ebook online etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ebook online etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2017 Salı


5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


21 Ekim 2017 Cumartesi

Fantastik Kitapları Sever misiniz?

Ben fantastik konularda okumayı da yazmayı da çok seviyorum. Hikayeler gerçek dışı olunca kendinizi bu dünyadan soyutlayabiliyorsunuz. Liseden bu yana yazıyorum. Ama yazarken beni en mutlu ettiren tür hep bilim kurgu ve fantastik karışımı hikayeler oldu. Fantastik filmleri ve kitapları çook seviyorrum. Ama lisedeyken okumayı pek sevmezdim. Yani hadi kızım bir kitap oku diyorsa annem bunu yapmak benim için eziyetten farksız oluyordu. Nasıl kitap kurdu haline dönüştüğümü de bir başka yazımda anlatacağım sizlere. Her neyse asıl konumuz yazı yazmak, hikaye kurgulamak ve bunu devam ettirebilmek adına. İlk yazılarımı lisede yazdıktan sonra durmadan yola devam edip üniversitede kitap yazmaya başladım. 
Aklımda ki kitabı yazarken Wattpad'de bir hikaye yayınlamaya karar verdim. Ben iyi ve güzel ilerleyen bir kurgusu vardı ama Wattpad ortamı beni orada yazmaktan soğuttu. Yazarken kendimi kötü hissediyordum. Saçma sapan hikayeler, milyonlarca okunmuştu, Wattpad'de yeteri kadar bilinçli okuyucu yoktu sanırım. 
Ayrıca duymuşsunuzdur belki Wattpad yazarlar sayesinde iyi paralar kazanırken yazarlar Wattpad'den hiç kazanamıyor. Ancak işte yayın evi gel basalım kitabını derse ki o da iyi satılırsa kazanabiliyorlar. Wattpad konusunda da baya dolmuşum ben bu konu hakkında kesin bir yazı yazacağım anlaşıldı! Neyse orada ki hikayenin yarısındayken yazmama kararı aldım yani final falan yazamadım. Elimde değildi. Öylece kaldı hikayem. Ben de şuan blog yazmaktan memnun olduğum için hikayemi oradan kaldırıp burada yayınlayacağım ve yazmaya devam edeceğim! 

(Kapak tasarımı bana aittir)

Hikayemin Adı: Siyah Kanatlar
Türü: Fantastik Gerilim, Aksiyon
Bölüm: 1

New York'taki yaşamımı bırakıp Portland'a yerleşmek yeterince zordu. En azından yeni taşındığım dairenin rahat olmasını ummuştum. Aslında ev rahattı. Sorun evimin yan tarafındaki zorbadaydı! İki gün önce üniversite işlemleri için buraya gelmiş, evime eşyalarımı yerleştirmiş ve ailemi tekrar New York'a yolcu etmiş ben, kapının önündeki oğlandan bir türlü kurtulamıyordum!
"Senin sorunun ne? Neden kapımdan gitmiyorsun?"
"Belki de her iyi komşu gibi sana yardımcı olmak istiyorumdur" Gözleri masmaviydi. O kadar ki bana geçmişimi hatırlatıyordu. Aslına bakarsanız oğlanın yaptığı bir terbiyesizlik yoktu. Sorun bendeydi ve onu daha fazla görmek sinirlerimi bir halat gibi geriyordu.
"Çok teşekkürler ama biraz dinlenmem gerek. Yarın okul başlayacak ve ben tüm günü uyuyarak geçirmek istiyorum" Köşeli çenesini sıvazlarken gülümsedi. "Daha iyi bir şeyler yapabiliriz" dedi ve birden bire kapıdan içeri girdi!
Neye uğradığını şaşırmış bir balık gibi ağzımı açıp açıp kapadım. En sonunda sesimi bulduğumda ise bir karga gibi gaklamıştım.

