştım ama kimse beni kovalamamıştı. Ayrıca gözleri hiçte lens gibi durmuyordu."
Fakat sonra duraksayıp tuhaf bir biçimde masanın çiziklerle dolu yüzeyine bakmaya başladı. Gözlerindeki durgunluğun hoşuma gitmediğini söyleyecektim ki benden önce davranıp konuştu.
"Ama gerçekten bir zarar vermek isteseydi neden küçük bir kesikle yetinirdi ki? Sanırım o da benim gibi içkiyi fazla kaçırdı" Gerçeklerin farkına bir anda varmasına şaşırsam da onu onayladım. Ela gözlerindeki endişe biraz olsun silindi, teni yeniden canlandı.
İki yirmiye gelen yelkovana bakıp "Artık gitsem iyi olur" dedi. "Babam eve gelmeden, üzerimi değiştirip uyuyor numarası yapmalıyım"
"Bir gün yakalanacaksın"
"O bir gün geldiğinde, söz veriyorum nasihatlerini dinleyeceğim" Başımı iki yana sallayıp, onu kapıya kadar geçirdim.
Jessica'nın aracının uzaklaşmasını izlerken korkunç bir boşluk hissi vardı içimde. Cehennem çukuru kadar derin ve korkutucuydu. Birinin saldırmasını, karanlıktan birinin üzerime atılmasını bekliyordum. Her an kötü bir şey olacakmış gibi diken üstündeydi iç güdülerim.
Evime, boş verandaya ve en sonunda yolun karşısındaki büyük ormanlık alana baktım. Tek başınaydım. Kimse ormanın gölgeleri içinden üzerime atılmayacaktı. Kollarım ve sırtım buz kesmiş, kalbim nedensiz yere gümbürdeyerek kanı son sürat damarlarıma pompalamaya başlamıştı. Elim göğsüme gitti.
Annem öldüğünden bu yana, sık sık panik atak geçirirdim. Şuan ki telaşım, mide ağrım, baş zonklamam başka bir panik atağı çağırır gibiydi. Sanırım Jessica'nın bahsettiği oğlandan, o an fark etmesem de ürkmüştüm. Hangi manyak gecenin bir yarısı böyle saçma sapan tehditler savururdu ki? En iyisi eve girip kafamı ait olduğu yere, yastığıma koymaktı.
Gözlerimi eve çevirdim ve neye uğradığımı şaşırdım. Ev yolun karşısındaydı. Bense yolun diğer ucunda, ormanlık olan tarafındaydım. Nasıl olur da, yürüdüğünü fark etmezdi insan? Ama soruma bir açıklama bulacak fırsatım olmadı. Çünkü kafamı ormana çevirmemle bir baykuşun körlemesine uçuşuna maruz kalmam bir oldu. Başımın bir kaç santim ötesinden rüzgar gibi esip geçti ve bu, uğursuz bir senfoninin başlangıç notası oldu!
Belgesellerde yırtıcının saldırısından hemen önceki uyarı çığlıklarına benziyordu. Kuşlar her tonda şakıyıp, çeşit çeşit dillerde konuşmaya başladı. Biliyor musun? dedi içimden yükselen bir ses. İşte mantıksız diye ben buna derim... Ormandan yükselen yoğun ses dalgalarından sakınmam mümkün değildi.
Baykuşların boğuk homurtuları,
Kargaların çığlıkları,
Serçelerin çağrıları,
Ve daha onlarcası...
Ruhuma ulaşan karanlık bir hisle izlenildiğime dair uyarıldım. Göz bebeklerim çaprazımda, ormanın girişinde duran bir gölgeye takılınca benim için tüm sesler bir bıçakla kesilir gibi kesildi. Bütün duyu organlarım, gördüğüm şeye odaklandı . Eğer ileri derece miyop değilsem ki -değildim- orada bir şey vardı.
Hafifçe öne eğilmiş ve saldırı pozisyonunu almış, vahşi bir şey. Bir hayvana benziyordu. Ama bilinçaltım, onun bir hayvan olduğu fikrine bir an bile inanmadı. Çünkü bir hayvan sizle, aynı vücut yapısına sahip olmazdı. İki ayağı üzerinde dik durabilen yegane canlı, insan türüydü.
Gölge hareket etti ve baştan aşağı titredim.
Ağzımın içindeki safra tadı yoğunlaştığında, onun bana doğru atıldığını gördüm. Uzun boylu gölge, yaslanmış olduğu ağacın geniş gövdesinden bir ok gibi fırladı. Hareket yanı başında patlayan bir silah etkisi yapmıştı.

