e book online oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
e book online oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2017 Salı

Dudaklarını dudaklarımın üzerinden yavaşça çekti ve "Eğer sessiz olmazsan bunun devamı gelir" dedi. HAH! Tam ağzımı açıp gözümü yumacaktım ki telefonum çalmaya başladı! Hem de Black'ten! Düşürdüğüm sandığım telefonu o almıştı!
"Araba da düşürmüşsün" Acaba neden düşürdüm! Beni kovalamasaydı, arabada falan düşürmem söz konusu bile olamazdı. Çünkü ben telefonunu bir mücevher gibi taşıyan tiplerdendim. Çünkü onu çok sık kullanmasam da başım beladayken hep ondan yardım görmüştüm.
"Çabuk onu bana ver" dedim. Ama o bunun yerine yürümeye başladı!
"Sana telefonumu ver dedim!" O telefonu açmalıydım! Birilerine ulaşmalı ve başımın belada olduğunu, çok geç olmadan bildirmeliydim! 
"Ellerim dolu görmüyor musun?"
"Ben alırım nerede?" Dudakları kıvrıldı ve başıyla arkayı işaret etti. Arka cep. Kalçasına uzandım ve parmaklarımı cebinden içeri soktum. Attığı adımlar parmaklarımın ucunu karıncalandırırken telefonu aldım. Ekranda Miranda'yı görünce derin bir soluk aldım. Cevapla tuşuna basar basmaz onun öfkeli çığlığı kulağımı doldurdu.
"Nerdesin sen nerede!"
"Ben..."
"Sen ne! Tanrı aşkına Chöle oraya gideli bir kaç gün oldu ama sen şimdiden beni satıyorsun! Asıl mesele bu bile değil! Senin etrafta dolanmak yerine evde oturup ders çalışman gerek. İnsanlar seni ne kadar az görürlerse tanınman da o kadar uzun sürer!" Maalesef o iş öyle yürümüyordu.
"Miranda sanırım kendimi yanlış eve hapsettim" dedim. 
"Bu da ne demek şimdi?"

"Boşver şimdi onu. Senden babama bir şey söylemeni istiyorum" dedim. Bonnie arka kapıyı açtı ve Black beni koltuklara yavaşça yerleştirirken uzaklaşmasını bekledim. Ama kapıdan çıkmak yerine başını iki yana sallayarak "Ben olsam aklındakini yapmazdım" dedi. Ama yapacaktım. Çünkü içimden bir ses bu tek ve son fırsatın diyordu.
"De ki ona: Chöle'ün başı bela.." telefonun ahizesi elimden fırladığı gibi arabanın tavanına çarptı. Parçaları etrafımıza savrulurken korkuyla çığlık attım. İşte Chris'te bunu yapıyordu! Nasıl olur da ona benzemediğini iddia ediyordu!
"Sakın uyarmadığımı söyleme!" dedi kendini beğenmiş bir tavırla.
"Uyarmak mı? Sen ona uyarmak mı diyorsun! He..heyy! Ne yaptığını sanıyorsun sen!" Sağlam bileğimi yakaladığı gibi beni çekti ve sırt üstü deri koltukta sürülerek ona doğru uçtum. Ve sadece bir saniye sonra yüzü hemen yüzümün üzerindeydi.
"Bu sana son uyarım olacak Chöle. Eğer bir daha çığlık atar, birilerini arar ya da kaçmaya çalışırsan o telefonun başına gelenlerden daha kötü şeyler gelir başına"
Eli sıkıca çenemi tutuyordu şimdi. Gözlerinin içine daha dikkatli bakarsam ona boğun eğermişim gibi davranıyordu. "Bir cevap alamadım" dedi, öfkeyle kızarmış yüzümü süzerken.
"Tamam" dedim. "Dediğin gibi olsun" 
Bonnie dikiz aynasından ikimize bakıp söylendi. "Yeterince geç kaldık Black" Aynadan göz göze geldiğimde ona olan öfkemin tekrar kızıştığını hissettim. Ağabeyi hakkında soru sorduğumda nasıl da beni aptal yerine koymuştu. 
"Senin için endişelenmiştim!" ikisinin gözleri bana döndü. Hayır dedim hayır gene sesli düşünmüş olamam! 
"Affedersin" dedi. Sanki affetmek çok kolaymış gibi... Araç hareket etti. Geldiğimiz kadar hızlıydık. Arkamızdan kovalayan biri olmadığı halde biz ölümü kovalıyorduk sanırım! Sanki yeterince ölüm tehlikesi atlatmamışım gibi! Aracın kasaba yoluna girmesini bekliyordum onun yerine şehirler arası otobana girdi. 
"Nereye götürüyorsunuz beni!" Black benden tarafa uzanınca irkildim. Eli omzumu sıyırdı ve mavi bir kumaşı çekip aldı. Tişörtünü üzerine geçirirken "Neden biraz susmayı denemiyorsun?" demişti. Sadece düşünerek beni havaya uçurmasından korkmasan ona yapacağımı biliyordum ben!
"Miranda beni aramayacak mı sanıyorsun? Bana ulaşamayınca babama gidecek. Olay büyüyecek Black! Anlıyor musun? Bundan paçanı kurtaramazsın!" Beni umursamadan ön koltuklara dayadı avuçlarını ve kendini öne itti. Ve sanki Bonnie'yle sessizce anlaşmışlar gibiydiler. Black sürücü koltuğuna geçti hem de aksiyon filmlerindeki gibi! Yüreğim ağzımda "Nereye gidiyoruz!" dedim. Sesim o kadar perişandı ki Bonnie bana acıyan gözlerle omzunun üzerinden bakıyordu. Sonra sessizce "Konsey" dedi. 
"Ne? Neden? Ne yaptım ben size?"
"Korkman gerekmiyor Chöle" Kızın sesinde bir şeyler rahatlamamı engelliyordu. Doğru söylemediğini düşündürüyordu ki Black sert bir sesle "Şimdilik" dedi. Ona boğazıma bir bıçak gibi saplanan korkuyla bakakaldım. Ama o bununla eğlenmeyi tercih etti.
"Çok ilginç" dedi Black. Benim gördüğüm tek ilginç şey oydu oysa ki! "Seni öptüğümde kızarıyorsun, az önce beyazlamıştın..ımm şimdi de morarıyorsun. Lanetli bir yetenek bu Chöle. Hissettiğin her şeyi yüzünde görebiliyorum" 
"Aman ne güzel" dedim. Omuzlarını silkip yola devam etti. Ve sorularıma tek bir cevap bulamadan geçen bir saatlik bir yolculuk başladı! Taki bozkırdan geriye bir şey kalmayana dek devam etti! Sararıp kurumuş, sonbaharın sillesini yemiş otlara bakıyordum ki araç sarsılarak durdu.
"Geldik" dedi Bonnie. İşte o an kalbim bir balon gibi patlayabilirdi. "Black" dedim. "Lütfen..ben sana hiç bir şey yapmadım! Lütfen beni evime götür" Benden tarafa bakmadı bile. Arabadan indi ve yürüdü.
Bonnie kapımın önüne gelip açtı. O sıra Black sararmış otlarda yürümeye devam ediyordu. Ve ona bakarken bozkırın ortasına neden bir salıncağın kurulu olduğunu merak ettim.
"Yürüyebilecek durumda mısın? Seni kucağıma alabilirim" diyen Bonnie'yi tersleyerek "Ben yürürüm" dedim ve aksayarak indim arabadan.
"Kim buraya bir salıncak diker ki?" dedim şaşkınlığımı saklayamayarak. Black salıncağın yanından geçip gitti ve iki katlı tahtadan bir ev var olarak orada beliriverdi. Şimdi verandasını tırmanıyordu. Kapı kendiliğinde açıldı. Ve bacağımdaki acıyı hafifleten bir el -Bonnienin eli- bana destek oldu.
"Hadi ama düşmanca davranman sana hiç bir şey kazandırmaz"