"Seni eve davet eden mi oldu!"
"Ne kadar da nazik bir ev sahibesisin böyle?" Ona nazikliğin ne demek olduğunu gösterecektim! Yeni komşum işte o zaman benimle uğraşmaması gerektiğini anlayacaktı.
"Neden gidip uğraşabileceğin başka birilerini bulmuyorsun?"
"Elimin altındaki değerlendirmeyi severim" Harika dedim kendi kendime. Mavi gözlerinin içine öfkeyle bakarken dış kapıyı suratına çarpmak istiyordum. Ama bedeninin yarısını evimin içine sokmayı başarmıştı. Ve kapıyı ona çarpsam bile yerinden kıpırdatamayacağım kadar iri cüsseliydi.
Uzun boyu yüzünden başımı geri atıp "Pekala tam olarak istediğin şey nedir?" dedim. Gülümsedi. Lanet olsun! Bu kadar sinir bozucu birisi nasıl oluyor da böyle güzel gülebiliyordu? Yavaşça başını eğip beni şaşırttı.
Aramızda sadece bir nefeslik mesafe varken "Sen" dedi. İlk önce ne dediğini anlayamadım. Ardından beynime yavaş yavaş ulaşan oksijenle gözlerim kocaman oldu. "Se..sen beni ne sanıyorsun be!" Üzerine atılmama ramak kala oldu her şey.
Tam ben suratına kocaman bir tokat patlatacakken daha adını bile bilmediğim komşum dudaklarıma yapıştı. İnanın çok ilginç anılarım olmuştu ama böylesi daha önce hiç başıma gelmemişti!
Ve o zaman bilmesem de daha tuhaf şeylerle uğraşacaktım. Çünkü burası Lost River'dı ve ben küçük bir delikten Harikalar Diyarı''nı boylayan Allice'tim. Sadece bunu öğrenmek için uzun bir yol vardı önümde.

