fantastik wattpad hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik wattpad hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2017 Çarşamba

Siyah Kanatlar - 6.Bölüm  "Geçmş"


Elleri boğazımdaydı. "Üzgünüm" diyordu. "Buna mecburum" Son nefesimi vermeden önce güzel bir çift söz duymayı hayal etmiştim hep. Seni seviyorum gibi... Yanındayım gibi... Ölüm acı olabilirdi, evet. Ama o an boğazımı yakan, çok daha beter bir şeydi. İhanet. Yüz dişli bir yılandı ve dişleri saplandığı gibi benden her şeyimi aldı. Geriye kalan şey bir kabuktu. Chöle Larsson o gece ölmüştü. Gözlerimi yumup göz yaşlarımı sildim. Black'in yakınımdayken aklımda sürekli dönen cümle gene buradaydı işte. 'Ne kadar da ona benziyor. Sanki oymuş gibi.' Ama Tanrıya şükür ki o değildi!

"Chöle?" Kızlar tuvaletinin aynasından bana bakıyordu Bonnie. Ve ben yanaklarımdan sicim gibi akan yaşların daha yeni farkına varıyordum! Hızla yaşları sildim. 
"İyi misin? Yoksa..Black bir şey mi yaptı?" Başımı iki yana salladım. 
"Hayır" dedim bu her iki soru içinde ortak bir cevaptı. Bana bir mendil uzattı. 
"İstersen hocayla konuşurum, benimle grup olursun?" Gözlerimi bebek mavisi gözlerine dikip "Onun yerine, Black'ten neden deli gibi korktuğunu söylebilirsin?" dedim. Açıkça irkildi. 
"Eski bir mesele. O ve ben.." duraksadı. Sanki söylerse CIA peşine düşecekti. 
"Sen" dedi bir başkası ve suratıma okkalı bir tokat yedim. İlk an ne olduğunu pek anlamasam da Bonnie'nin şaşkın çığlığı ve uğuldayan kulağım beni kendime getirdi. Kristen ince ellerini yakama geçirmişti ve bağarıyordu. Ondan uzak duracaksın! O benim diyordu.
"Kafayı mı yedin sen!" dedi Bonnie onu üzerimden almaya çalışırken. 
"Blackten uzak durmazsan gebertirim seni"
"Hadi" dedim. "Yapsana" Belki o zaman her  şeyi gerçekten geride bırakırdım. Kristen gözlerime delirmiş gibi bakıyordu. Onunla dalga geçtiğimi düşünmüş olmalı ki sertçe itildim ve başka bir tokatın yaklaştığını hissettim. Ama elimi kaldırıp bileğini yakladım.
" Ya şimdi def olursun ya da olacaklardan ben sorumlu değilim" Konuşan ben değildim. Bonnie'ydi. Kristen'ın saçlarına bir mızrak gibi saplanan eli başını geriye çekti. "Çok ciddiyim" Kafasını çevirdi Kristen. Böyle bir şeyi beklemediği barizdi.
"Sen..sen bana mı dikleniyorsun! Aptal olduğunu biliyordum Bon Bon. Ama bu kadarını tahmin etmezdim!" dedi. Ellerini üzerimden çekti çekmesine ama korkutucu gözleri hala üzerimdeydi. "Ateşkes bitti" dedi Bonnie'nin gözlerinin içine bakarak. "Bundan sonrasını siz düşünün" ve cümlesi biter bitmez, rüzgar gibi esip geçti. 
"Neydi o öyle?" dedim. "Sırf bir erkek yüzünden savaş mı çıkaracak?" Bonnie gözlerini bir milyon defa kırptıktan sonra "Kahretsin" dedi. Hemen arkasından Kristen'ı aratmayan bir hızla çıkıp gitti. 
"Hey..bekle!" Beklemedi! "Bunların hepsi kafayı yemiş!" dedim kendi kendime. Bir yandanda ona yetişmek için koşmaya başlamıştım. 
Bonnie çoktan taştan koridorun sonuna ulaşmış, kapıdan çıkıyordu. Onu camlardan izleyerek koşmaya devam ettim. Hala yemyeşil olan çimlerin üzerinde, bir çitaya benziyordu. Sarı saçları arkasınnda savruluyor, her neye koşuyorsa ucunda ölüm varmış gibi gözüküyordu. Bense çimlerde ne üdüğü belirsiz bir ayı gibi gözüküyor olmalıydım. Takıla takıla bir ileri bir geri zıplayan bir zurafayada benziyo olabilirim pek emin değilim. Nefes nefese "Dur artık!" diye bağırdım. Rüzgar uğultusu sesimi yuttu. 
Etraftaki öğrenciler benim ne yaptığımı çözmeye çalışır gibiydiler ama yine de yolumdan çekiliyorlardı. Bonnie spor salonunun bulunduğu yöne döndü. Ah tanrı aşkına koşucu falanmıydı bu kız! Diyaframım yırtılmak üzereydi. O ise hızından bir gram kaybetmemişti ki spor salonuna daldı. 
"Dayan Chöle! Az kaldı!" 90 yaşındaki bir teyze gibi derin derin soluyarak onu takip ettim. Sarı saçlarının bir koridordan savrulduğunu görmesem onu kaybedebilirdim. Koridoru geçtim. Bir çift kırmızı kapı önümdeydi. Az önce açıldıkları belli bir biçimde aralıklardı. Kapıyı ittim ve "Hey!" dedi birisi. 
Gördüğüm ilk şey beyaz bir havlu oldu. Ardından ıslak bir ten ve adonisler belirdi. Adonisleri görünce çıplak bir erkek göğsüne baktığımı anladım. "Vay canına yolunu mu kaybettin?" dedi bu harika vücudun sahibi. Başımı kaldırdım. Kaldırmaz olaydım. Bir düzineyi geçkin yarı çıplak adam, bana bakıyordu. 
"Be..ben" 
"Sanırım dilini yuttu James" James denen çocuk önüme geçerek manzarayı kapattı. Sanırım arkadaşları için kendini feda ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için hiç sorun değildi.
"Burası pekte bir kıza göre değil ha? Neden dışarı çıkmıyorsun ufaklık" Ufaklık? Kaç gösteriyordum on iki mi? 
"Benim arkadaşım" sonunda konuşabiliyordum. "buradaydı" Tek elini omzuma koyup beni geri geri ittirmeye başladı.
"Anlıyorum adı ne?"
"Bonnie" Gözleri irileşti.
"Arkadaşın bir kız mı?" 
"Evet"
"Üzgünüm ama buraya bir kız girseydi emin ol fark ederdik" Ardından sırtım kapılara çarptı ve dışarı atıldım. Fakat oğlan hala bana bakıyordu. Sanki bir şey söyleyecekti ama nasıl söyleyeceğini bilemiyordu.
"Bak anlamıyorsun" dedim duraksamasından faydalanarak. "Arkadaşım az önce koşarak bu kapılardan geçti!" Başını iki yana salladı. Bana inanmıyordu. 