"Ben mi düşmanca davranıyorum! Şunu görüyor musun" evi işaret ediyordum. "orada bir ev belirdi ve ben hala çığlık atarak buradan kaçmadım. İnan bana sizi anlamak için ne kadar çaba harcadığımı tahmin bile edemezsin!" O an eski Bonnie'yi görür gibi oldum. Pişmanlıkla yüzü buruştu. "Özür dilerim" dedi. "Sana yalan söyledim, gerçekleri sana alıştıra alıştıra söyleyecektik ama her şey bir anda gelişti"
"Gevezelik etmeyi kes Bonnie ve onu buraya getir" 
"Emrin olur Öküz!"  dedim öfkeyle. Emir vermesine tahammül bile edemiyordum!
Önümdeki merdivenler yok oldu. Şimdi tam karşımda bir mermer kadar sert olan bir göğüs kafesi duruyordu. Dudakları düz bir çizgi halinde "Bu iki oldu" dedi Black. "Üçüncü de başına neler gelir tahmin bile edemezsin" Ardından beni kucağına aldığı gibi eve soktu. 
"Biliyor musun? Umurumda değil! Senin için bu kadar önemliysem bana zarar veremezsin"
Oldukça büyük bir salona girdik. Beni kahve tonlarındaki üçlü kanepeye bırakıp "Sana vereceğim cezalar şiddet içerikli olmayacaktır bundan emin olabilirsin" dedi. Ve dudaklarına bakarken ne içerikli olacağını görür gibiydim. Kendimi tutamayarak "Adi pisliğin tekisin" dedim.
"Üç etti" dedi çok mu çok sakin bir sesle. Ardından da "Dışarı çık Bonnie" dedi. Aferinnn bana!
"Ama Abi"
"Sana çık dedim" Bir itiraz gelmedi.. Onun gittiğini biliyordum. Koskoca salonda daha ne olduğunu bilmediğim ama kesinlikle doğal olmadığını bildiğim biriyle yalnız başımaydım!
"Evet Chöle" dedi istifini hiç bozmadan. "Sıra cezanı çekmende!" 
Ben boş boğaz bedevinin tekiydim! Ve kahretsin ki o salak kutup ayısı tam karşımda duruyordu!

8 Aralık 2017 Cuma


9. Bölüm - "Benim Yöntemim"

Black: "İşler çok daha farklı  bir yol alacak. Öncelikle artık tek kalmaman gerekiyor" Ne?
"Anlamadım? Neden bahsediyorsun sen? Keçileri falan mı kaçırdın? Tamam bir muhabir görmüş olabilir ama oradan kaçtık ve burada annemin soy adını kullanıyorum. Henderson'lara dair bir iz yok"
Black gözlerini devirip "Bu sadece muhabirle ilgili değil Chöle" dedi. Peki neyle alakalıydı?
"Sen benimdin. Ve bir daha elimden kaçmana izin vermeyeceğim" İki yüz kilometre hızla giden bir tır hayal edin. Ve o tırın şimdi bana çarptığını. Toz duman altında kalmış bir zihinle baktım ona.
"Ciddi misin sen?" Konuşmasına gerek yoktu. Gözleri onu yerine cevap veriyordu. 
"Bana bak" dedim. Gittikçe artan bir öfkeyle. "Ben sana benzeyen bir pislikten kaçmak için buraya geldim! Neden bahsettiğini bilmiyorum ve öğrenmekte şu kadarcık umurumda değil. Ayrıca ben sen dahil hiç kimsenin tapulu malı da değilim!" Black kaşlarını çatıp dudaklarını büktü.
"Öyle mi?" dedi. "Beni Chris'e mi benzetiyorsun? Onunla aynı şey olduğumu mu düşünüyorsun!" Ve ilk kez onda şalterlerin attığını gördüm. O kadar hızlı hareket etti ki ne yaptığını anladığımda yere doğru bakıyordum. Hemde onun sırtının üzerinden!
"Çabuk indir beni!"
"Benle nasıl konuşman gerektiğini öğrenene kadar olmaz" Yürümeye başladı! 
"Sen istediğin gibi konuşuyorsun değil mi?" Bir cevap vermedi. "İndir beni yoksa avazım çıktığı kadar bağırırım"
"Bağır" dedi. "Burada seni kimse duymaz" Ah!!! Öfkeyle sırtına vurdum. Acıyan şey kesinlikle benim bileklerimdi! Bacaklarımı sıkıca tutuyordu ve bileğimde hala o keskin acı vardı. Ormanlık alanda koştuğum yolu gerisin geri dönmeye başladık. O arabaya geri dönecektik! Ödümün bir balon gibi patladığı yere...
"Bana..bir şey mi yapacaksın?" 
"Ne gibi?" Ne bileyim ben onu! Sen söylemelisin! 
"Chris'i tanıman? Senin olmam hakkında söylediğin zırvalıklar? Anlayamıyorum ve bu" dedim. "Beni ürkütüyor" 