8 Eylül 2016 Perşembe


3.Bölüm

Gözlerimi açtım. Günler, aylar, hatta yıllar geçmiş gibi hissediyordum. Uyuyan güzel Aurora, bile benim kadar uyumuş olamazdı. Gözlerimi başımın üzerindeki gri tavana diktim. Her şeyi bulanık bir camın arkasından görüyor gibiydim.
"Sonunda" dedi bir erkeğe ait ses. "Bir an için seni öldürdüğümü sanmıştım"
Doğrulmaya çalışırken "Öldürmek mi?" dedim. Bu hırıltılı ses benim miydi? Konuşan kişi bana acımış olmalı ki onu görebileceğim şekilde yanıma yaklaştı.
"Sen..." kulaklarımı çınlatan silahı hatırlattı onu görmek. İstemsizce ayaklanmaya çalıştım. Ellerini omuzlarıma koyup, beni mavi yatak örtülerinin içine bastırdı.
"Ne kadar az kıpırdarsan, dikişlerin o kadar çabuk tutar"
"Neredeyim ben?" dedim. Her neredeysem bir an önce gitmeliydim. Bu adam yanlış hatırlamıyorsam bir hırsızdı, üstüne üstlük iki kişinin de katili!
"Endişelenmene gerek yok. Hala İstanbul'dasın. Ağabeyim iyileşene kadar burada kalabileceğini söyledi" Ah harika... Bir de ağabeyi mi vardı? Kim bilir o hangi suçlardan aranıyordu?
"Benim gitmem gerek" dedim, tıpkı bir sersem gibi gözüktüğümden emin olarak. Oğlan koyu kaşlarından birini kaldırıp benimle dalga geçercesine "O kadar şey gördükten sonra öylece gitmene izin veremem" dedi.
"Ama..."
"Üstüne üstlük hayatını kurtardım. Ben olsaydım küçük bir teşekkürü borç bilirdim" Gözlerimi kapayıp sakinleşmek için 10'a kadar saydım. Ama beni üstü kapalı bir biçimde tehdit eden birine, teşekkür etmek hiçte içimden gelmiyordu.
"Beni orada bırakabilirdin?"
"Evet arkamda iki değil üç ceset kalırdı ve ağabeyim beni de sizin yanınıza gönderirdi" Şu ağabey o dakika gözümü korkutmayı başardı! Gözlerimi kaçırarak "Benden ne istiyorsunuz?" dedim.
"Şimdilik iyileşmen yeterli. Kendine geldiğinde hayatına kurtarmama karşılık iyi bir telafi yolu bulacağımızdan eminim" Yoktan yere borçlanmak mı? Bu benim hayat felsefemdi işte.
İlkokulda öğretmen ailelerini anlatmaları için herkesi tahtaya kaldırıyor, sırayla sorular soruyordu. Ama özellikle beni kaldırmadığında omuzlarım bükülmüş ve şöyle düşünmüştüm: Babamın ölmüş olması hatıralarının da öldüğü anlamına gelmez...
Yaramaz çocuklardan birisi "Öğretmenim neden Ceren anlatmıyor?" diye sormuştu. Ona cevabı başka bir çocuk verip "Çünkü onun babası yok. Nasıl bizimki gibi bir ailesi olabilir ki?" demişti.
O gün orada öğretmen savunmaya geçip onları susturmuştu susturmasına. Peki ya benim kulaklarımda ki çınlamaları kim susturacaktı? Her yıl, her yeni yaş, onun yokluğunu daha da katlanılmaz ama alışılır bir hale getirirken, insanlar bana acıyan gözlerle bakmıştı. Benim için endişelenmiş, güya benim acıma ortak olmaya çalışmıştı. Onlara bir biçimde minnettar olmamı beklemişlerdi. Bekledikleri gibi davranmıştım. Çünkü susmalarını sağlayan tek yol buydu.
Oğlanın suratına nasıl baktım bilmiyorum ama gözleri kısıldı ve "Neden ağlıyorsun?" dedi. Ağlıyor muydum? Farkında bile değildim.
Çünkü "Ben.." ben en son annemin mezarında iki damla yaş dökmüştüm. Uzun zamandır ağlayamayan ben, şimdi bir yabancının karşısında mı ağlıyordum?
"..canım.." dedim. "canım çok acıyor" Oğlan beklenmedik bir hızla hareket edip gözden kayboldu.
"Tahmin edebiliyorum. İki sene önce bir kurşun yarası almıştım. Hiç hoş bir deneyim değildi" Geri döndüğünde elinde bir şırınga vardı. "Şimdi sana bir ağrı kesici yapacağım" dedi.
Keşke dedim kendi kendime... Şimdiki beni ve tüm anılarımı yok eden bir ilaç olsa ve kanıma karıştığı anda yeni bir hayata başlama fırsatı edinebilsem... İlacı enjekte etti. Gözlerim sadece bir kaç saniye sonra onun berrak mavi gözlerini yitirir gibi oldu.
Bilincim kapandı kapanacakken başka bir erkeğin "Uyandı mı?" dediğini duydum.
"Evet. Ama ağrısı olduğu için tekrar uyuttum"
Kısa bir sessizliğin ardından "Bir dahakine beni bekle Egemen" emri duyuldu. Ve bilincim bir sinema perdesi gibi karardı.
***
Sarı farlar üzerime üzerime geliyordu. Ayaklarım zifte yapışmış gram olsun kıpırdamadan arabanın beni ezmesini bekliyordum. Sonra babam belirdi. Hemen önümdeydi, yorgun ve kırışıklık doluydu yüzü. Gençliğini yel alıp götürmüş, yaşlılık bir eylül havası gibi her şeyini kurutmuştu.
"Baba.." dedim. Ağzımı açmamla acı fren sesini duymam bir oldu. Çığlık attım ve öne doğru atıldım. Onu yoldan çekmeliydim! Ama karnımın sol yanında berbat bir yanma hissi vardı, yerimden bile kıpırdayamıyordum.
"Lütfen baba!" diye haykırdım. Ve gözlerime inen karanlık beni gerçek dünyaya döndürdü.
Daha önce hiç görmediğim, gri gözleri olan birisi omuzlarımı tutuyor, beni yatağa sabitliyordu.
"Geçti" dedi. "sadece bir kabustu."
"Kabus mu?" dedim nefes nefese ona bakarken.
Ellerini çekip yatağın kenarına geçti. Üzerinde siyah uzun kollu bir penye vardı. Simsiyah saçları, köşeli bir çenesi ve bir heykeltıraşın elinden çıkan kusursuz burnu pakete dahildi. Elimi kaldırıp yüzümü kapayan saçlarımı çektiğimde "Kendine gelmiş gibisin?" dedi.
Onun kim olduğunu o an anladım.
"Sen Egemen'in ağabeyisin?"
Nasıl bu kadar hızlı düşünüp, kekelemeden konuşmuştum bilmiyorum. Belli ki bu karşımda ki adamı da şaşırtmıştı. Tespitim kaşlarının çatılmasına neden olsa da "Öyle sayılır.." dedi ve beni ürküten bir sesle ekledi.
"..sen de..bizim yeni rehinemizsin"