Çığlık ses tellerimi yararak çıktı ve ben daha akıl edememişken, adalelerim eve doğru hareketlendi. İki yüz kilometre hızla giden bir trendim. Bir el omzuma değdi hızla silkindim ve tren rayından fırlayıp parçalarına ayrıldı. Koş! dedim kendi kendime. Sakın arkana bakma!
Verandanın basamağına ilk adımımı attığımda berbat bir çarpma sesi duydum. Sanki gerçekten bir tren varmış da tüm süratiyle bir duvara çarpmıştı. Verandayı uçarak geçip kapıyı açtım ve kendimi bir gülle gibi içeri fırlattım. Kapıyı olabilecek en hızlı şekilde kitledim. Duramazdım. Soluk soluğa koridordan geçip mutfağa koştum. Sanırım  telefonumu buraya bir yere bırakmıştım. Pencerelerden sakınmaya çalışırken mutfak masasına, tezgaha ve yere baktım ama burada değildi. Diğer yandan kulağım sürekli dışarıdaydı. Herhangi bir ses gelirse duyabilmek adına tüm duyularımla odaklanmıştım.
Titreyen diz kapakları, ağlamaya hazır gözler, diken diken olmuş tüylerden ibarettim. "Sakin ol" dedim kendi kendime. Belki de odadan hiç getirmemişimdir. Aceleyle üst kata odama çıktım. İşte! Çalışma masamdaki şarj aletine takılı duruyordu. Odamın penceresinden hızla dışarıya göz attım. Etrafta gezinen birisi yoktu. Mutlak bir sessizlik içinde nefes alıp veren tek canlı bendim.
Titreyen parmaklarla polisin numarasını tuşladım ama arama düğmesine basamamıştım. Çünkü gördüğüm şeyin gerçekliğinden şüpheleniyordum. Özellikle geçen ay sırf gördüğümü düşündüğüm ama aslında olmayan şeyler yüzünden 3 kez eve polis çağırmamdan sonra daha temkinli olmam normaldi sanırım. Psikiyatrın verdiği ilaçları kullanmayı bıraktığımdan beri işler benim için kötüleşmişti ve bu gece Jess'in söyledikleri tekrar halüsinasyon görmek için bana yeterince detay vermişti. Tekrar baktım perdelerin ardından. Ormanlık alanda kimse yoktu. KAHRETSİN! Kimse beni kovalamamıştı! Kimse beni yakalamayacaktı!
"Ona kadar saymanı istiyorum" diyen doktorumun sesi, kulaklarımda yankılandı. Bunu endişeli olduğum anlarda sakinleşmem için söylerdi. Ama bırakın 10'u 1000'e kadar saysam da bu endişeden kurtulamazdım ben!
Parmaklarımı saçlarıma geçirip diplerine masaj yapmaya çalıştım. Oysa bir yanım onları çekip koparmak istiyordu. On yedi seneyi kapsayan tuhaf şeylerim vardı. Arada sırada son derece gerçekçi kabuslardan uyanır, bazen sesler duyar, gördüğümü iddia etsem de gerçekte olmayan şeyleri gösterirdim. Tıpkı az önce olduğu gibi...
Çocukken, geceleri hep bir şeyin adımı fısıldadığını söylerdim babama. Ama babam bana gülüp, sadece rüzgar uğultusu derdi. Haklıydı da! Dikkat kesildiğimde duyduğum şeyin, rüzgarın uğursuz nefes alışları olduğunu anlamıştım. Şimdi ise hiç bir ses o kadar masum gelmiyordu kulağıma.
"Duş" diye mırıldandım. En iyisi sıcak suyun altına girip derim büzüş büzüş olana kadar beklemekti. Mavi düz tişörtümü başımdan çekip çıkardım. Siyah eşofman altımı indirirken düşmemek için yatağın kenarına çöktüm.
Ensemdeki tüyler diken diken oldu. Bir şeyin beni gözetlediğinden şüphelenen o berbat iç güdüyle boş odaya bakındım. Kapalı ışıklara rağmen her şey olağan görünüyordu.
Gerçekçi olmak gerekirse, yalnızsın Carinna. Hiç kimse sana bakmıyor. Doktorun her şeyden emin sesi tekrar beynimdeydi ve onu daha fazla duymak istemiyordum.
Aceleyle banyoya girdim.

1.Bölüm Sonu :)

Fantastik gerilim ve birazda dram içeren bir hikaye bu. Hikaye demek biraz basitleştirmem anlamına geliyor çünkü, aslında okuduğunuz bölüm kendi kitabımdan. 
Peki siz beğendiğiniz mi? Devamı gelsin mi? Yorumlarınızı bekliyorum. 
Bana Instagram:@brandallfigure, Youtube: allittlebit'den monologlar, Facebook: Kpoop Gif gibi kanallardan ulaşabilirsiniz.