Soluğunu verdi. "Sırtındaki o işaret benim ruh ikizim olduğunu gösteriyor ve benden başkasıyla beraber olmana izin veremeyeceğim anlamına geliyor" O an bir şeyi fark ettim. O kadar ki kanım dondu.
"Chris benim sevgilimdi" dedim ve yemin ederim ki beni daha sert bir biçimde tutmaya başladı. "Ve dediğine göre senin olan şeyi çalmıştı. Bunu bile bile..." 
"Chris seni kullandı Chöle. Sandığın gibi sana aşık bir adam değildi. Konseyde en güçlü olanın ben olduğumu biliyordu" İşte gene konsey burnumun dibindeydi.
"Beni konsey yüzünden öldüreceğini söylemişti" dedim. Birden bire durdu. Beni dikkatli bir biçimde indirdi. Ama ayağımın üzerine bastığım gibi ciyakladım ve koluna tutunmak zorunda kaldım. 
"Adi" dedi ve neye uğradığımı şaşırdım. Fakat hemen sonra Chris'e bir dizi ağza alınmayacak küfür savurunca şaşkınlığım kızarlıklığın içinde kayboldu.
"Onu öldürmeliydim" diye noktaladı. Ve şok üzerine şok yaşadım!
"Chris ölmedi mi?" 
"Henüz değil. Konsey kolay kolay ölüm kararı çıkarmaz."
Daha fazla kendimi tutamayarak "Bu konseyde neyin nesi?" dedim.  Sanki Alaca karanlık kuşağında bir film izliyordum! Artık şaşıracak pek bir şeyim kalmamıştı.
"Her şeyi zamanla öğreneceksin Chöle"
"Hayır" dedim. "Şimdi öğreneceğim. Ve ikimizde kendi yolumuza gideceğiz! Hiç kapımı çalmamış olacaksın ve ben o daireden bir an önce taşınacağım" Bana bakışı canımı acıttı. Çünkü beni duymuyor gibiydi. Sanki hiç konuşmamışım gibi.
"Chris seni benden almaya çalıştı eğer seninle birleşirse ben konseyden atılırdım. Ne kadar güçlü olduğumun bir önemi kalmazdı çünkü eğer soyumun devamını getirecek bir kadın yoksa bende yok sayılırım" Kesinlikle benim bildiğim bir dilde konuşmuyordu.
"Bu söylediğin şeyler.." gözlerini kırpıştırdı ve gene o farklı göz bebekleri benimle beraberdi. İrkilerek geriye doğru sendeledim ve bileğimin acısıyla yutkundum. Gözlerini yüzümde gezdirerek "O kadar mı korkunç gözüküyorum?" dedi.
"Bak.." konuşmakta çoğu zaman zorluk yaşayan biriydim. Ama şuan hepsinden farklıydı. Dİliimi yutmuştum! "sen normal değilsin. Normal olmayan şeyler için dayanıklı bir tip değilimdir. Aklımı kaçırmamak için New York'tan kaçtım. Şimdiyse hepsini boşa yapmış olduğumu görüyorum Black! Chris'le derdin her neyse benim canımı yaktı. Ailemi arkadaşlarımı okulumu geride bıraktım! Şimdi ne idüğü belirsiz biri yüzünden" kaşları gittikçe çatılıyordu ve sesim bu yüzden gittikçe kısıldı. "bu sefer kendimi heba etmek istemiyorum. Benden uzak dur, senden tek istediğim bu" 
"Henüz ne olduğumu bile bilmiyorsun. Bu yaptığına ön yargı derler"

"Senin yaptığına da zorbalık! Beni bildiğin kovaladın, ödümü patlattın ve az önce bir dağ adamı gibi beni sırtında taşıdın. İnan bana ne olduğunu biliyorum. Öküzün tekisin!" Gülümsedi. Pardon ama espri falan yapmıyordum! İltifat mı sanmıştı?
"Chöle eğer benimle gelirsen sana neler olduğunu en baştan anlatırım"
"Burada anlat" dedim.
Çünkü onunla bir yere gitme, baş başa kalma fikri beni korkunçtu. Ne olduğunu bilmiyordum. Chris'in bana kendi hakkında söylediği en belirgin şey "Diğer insanlar gibi değilim Chöle. Telepatik güçlerim var. Beynine komutlar verebilir, canlı cansız her şeyi hareket ettirebilirim. Ama bunu kimseye söylememelisin. Yoksa beni öldürürler" 'di. 
"Black!" Bu Bonnie'nin sesiydi. Deli gibi kaçtığım siyah jipin sürücü koltuğundan bize bağırıyordu.
"Artık gitmemiz gerek"
"Neden? Neler oluyor?" dedim. Çünkü içimden bir ses kötü bir şeyler olacak diyordu!
"Çok fazla soru soruyorsun! Sana nazik davrandıkça sabrımı sınıyorsun. O yüzden" dedi "bunu benim yöntemimle yapacağız" 
"Ne yönt.." Beni kolları arasına aldı ve biraz sonra kucağındaydım. Ona vurmaya çalıştım ama bunu umursamıyordu bile. Suratını suratıma yanaştırdı. Sanki ona bağırıp çağırmam için bana bir fırsat veriyordu. Bende bu fırsatı değerlendirdim.
"Bunu sana ödeteceğim" dedim nefret dolu bir sesle.
"Ben olsam bu kadar emin olmazdım" dedi. Ve beni öptü!


6 Aralık 2017 Çarşamba

8.Bölüm "Farklı Ambalaj"