6 Eylül 2016 Salı


Bu bölümü okumadan önce Model'in Ninni şarkısını açıp gerekiyor. Açtın mı? İşte şimdi okumaya başlayabilirsin. (Not: Bana Git Demiştin= Hikayenin önceki adıdır. Maddenin 5. Hali adı ise @ozlmtsdln ile yaptığımız ortaklaşa yazım sonrasında konmuştur.) ^-^ Derin bir soluk alıp elimi ona doğru uzattım. "Yapma bunu, hiç kimse için değmez" Başını iki yana salladı. Gözleri kan kırmızıydı. Pencerenin kenarlarına daha sıkı tutunarak "Daha fazla yaklaşma! Yoksa seni de beraberimde götürürüm" dedi. Ve kendini geriye doğru bıraktı. O an her şey sessizliğe büründü. Tam bir saniye boyunca konuşmayı kesti evren. Bana çığlık atmam için, ona durması için bir fırsat tanıyordu sanki. Koşup onu yakalamalıydım. Yapma anne beni geride bırakma demeliydim! Ama annem beni hiç bir zaman dinlememişti. Onun çığlığı yeri göğü inletirken kalbim göğsümde bin bir parçaya bölündü. Ama bu seni geri getirmedi. Üzerine o son toprağı attıklarında bile kalkıp ağlama demedin bana. Oysa sen gözümden akan tek bir damlaya bile kıyamazdın.
Mezarın başında ah'layan insanlara bakarken acaba dedim annem kadar yanıyor muydu canları?
Cevabını elbette biliyordum. Ama bildiğim başka bir şey daha vardı. Onu bu pencere kenarına kadar sürükleyen her kimse bana bunun hesabını verecekti!

50 Gün Sonra; 
Mezarlık 
"Belki gözyaşı yoktur gittiğim yerde
Buluşur muyuz seninle, meleklerin güldüğü yerde..."
Kulaklıklarımda çalıyordu şarkı. Sanki halime acıyor hepsi geçecek diyordu. Karın bir battaniye gibi örttüğü mezarlıkta tek başıma dikiliyordum.  Tam 50 gün olmuştu. Koskoca 50 gündür gitmişti o. Rüzgar esti. Ama kalkıp bana ince giyinmişsin demedi. Kaç kere söyledim üşüteceksin! Yalandan yere çattığı kaşlarını elimle düzeltemiyordum. Sadece karın sakladığı toprağı okşamaktı bana düşen.
"Özür dilerim" dedim. Seni yalnız bıraktığım için...
Kendi dertlerimle boğuşurken senin bir derdin olup olmadığını sormadığım için.
Yanıma gelip "Bu gece beraber uyuyalım" dediğinde "İyi misin anne?" demediğim için. Sen benle uyumazsın, sen tek başıma uyumayı sevdiğimi bilirsin... 
O kadar aptalım ki anne, seni süper güçleri olan bir kahraman sandım. Sen üzülmezsin, sen ağlamazsın, sen ölmezsin sandım! 
Göz yaşlarımı rüzgar süpürdü. Biri dokunsa ağlayacak durumda değildim ben. Tek bir dokunuş yıkardı beni. Küllerim bile kalmazdı geriye. Babanız öldüğün de büyürsünüz demişti, eskiler.
Ama kimse anneniz öldüğünde tekrar çocuk olursunuz dememişti. Beş yaşındaymış gibi savunmasız, beş yaşındaymış gibi korkak ve sulu göz olursunuz diye uyarmamıştı. Biri saçınızı okşasın, biri size masal anlatsın ya da biri size ninniler söylesin isterdiniz. Çünkü onun olmadığını bilir ve gidenin değerini ancak gittiğinde anlardık biz... Aptaldık biz. Çok aptal!

Ayağa kalkıp mezarına son kez baktım. Bu, buraya son gelişimdi. Artık yas tutmayacaktım. Bundan daha önemli bir işim vardı. Annemi intiharına götüren her neyse onu görmeye gidecektim. 

Odasındaki bazı eşyaları kurcaladığımda gördüğüm o küçük not belki beni yanlış bir adrese götürecekti. Ama umursamıyordum. Çünkü bir noktadan başlamam gerekiyordu. 

"Buraya bir daha geldiğimde yanımda katilin olacak" dedim hırıltılı bir sesle. Ve buna kanımın son damlasına kadar inanarak yola koyuldum.