"Onun adı Chöle Henderson değil, Nina Grace"
Black günlük  güneşlik bir havada bastıran bir yağmur gibi belirdi yanıma ve bir an sonra el eleydik. Beni arkasında çekiştirerek yürüyen Black'ın sırtına bakıyordum. Az önce o beni mi kurtarmıştı? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Black beni biliyordu. Kim olduğumu nereden ve niçin geldiğimi!
Tam ona ne yaptığını soracaktım ki başını çevirip bana baktı. Ve hayatımın hiç bir anında bu kadar mavi olan bir şey görmedim ben. Gözleri bir çift su damlasıydı. Ağzından çıkanlar zehir gibi olsada...
"Seni hatırladığımı biliyordum. Sen o kızsın. Şu erkek arkadaşının cinayetiyle suçlanan kız" Sert bir soluk çektim içime. O cümleyi en azından 1 aydır duymamıştım. Şimdi yüzüme şak diye söyleyince sudan çıkmış balık gibi kalakalmıştım.
"Heyy bir dakika bekleyin! Bayan Henderson..kamerayı hazırla hemen!" muhabirin sözleri yüreğimi ağzıma getirdi. Çünkü beyaz bir sayfa açtığınızda bu kadar çabuk kirlenmemesi gerekirdi!
"Acele edelim" dedi. Koşmaya başladı mecburan ona ayak uydurdum. Black'le beraber çimleri rüzgar gibi geçtik ve otoparka girdiğimiz gibi bir araba üzerimize kırdı. Çığlık attım. Çünkü kaçacak zamanımız yoktu. Araç ikimizide çarpacaktı. 
Sert bir fren sesi işittim ve sonrasındaki sessizliği bozan cümle şu oldu: "Hadi Chöle bin şuna!" Zar zor duran aracın açık pencerinden bana bakıyordu Bonnie. Vay canına! o ne ara buraya gelmiş ne ara bir arabaya binmişti? Cevaplar için durmadım ve arabaya atladım. Black hemen yanıma oturdu. Yana doğru kaydım. Araç silahtan çıkan bir kurşun gibi fırladı. 
Bunlar kesinlikle kardeş dedim kendi kendime. Bu ikisinden başka kimse bu şekilde kullanamazdı bir arabayı! Başımı çevirip arkaya baktığımda muhabiri, yayın aracına koşarken gördüm.
"Lanet olsun! Bizi mi takip edecek o!"
"Bence o kadına gelene kadar lanet etmen gereken daha çok şey var" dedi Black. "Örneğin; nasıl bu kadar aptal olabildin?" 
"Neden bahsediy..."
"New York'ta çok gözde bir davanın sanığıydın Chöle. Ben ki televizyonlarla pek haşır neşir olmayan biriyim, ben bile tanıdım seni. Hangi akla hizmet buraya geldin. Kasabasının küçük olmasına güvendim deme. Çünkü internetin olduğu hiç bir yere küçük demezdim ben" 
Avucumu alnıma sertçe vurdum! Ben dünyanın en aptal insanıydım! Araç bir U çizdi ve okuldan hızla uzaklaşmaya başladık. Bir süre sonra Black arkaya kısa bir bakış attı. Bende onu taklit ettim. Görünürde bir yayın aracı yoktu. Aslına bakarsanız görünürde hiç bir şey yoktu! 
"Nereye gidiyoruz biz?" dedim. Black bana döndü. Gözleri ilk kez bu kadar donuk bakıyordu ve bu ister istemez gerilmeme neden oldu.
"Neden öyle bakıyorsun" dedim. Üzerime geldi. Aracın diğer ucuna uçarcasına kaçtım. Elleri bileklerimi yakaladı. "Bırak beni hemen!" Bırakmak yerine beni öyle sert bir biçimde çekti ki ayak parmaklarıma kadar titredim. 
Masmavi gözleri bir burun mesafesi uzağımdayken "Gerçekte neler oldu Chöle?" dedi. Herkesin merak ettiği şeydi bu. Muhabiri peşimden koşturan şey...
"Eğer sorduğun bir katil olup olmadığımsa.." derin bir soluk aldım.
"Cevabım hayır. Erkek arkadaşımı ben öldürmedim" Gözlerinin etrafında tuhaf bir şeyler olmaya başladı. Dalgalı bir göl yüzeyi gibiydi mavisi... Birden bire o maviyi bir arada tutan siyah dağıldı ve göz bebekleri şekil değiştirmeye başladı!
Çığlık atmalıydım! Evet ama buna fırsatım bile olmadı. Araba sarsıılarak durdu. Kollarımı kurtarmak için çırpındım. Black'in yanında çıtkırıldım duruyordum. Sert sesiyle "Sorduğum şey bu değildi" dedi. 
"Sorduğum şey neden Chris Forman'ı savunduğundu. Bildiğim kadarıyla o sana saldırmış. Sen de kendini kurtarmak için onu yaralamış ve evden ayrılmışsın. Yine o gece başka bir yerde cesedi bulunmuş" Bu kadar çok ayrıntıyı nereden biliyordu! 
O gece Chris bana, benimle paylaştığı sırlar yüzünden saldırmıştı. Beni öldürmesi gerektiğini bunun için üzgün olduğunu ama konseyin kararını çiğneyemeyeceğini söylemişti. Konsey kimdi bilmiyordum! Chris'in ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum ki ben! Süper güçleri olan bir Thor'muydu? Yoksa deli bir iş adamı olan İron Man'mıydı? Yoksa sadece kötü şansı olan ve bunu düzeltmek için hiç çaba harcamayan bir baş belası mıydı? Her neyse neydi. 
Şuan hepsinden daha önemli bir sorunum vardı. Mesela bir yırtıcının gözlerini andıran gözlere sahip bir adam gibi... "Cevap ver! Chris Forman o gece gerçekten öldü mü!" Korkuyordum. Çünkü onun ki kadar kusursuz yüzü olan bir erkeğe güvenmenin aptallık olduğunu bilmem gerekirdi. Bir kez daha aynı hataya düşmemem gerekirdi!

Üzerimdeki tişörtü çekiştirince çığlığı bastım. "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni!" Arka kapı açıldı ve Bonne'nin ince parmakları da abisine yardım etmeye başladı. 
Avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. Ne olacaktı ne yapacakları bana! Tişört neredeyse sökülerek üzerimden alındı. Atletimin açıkta bıraktığı tenim ürperdi. Göz yaşları içinde ellerimi savurdum ve Bonnie'nin göğsüne tüm gücümle vurdum. O geriye doğru tökezlerken Black'i itip arabadan dışarı fırladım. Tüm gücümle ileri attım kendimi. Koş dedim kendi kendime ve dönüp arkana hiç bakma!
"Yakala onu!"
Hayır!
Beni kimsenin yakalamasına izin vermeyecektim. Tanrım kimi kandırıyordum! Öldürülecektim! Hem de ölmemek için kaçtığım bir kasabada! Hem de o ..o tuhaf gözlü şey tarafından! Chris gibi dedim kendi kendime. Black de onlardan biri! Sadece farklı ambalajlara sarılmış, birbirinin aynı olan iki hediye almıştım. Hayatın bana yaptığı berbat bir eşek şakasıydı bu!
Bir şey bacağıma dolandı ve sendeledim. Şükürler olsun ki hemen dengemi bulmuştum. Saçlarım etrafımda uçuşuyorken uçsuz bucaksız bir ormanlık alanda olduğumuzu ve istersem saklanabileceğim konusunda kandırdım kendimi. Ağaçların içine daldım. Black arkamdan gülüyor ve şöyle diyordu.
"Gerçekten kaçacağına inanıyor musun Chöle? Ben istemediğim sürece benden kurtulamazsın" 
Ayağım yaşlı bir ağacın kalın kökleri arasına girdi ve kendimi kurtaramadım. Dizlerimin üzerine bir un çuvalı gibi yığıldım. Bileğim en ufak hareketimde bile bir bıçak kesiği gibi ağrıdı. Dişlerimi dudağıma geçirip telefonumu aradım. Yoktu! Koşarken düşürmüş olmalıydım!
"Elma dersem çık. Armut dersem çıkma"
Bu cümleyi melodik bir biçimde söylemeye başladı Black. O kadar çok tekrar etti ki yeter artık sus diye çığlık atmak istedim. Ama buna gerek kalmadı. Sadece bir kaç dakika sonra oradaydı! Benden bir metre ileride köklerin üzerine oturmuştu. Ve üzerinde tişörtü yoktu. 
Saçları dağılmış. Teninde bir  damla bile ter izi yoktu. Bense nefes nefeseydim. Bir balon gibi şişmişti diyaframım. Sanki ağzından çıkacak tek kelime beni havaya uçuracak benden geriye koca bir boşluk bırakacaktı. Korkutucu gözleri acıyla tuttuğum ayak bileğime, ardından göğüs kafesime kaydı. Kendimi koruma isteğiyle, savaş vermem gerekirdi ama bitmiştim. Vücudumdaki tüm enerji altımdaki toprağa akmıştı. 
"Ne oldu pes etmiş gibisin?" Ona hayal kırıklığıyla baktım.
"Bu..bu kadar kötü biri olabileceğini düşünmemiştim" dedim. "Bu kadar iki yüzlü olacağın aklımın ucundan bile geçmemişti!" Onu gördüğüm ilk gün ki oğlan ile şuan karşımda oturan adam arasında Arizona Çölü kadar büyük bir fark vardı. 
Sadece gülümsedi. Dolgun dudakları pişkince kuzeye doğru kıvrıldı. Ve gamzesi ortaya çıktı. "Belki de en baştan beri hata sendeydi Chöle. Belki de en baştan beri yanlış insanlara güveniyordun? Chris gibi" 
"Konunun Chris'le ne alakası var anlamıyorum!" dedim. "Neden onu sorup duruyorsun? Yoksa onu tanıyor muydun?"
Black gözlerini kapadı ve açtığında gözleri eski bebek mavisine kavuştu. Ayağa kalktı. Bana doğru geliyordu! Bacağımın acısından kapana kısılmış bir fare gibi hareketsiz kaldım. Tam önümdeydi şimdi. Eğildi ta ki benle aynı hizaya gelene dek. Şimdi karşımda oturuyordu. 
"Bunu görüyor musun?" dedi. Göğsündeki siyah izi işaret ediyordu. Bir doğum lekesi gibi duruyordu ve bana çok fena bir biçimde bir yerlerden tanıdık geliyordu. Kare gibi siyah bir beni andırsa da içimden bir ses daha fazlası olduğunu söyledi. 
"Evet"
"Göremiyor olsan da bunun bir kopyası sırtında bulunuyor" Başımı sertçe iki yana salladım. Ne kadar reddedersem edeyim doğruydu dediği.  O beni biliyordum. Vücudumda tek bir leke vardı. Omuzlarımın arasında, ensemden bir karış aşağıda...
"Bununla ne alakası var peki?" dedim korkumu ona belli etmemeye çalışarak. Kaşlarını çatıp gözlerimin içine baktı. Sanki söyleyeceği şeyi harfi harfine anlamamı ister gibiydi.
"Chris, benim olanı çalmıştı Chöle. Neyse ki şuan hak ettiği yerde" 
Derin bir nefes alıp aynen şöyle dedim: Biliyor musun? Belaya bulaşmanın çeşitli türleri var ve işin kötüsü bulaştığım belanın daha ne olduğunu bile bilmemem!


15 Kasım 2017 Çarşamba

7. Bölüm -"Black Garccia"

"Günaydın" dedi birisi. Ders kitabından kafamı kaldırdım. Bonnie utangaç bir yüzle yanımdaki boş sıraya geçti. 
"Sana da günaydın" Gözlerini kaçırıp kitap ve defterini masaya çıkardı. Bir an sırf bana bakmamak için tüm çantasını masasına dökeceğini sandım. Tanrıya şükür ki öyle bir şey yapmadı.
"Dün gece öyle saçma davrandığım için affedersin" Şu mesele...
"Neden öyle davrandığını sorsam" dedim. Dişlerini alt dudağına geçirdi. Onunla yetinmeyip tarih kitabının sayfalarını parçalarına ayıracak bir kuvvetle çevirmeye başladı.
"Bu konu hakkında pek konuşmuyorum..." tekrar bir şeyler sormamı engellemek için "özel bir mesele" dedi ve son noktayı koydu. Eski sevgilisi falan mıydı? Ah..o yüzden mi ondan bahsettiğimde kızarıp duruyordu? Şuan üzerndeki pembe tişörtle aynı tondaydı. 
"Eee Chöle!" Benden üç metre ileride pusuya yatmış Kristen'dı, konuşan. 
"Ne eesi?" dedim. 
"Dün..nasıldı?"
Gözlerinin içine kısa bir an baktım. Aklıma Black hakkındaki uyarısı geldi. Eminim  onun hakkında benden daha çok şey biliyordu. Ayağa kalktım, yanına gidecektim ki Tarih hocası gözlüğünü düzelterek içeri girdi. Bende münasip noktamın üzerine tekrar kurulmak zorunda kaldım. Profesör sınıfa şöyle bir baktı. Sanki kurbanlık koyunduk, oda usta bir kasaptı.
"Günaydın arkadaşlar" elindeki kartivizt boyunda kağıtlar vardı.Beyaz gömleği ve siyah pantolonu klasik bir öğretmen tarzıydı. Sanırım en fazla elli yaşındaydı. Ön sıraya yanaşıp elindeki kağıtları en baştaki kıza verdi. "Bu kağıtlarda ödev eşleriniz yazıyor. Herkes kendi grubunu bulsun. İşlenecek bir ton konu ve yapacak bir dünya işiniz var" 
Öylece bakakaldık. Tüm sınıfın gözleri yüzüne far tutulmuş bir tavşan gibi pörtlemişti. Daha sonbahar bile sonbaharlığını yapmıyor, ağustosu yaşıyorduk! Hepsini geçtim daha ikinci gündeydik! Ne ödevi? Ne grubu? Sanki bunlar unutulmuş bir dilden geliyordu. Düşünün o kadar yabancıydık. Başımı çevirince Bonnie'yle göz göze geldim.
"Eh.." dedi.  "en azından eş seçme derdinden kurtulduk" Başımı bir kukla gibi salladım.
"Sence bu dersten geçme ihtimalimiz nedir?" Başını iki yana sallayıp bana kötümser bir bakış attı.
"Üst sınıflardan duyduğuma göre ince eleyip sık dokuyan bir ihtiyarla karşı karşıyaymışız. Gerisini sen düşün!" Ah ne güzel...
Kağıtlar arka sıralara ulaşırken profesör adını bile duymadığım bir yazardan başlamıştı bile. Bu dersten ciddi ciddi kalabileceğimi düşündüm. Çünkü ben sınıfın şu orta halli olan öğrencilerindendim. Geçme notunun biraz üstünü aldığımda, benden iyisi olmazdı. 
Bonnie kağıtlar arasında kendi ismini buldu. Bir naziklik yapıp benimkini de bulduğunda kağıdı bana uzatması gerekmez miydi? Bunun yerine boş boş kağıda bakıyordu.
"Ne oldu?" dedim. "Neye bu kadar şaşırdın? Yoksa Kristen'la mı eşleşmişim?" Kağıdı bana verdi. Keşke vermeseydi. Keşke o lanet ismi görmeseydim!
"Black Garcia. Şaka mı bu? Lütfen kağıtları değiştirdim de Bonnie!" Ama adım nal gibi Black'in adının yanında duruyordu. Kocaman siyah harflerle yazılmıştı. Görmemek için aşırı miyop olmam gerekirdi!
"Herkes sussun artık!" Profesörün Azrail'i olabilirdim. Hemde bunu zevkle yapardım. 
"Biraz daha öyle bakmaya devam edersen, adamı küle çevireceksin" Sesin sahibi hemen arkamdaki sıradaydı. Bonnie kafasını kitaplarının içine gömdü. Hey bir dakika! O ne ara benden iki sıra öteye kaymıştı!
Ona bakmak yerine, kağıdı parçalarına ayırdım ve görebileceği bir biçimde sıraya koydum. Eğer biraz beyni varsa bunun bir işaret olduğunu anlayabilirdi. Savaş bayrağını çekmiştim ben. Bu da sıktığım ilk kurşundu. 
"Fazla iddialısın Chöle" dedi. Parmağı tam ensemin üzerindeydi.
"İnan benim nazikliğiminde bir sınırı vardır. Ve sen beni gördüğünden beri o sınırı aşıp duruyorsun" Be..ben mi? Tamam buraya kadardı. Arkamı döndüm.
Aramızda bir karış vardı. "Peki ya sen..sen özel alan nedir bilir misin? Örneğin birine dokunmak ya da öpmek o alanın neresindedir bir fikrin var mı?"
Kalbim deli gibi atıyordu. Çünkü üzerinde gözleri kadar açık mavi bir tişört vardı. Ve saçları alnına dökülüyordu. Gölgede kalan gözleri kaliteli bir mücevherden halliyceydi. İçimden bir ses onun bir yere kadar haklı olduğunu söyledi. Sırf Chris'e benzediği için ona kötü davranıyorsun dedi. O sese ne mi yaptım? İnanın bilmek istemezsiniz!
"Sadece arkadaş olmaya çalışıyordum" 
"Sorun şu ki ben senle arkadaş olmak istemiyorum" Öne doğru eğildi.
"Yoksa daha fazlası mı olmak istiyorsun?" 
"Siz!" Profesörün sesiyle gerçek dünyaya döndük. Daha doğrusu döndüm. Çünkü Black'ın adamı taktığı falan yoktu! 
"..sınıfımdan çıkın" 
"Ama efendim.." adam bana öyle bir baktı ki, cehennemin dibine kadar gidip geldim. Eşyalarımı topladım ve sınıfın kapısını, kocaman bir yere batmışlıkla buldum. Black hemen yanımdaydı. Kapıdan geçerken "Hepsi senin hatan" dedim.
Kapı arkamızdan kapandığında "Sen hala konuşuyor musun?" dedi. "Eğer çeneni daha az kullansaydın, ineklik yapmaya devam edebilirdin" Ne!