****

İzbe barakalardan oluşmuş bir mahallede durdu taksi. "Adresteki yer burası" Parayı verip arabadan indim. Kol çantama sıkı sıkı tutunarak etrafı inceledim. Damlayan çatılar, devrilmiş çöp kutuları, üşümüş çocuklar, mahallerine gelen yabancıyı izliyorlardı. Taksinin önünde durduğu barakanın içine doğru kısa bir bakış attım.

Ardından içeri girdim. Kapı ardına kadar açıktı. Yerler ıslak ve duvarlar rutubet kokuyordu. Paltomu boğazımda sıkılaştırıp seslendim. "Kimse yok mu?" Ama ses gelmedi. Kapının iki metre ötesinde bir kapı daha vardı. Tıkladım. İçeri doğru açıldı, hemde berbat bir gıcırtı sesiyle. Hani şu düşük bütçeli korku filmlerindeki gibi...

"Kimse var mı?" Gene aynı sessizlik. Gerçekten boşa çıkmıştım değil mi? O adres önemli bir şey değildi değil mi? Gene de gitmeden önce içeri bir göz atmak istedim, belki işime yarayacak bir şey görürdüm.

Kapıdan geçtim. Arkamdan gelen bir sesle yerimde sıçradım. O bir ayakkabı sesiydi ve şimdi ki seste sertçe örtülen kapınındı. Aceleyle etrafımda döndüm. Çok karanlıktı. O kadar ki ileri uzattığım elimi bile göremiyordum. Birden bir ses duydum.

"Senin gibi bir kız için burası pek güvenli değil" Konuşanı göremiyordum ama sesinin çok yakında olduğunu hissetmiştim.

"Neden bu kadar karanlık? Bir ışık falan yok mu?" Birisinin güldüğünü duydum. Gülerken şöyle diyordu.

"Artık yok!"

Bir el ağzımın üzerine kapandı. Çığlığım bir kar topu gibi çarptı göğsüme. Ama boğazıma ulaşamadı. Geriye doğru çekildim ve yere atıldım. Korkuyordum, üşüyordum. 

"Ne istiyorsunuz benden! Eğer para istiyorsanız.." 

"Sen paradan daha değerlisin" dedi az önceki ses ve "Onu Patron'a götürelim" diyede ekledi. 

"Patron mu?"

"Evet" dedi ilk konuşan adam. "Senin buraya gelmeni hiç beklemiyorduk ama o her zaman ki gibi haklı çıktı" Geriye doğru karanlıkta sürüyerek onlardan uzaklaşmaya çalıştım. Biri kolumu ardından boynumu tuttu. "Geçir şunu" Neyi! Bir torba kafamdan aşağı itildi. Bir kemer gibi boğazımın etrafında sıkıştırıldı. Nefes alamadım. 

Çığlık attım. Ellerimi savurup tırnaklarımı geçirmeye çalıştım. Sonunda isabet ettirdim. Sakallarının avucuma battığı bir yüzü tüm gücümle çizdim. Karşılığında yüzümün sol yanını acıya boyayan bir tokat yedim. Saçlarım sıkaca kavrandı ve ayağa kaldırıldım. Hala çığlık atıyor yardım istiyordum. 

"Eğer hemen çeneni kapatmazsan başka yöntemlerle susmanı sağlarız!" Sesin geldiği yöne tekme savurdum. Midemin bulunduğu bölge berbat bir acıyla yandı. Bir şey etimin içine girdi ardından çıktı. Gözlerimin önünde minik beyaz ışıkların uçuştuğunu sandım. Bacaklarım artık benim değil gibiydi. Yavaşça yere doğru alçaldım. 

"Bunu yapman gerekmiyordu geri zekalı! Onu sağlam istiyordu!" 

"Yapma! O da elinde sonunda anasının gittiği yere gidecek" 

Bıçak acısı ilk önce bir sivri sinek gibi ısırdı beni. Ardından bir köpek kadar güçlendi dişleri. Ama bu sözcükler..bunlar..kırk kaplan gücündeydi. Tüm bedenimi özenle parçalarına ayırdılar. Gözlerim kararmadan hemen önce "Gülüyor mu bu?" dedi adamlardan birisi. Gülüyordum çünkü bulmuştum!

Hem de sandığımdan daha hızlı. 

gtag('config', 'UA-86742725-2'