"İnek mi? Sensin be o!" 
"Kaç yaşındasın sen Chöle? Beş falan mı? Hadi bir de ayağını yere vur da görelim" Kafayı yiyecektim. Şimdide çocukluk eden ben mi olmuştum!
"Gerçekten inanılmazsın" 
"Bunu anlamana sevindim arkaşım" Arkadaşlar kadar başına taş düşsün! Uyuz.
Gözlerimi devirip ana sınıfı düzeyindeki atışmadan geri çekildim ve yürümeye başladım. Hızlı adımlar atıyordum atmasına ama hala onun ayakkabılarının tık tıklarını duyuyordum. Dayanamayıp döndüm ve "Neden peşimden geliyorsun?" dedim. Kaşları ilk önce şaşkınlıkla kalktı sonra dalga geçercesine kıvrıldı.
"Yavaş ol Chöle." dedi. "Sen peşinden koşacağım tarzda bir kız değilsin. Ama madem merak ettin söyleyeyim. Burası bir koridor ve tek çıkış kapısı şurada."
Eliyle gittiğim istikametin sonunu gösteriyordu. Ben o sıra yerin dibine doğru yol alıyordum. "Umarım beni anlamışsındır" dedi ve gitti. Bense arkasından bakakaldım. Bir şey demeliydim! Son sözü söylemesine müsaade edemezdim. Ama olmadı. Çünkü bir güzel ağzımın payını vermişti! Ve o an aklımdan geçen şu oldu:
Tam 3 bin fitten aşağı düştüm. Hem de  k******* üstüne!

3 Kasım 2017 Cuma

3.Bölüm "İlk Gün"

Şu hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisi, köpekleri tekmeleyen insan müsveddeleriydi. Bir diğeriyse ilk günlerdi! Ve ben okulun ilk gününde geç kalmayı başaran ahmaktım!
Şimdi okulun koridorunda tıpkı Flash gibi koşturmakla meşguldüm. Sosyoloji sınıfı iki üst kattaydı. Tanrıya şükür ki dersliğin yerini önceden öğrenmiştim. Ayaklarımı popoma vura vura sınıfa girdim ve işte zafer benimdi! Fakat zaferim kursağıma takılıp kaldı. Çünkü yeni sınıfımda nefret ettiğim şeyler arasına başka bir kategori daha eklendi: Meraklı ama çok meraklı kızlar.
"Gerçekten New York'tan mı geldin?" dedi bir kız. Hemen onun arkasında oturan bir başkası bakışlarıyla beni kınıyordu. Sanki dünyanın en ayıp şeyini yapan bendim.
"Evet" 
"Ciddi olamazsın ben oradaki bir okula gitmek için varımı yoğumu ortaya koydum ve sen oradaki her şeyi elinin tersiyle itip Lost River'a mı geldin?" Tanrı aşkına ne zaman bitecekti bu sohbet. Eğer biraz daha aynı cümlenin farklı versiyonlarını duyarsam yangın var diye bağıracaktım!
"Bunda bu kadar şaşılacak bir şey göremiyorum ben" dedi birisi. Kimdi o kim? Ona sarılabilirdim! 
"Selam. Ben Bonnie" Kız benden bir sıra aşağıda oturuyordu. "Selam" diye karşılık verdim ama diğer kızlar sohbetimizi başlamadan noktalandırarak "Konuşana da bak" dediler. Bonnie yukarıda boş boş konuşmakta olan kızlardan bakışlarını kaçırıp tekrar önüne döndü. 
İşte az önce de kitabına gömüldüğü için onu fark edememiştim. Sarı saçları masaya yığılmış, uyuyor gibi kitabının üzerine kapanmıştı. "New York'u hep merak etmişimdir bir kaç kez gittim ama çok kısa süreliydi" 
"Hı hı" demekle yetindim. Lütfen biri daha New York demesin. Ama dediler. Dersin yarısını, hem uykusuzluk hem de açlığın verdiği bir mide ağrısıyla baş sallayarak geçirdim. Neresindendim? Ailem nasıldı? Neden geldim? Soruları usta bir silahşör gibi savuşturduğum için kendimle gurur bile duyamadım.
Çünkü ben New York'u sevmiyordum. Nokta. Oranın havasını da insanını da geride bırakmak için buradaydım. Orası kasvetliydi ve oranın kasveti Lost River'ıda kaplıyordu! Profesör dersi bitirdiğinde neredeyse sevinç çığlıkları atacaktım. Ama dereyi görmeden paçalarımı sıvamıştım! Yanımda duran kahverengi saçlı ve bol çilli olan kız kolumu tutup "Beraber yemek yiyelim. Ne dersin?" dedi. Sınıftan koşar adım çıkmak üzereydim, acaba elini ittirmek çok mu kabaca bir davranış olurdu?
"Sonra da okulun hoş geldin partisi için alışverişe gideriz" dedi bir başka kız. Gözleri çipil çipil bir siyahtı. Bazı insanların iyi olmadığını hissederdiniz. Şuan tüm altıncı hislerimin derimi karıncalandırıyordu. Onlara bir kez inanmamıştım ve ardından burnum beladan kurtulmamıştı. O yüzden yüzüme yapmacık bir gülücük kondurdum ve duruma uygun bir yalan uydurmak için kızlara döndüm.
Çipil gözlü kız, gözlerime daha dikkatli baktı ve kaşlarını çattı. "Sanki seni başka bir yerde görmüş gibiyim. Böyle bakınca yüzün acayip tanıdık geldi" Boğazım tıkandı. 
"Biriyle karıştırıyor olmalısın" dedim. Ama başını hızla sallayıp "Bir gördüğüm yüzü bir daha unutmam ben" dediğinde iyi halt yersin demek istesem de gülümsemeye çalışıp "Benim lavaboya gitmem gerek" dedim.
Adını unuttuğum çilli kız "İyi fikir. Bende makyajımı tazeleyecektim" deyiverdi. Lanet olsun! Kendimi deliğe sıkışmış bir fare gibi hissettim. Koridorun sonuna doğru giderken onu gördüğümü sandım..yan komşumu! İlk önce ne yaptığımı bilemeyecek kadar gerilmiştim ki sonrasında kızların yanından sıyrılıp ona doğru ilerledim.
"Nereye Chöle?" 
"Bir arkadaşımı gördüm. Siz gidin. Ben gelirim" dedim tek derdim onları lavaboya yollamaktı. Ardından yanlarına gidemeyecektim. Çünkü güya arkadaşıma söz verdiğim bir plan vardı ve bu benim aklımdan çıkmıştı. Ama tüm bunların olabilmesi için oğlanın beni görmemesi ve benim iki tarafa da yakalanmadan planımı icra etmem gerekiyordu. Olmadı. 
Komşum dönüp, onu izlediğimi anlamış gibi bana baktı. Ona doğru yürüdüğüm için kaşları şaşkınlıkla kalktı ve hemen ardından kendini beğenmiş bir biçimde gülümsedi. Eğer dün gece önünde ağlamamış olsaydım bu karşılaşma çok farklı olabilirdi! Ama denize düşmüştüm ve etraftaki yılanlardan, en az zehirli olan o gibi duruyordu.
"Tamam bizi bekletme tatlım!" Tatlım... Sırtımdaki kaslar gerim gerim gerildi. Bağırsaklarım düğüm düğüm oldu. Oğlan birden bire yüzümde kocaman bir ergenlik sivilcesi çıkmış gibi bakmaya başladı.
Ardından ben onu çift çift gördüm. Biri sağda biri soldaydı. İkizi falan mı vardı? Başım berbat bir dönme eşliğinde aşağı doğru düşmeye başladı. "Chöle?" mermer zemin çok rahat sayılmazdı ama soğuktu ve terleyen tenime çok iyi gelmişti. 
Ve ben ilk günümü bok etmeyi becermiştim! Hem de on üzerinde dokuzluk bir başarıyla. 
"Neyi var?" 
"Bilmiyorum bana doğru geliyordu ve birden bire bayıldı"
Evet. Ona doğru gidiyordum. Yaklaşık yarım saat süren bayılma maceramdan sonra kendimi okulun kliniğinde bulmuştum. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Doktor tam tepemde dikiliyor, camlardan içeri giren güneşi kesiyordu.
"Nasıl hissediyorsun?" dedi. Ağzımdaki bakır tadını yok sayarak "İyiyim" diye mırıldandım. 
"Peki, kaç saattir midene bir şey sokmuyorsun?" Güzel soruydu. Sanırım iki gün falan olmuştu. Dün zaten hiç bir şey yiyememiştim ve duvar saati şu sıralar üç bucağa doğru yol alıyordu. Ama ben ne bir kahvaltı ne de bir öğle yemeği yiyecek fırsatı bulabilmiştim.
Suratımdan neler düşündüğümü görmüşçesine "Anlıyorum" dedi. Daha yirmilerin ortasında gözüküyordu doktor. Kafası, odada göremediğim bir yerde duran komşuma döndü.
"Sadece aç kalmış. Doğru düzgün bir yemek yediğinden emin ol. Kendine gelecektir."  
"Teşekkürler Theo" Vay sanırım bay sapık, doktorla arkadaştı. Ayakkabısı fayansa vurdu ve iki tıktan sonra doktorun az önce dikildiği yerdeydi. 
"İlk yemek randevumuz oldukça tuhaf oldu ha?" 
"İlk öpücüğümüz gibi mi?" dedim. 
İşin en  ilginç yanı kendimi gülerken bulmamdı. Çünkü oda gülümsüyordu ve gülümsemesi karşılıksız bırakılacak türden değildi. Ama birden bire yatağa elini dayayıp yüzünü yüzüme yaklaştırınca, dudaklarımdaki gülücük donup kaldı. Eğer beni bir kez daha öpmeye kalkışırsa bu kez tokadı basacaktım. Fakat bunun yerine konuştu o kadar ki öpmüş olmasını tercih ederdim!
"Seni nereden tanıyorum ben Chöle? Daha önce karşılaşmış olamayız..değil mi?" Derin bir soluk aldım ve aynen şöyle düşündüm: Bu okulda sadece iki insanın gözünün içine dikkatle baktın Chöle ve her ikiside seni tanıdı. Bu ne demek biliyor musun?
Çuvalladın Chöle. Hem de öyle böyle değil!

7 Eylül 2016 Çarşamba



2.Bölüm

    "İlk önce sola, sonra sağa ve tekrar soluna bakmadan sakın karşıdan karşıya geçme Defne" demişti babam. Sırf bu yüzden trafik kurallarına karşı ayrı bir hassasiyetim vardı. Başımı sallayarak "Tamam baba" demiştim. Hala 'Aferin benim kızıma' dediğini duyar gibiydim. 
Ama kaldırımdan indiğinde Baba demek istemiştim. İlk önce soluna ardından sağına bak. Bak ki elime bırakmak zorunda kalma.
Elim avucunun içinden kayıp giderken, beni kaldırıma doğru itmişti ve bir kaç saniye sonra bana bir ömür kadar uzak gelen bir mesafede duruyordu. Birden bire uyku bastırmış gibi yolun ortasına bırakıvermişti kendisini. 
Etrafında beliren kırmızı gölete o zaman anlam verememiş, sadece koşmuştum. Hissettiğim tek şey korkuydu. Ya bir daha uyanmazsa diye korkuyordum. Ya bir daha karşıdan karşıya tek başıma geçmek zorunda kalırsam? Ya eve yalnız dönersem diye korkuyordum. Anneme ne derdim?
İnsanların ah'lamalarını işte ilk kez orada duydum ben. Babama ulaşmamı engelleyen eller vardı. Herkes bana yok bir şey, baban iyi diyordu. Ama kimse bana o gitti demedi. O gitti ve gelmeyecek demedi. Kimse baban öldüğünde öksüz kalacaksın ve hayat sana vurabildiği en sıkı yumruğu vuracak demedi. Oysa benim bileklerim incecikti. Karşılık bile veremeden çekip gitti o araba
Babamı da peşine takıp götürmüştü. Omuzlarının altına sığındığım şemsiyemi ezip geçmişti. O günden sonra ki her gece rüyalarıma geliyor gibiydi. Her gece hayatta mıyım diye kontrol ediyordu sanki beni. Orada kal sağlam kal diyordu. Tıpkı annem gibi... Onu o asfaltta bırakmıştım, annemi ise bir pencere kenarı almıştı benden. Dişlerim birbirine çarpınca kendime gelir gibi oldum.
Ne kadar süredir buradayım bilmiyordum. Hızlı hızlı soluyor ve titriyordum. Üşüyor olmama rağmen alnımın üzerinde minik ter damlacıkları vardı. Birde o acı... Karnımın sol tarafındaki bıçak yarası gün geçtikçe daha beter yanıyordu. 
Kümesten bozma bir barakaya kapatılmış, bir köşesinde der top olmuştum. Acıdan kıpırdayamıyordum bile. Ne gelen vardı ne de giden. Hani beni patrona götüreceklerdi? Belki de gitmiştik belki de ben o esnada bıçak darbesinden dolayı baygındım. 
Yağmur damlalarının ahenksiz bir biçimde çatıyı döverken başka bir ses duydum. "Çok fazla dayanmaz" dedi bir erkek. Bulanık bakışlarımı sesin geldiği yöne çevirdim.
"Ne kadar dayanacağının bir önemi yok. Yeni geleni de yanına koymamız gerekiyor" Yeni gelen? Kapı gıcırtı eşliğinde açıldı ve bir şey yere düştü. Bir un çuvalı gibi yerde ki tozu havaya kaldırdı ve öksürürken karnıma bir kez daha bıçaklar saplanır gibi oldu. 
Yüzü yere dönüktü. Boylu boyunca yatıyor belli belirsiz soluk alıp veriyordu. Adamın siyah kapüşonundan gözüken dalgalı siyah saçlarına o kadar uzun süre bakakaldım ki kendine geldiği anı hissettim. Yavaşça başını kaldırıp yere, ardından bana baktı. Gözleri tuhaf, griye çalan bir maviydi. Ve sandığımdan çok daha genç, en fazla yirmilerinin ortasında duruyordu.
Dudağının kenarındaki yarıktan hafifçe kan sızmıştı. Fakat gülümseyince görünmez oldu. "Bir daha birini göreceğimi sanmıyordum" dedi bana. Fakat yüzümde her ne görmüşse gülümsemesi yok oldu. 
"Bok gibi görünüyorsun" dedi. Kesinlikle bok gibi hissediyordum da. Titreyerek "Sağ ol" dedim. 
Ardından yutkunmakta zorluk çekerek gözlerimi tavana diktim. Yüzüme bir gölge düştü. Kısık gözlerim o bana yaklaştıkça yüzündeki kusursuz hatları keşfetmeye başladı. Köşeli bir çene, her an gülümsemeye hazır dudaklar ve parıldayan göz bebekleri. Burası için o kadar uygunsuzdu ki...
"Buda ne böyle?" ellerimin üzerindeki elleri o kadar sıcacıktı ki irkildim. Ama sonra dokunmasını istedim. Çünkü ısınmak istiyordum. 
"Başını ne tür bir belaya soktun sen?" Derin derin soluyarak "Ya sen?" dedim. Belki birisiyle konuşursam acıyı daha az hissederdim.
"Onlar için değerli bir şeyi çaldım diyelim" Harika dedim kendi kendime. Bir hırsızla beraber ölecektim. 
"Hey" dedi birisi. 
"Uyanma vakti" ve kapı duvara çarparak açıldı. Oğlan o kadar hızlı bir biçimde az önce yattığı yere uzandı ki takip edemedim. Yatmadan önce "Gözlerini kapa" demişti. Onu tanımasam da bu tür durumlarda benden daha tecrübeli olduğunu düşündüm. Gözlerim yumuluyken yere çarpan ayakkabılar yaklaştıkça yaklaştı.
"Sana diyorum" omzumu dürtüyordu. "Öldü mü bu?"
Başka birisi "Nefes alıyor mu kontrol et" dedi. "Patrona cesedini götürürsek bizi de kızın gittiği yere gönderir"
Bir el ağzıma dayandığında birinin küfür ettiğini duydum. Bir şey o kadar sert bir biçimde yere çarptı ki gözlerimi açamadan edemedim. Oğlan ayaktaydı. Kafasındaki kapüşon düşmüştü ve gölgedeki gözleri artık meydandaydı. 
Yırtıcı bir hayvanın zarafetiyle beni dürten adamında ayağına vurmuş ve o yere düşerken diğerinin elindeki silahı yukarı doğrulmuştu. Silah gümledi ve kulaklarımda berbat bir çınlama bıraktı. 
Ardından silahı o kadar hızlı bir biçimde çevirdi ki adamın kafasının havaya uçtuğunu görmemek için gözlerimi kapatamadım bile! Mide bulantısıyla öğürdüm. Ama diğer adama ateş edeceği anı görmemek için kapadım gözlerimi.
"Söyle" dedi. "Patron nerede?" 
"Se..sen" dedi adam. "Seni piç kurusu!" Ama silah sesi hakaretlerini büyük bir ünlemle sonlandırdı. Ter top olduğum yerde silahın bu kez benim alnıma dayanmasını bekledim. Ellerimi kendimi korumak istercesine karnıma kapamış bekliyordum.
"Hadi" dedi oğlan. "Sen nalları dikmeden önce gitsek iyi olacak" Gözlerimi açıp da onu hemen önümde görünce korkuyla geri kaçtım. "Uzak dur benden" 
"Sakın bana onları neden öldürdün diye nutuk çekme. O silahı süs olsun diye mi taşıyordu sanıyorsun?" Ardından bir şey dememi beklemeden beni kucağına aldı. Acıyla "Patron" dedim. "O beni görmek istiyor.."
"Bu mümkün değil" dedi.
"Çünkü şu dakikadan sonra benim malım sayılırsın"

Follow @brandallfigure

gtag('config', 'UA-86742725-2'