"Bak güzelim içeri gelip arkadaşını aramak istiyorsan arayabilirsin ama eski bir söz vardır bilmem bilir misin? Kendi kaşınan ağlamaz" Evettt! O sözü bilirdim. İçerisinin bir soyunma odası olduğunu da biliyordum. O yüzden kapıdan uzaklaştım. Bana güldü. 
"Arkadaşını bulmada iyi şanslar" deyip içeri girdi. Siyah saçları ve yeşil gözleri sanki hala kapıda duruyor, bana bir abi misali 'uzaklaş buradan' diyordu. Gerisin geri döndüm ve nasıl olurda Bonnie'yi gözden kaçırdığımı düşündüm. Tam spor salonundan çıkacakken birini gördüm. Uzun boylu ve açık mavi tişörtlü biri. Hemen yanında Bonnie'nin boylarında bir kız vardı. 
Koşturdum. Gördüğüm şey rüya falan değilse Black ve Bonnie yanyanaydı. Hayır hayır Bonnie Black'ı kolundan tutmuş çekiştiriyordu! 
Evet yanılmamıştım. Koridorun sonunda kapalı bir kapıya dayanmışlardı. Bonnie elleriyle saçlarını karıştırdı. Ardından bir balon gibi patladı. 
"Söyleyecek! Söyleyip her şeyi bok edecek" Black'in adını bile ağzına almayan kız şimdi onun yüzüne mi bağırıyordu? Bu işte bir tuhaflık vardı. Hem de çok büyük bir tuhaflık!
"Abartıyorsun Bonnie. Söylerse başına ne geleceğini iyi biliyor"
Bonnie bu cevapla pek tatmin olmadı. "Anlamıyorsun! Onu hafife alamayız!" Duvarın kenarına sırnaşmış bir halde Black'e baktım. Eee dercesine bakıyordu Bonnie'ye. "Ne yapmamızı önerirsin? Kız ona dikkatle bakıp "Her zaman yaptığımız şeyi" dedi. "Temizleyelim gitsin" Ne? Ne! Ev temizliğinden falan bahsetmiyorlardı değil mi! Bahsettikleri şey Kristen mıydı? Boğazıma koca bir taş oturdu.
Onlara gözükmemek için sırtımı duvara yasladım ve bir şey fark ettim. Artık Bonnie hakkında hiç bir şey bilmiyor değildim. Onun hakkında belki de en sağlam şeyi öğrenmiştim: Mükemmel bir oyuncuydu. O kadar ki beni ayakta uyutmuştu!
"Chöle?" Lanet olsun!
Kapalı gözlerimi araldım ve Black tam önümde duruyordu. Sakin ol dedi içimdeki akıllı taraf. Duyduğunu çaktırma!
"Black" dedim en az onun kadar otoriter bir sesle.
"Burada ne yapıyorsun böyle baş belası? Yoksa beni mi takip ediyordun?" Gözlerimi onun gözlerine diktim. Black yaslandığım duvarın dibinde tıpkı bir gelincik gibi bakıyordu bana. Ağzını sulandıran bir yemmişim gibi... 
"Beni arıyor olmalı" dedi Bonnie, hemen onun arkasından çıkarak. "Ah! Evet. Niye kaçtın öyle." dedim ve nasıl oldu da kekelemedim bilmiyordum. Gözleri biraz olsun kendini ele vermedi. Onu gördüğüm zamanlara nazaran daha soğuk bir tavırla "Ağabimle bir şey konuşmam gerekiyordu" dedi.
Ağabey? Black mi? Sanırım beynim o an error verdi ve aranan akıl kırıntısına ulaşılamadı!


14 Kasım 2017 Salı


5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


12 Kasım 2017 Pazar

"Eee çabuk anlat neler oldu?" Miranda beni göremiyor olsada, gözlerimi devirmeden edemedim.
"Hiç bir şey. Bir şeyler atıştırdık ve kendimi bir kez daha rezil etmiş oldum" Onun önünde ağladığım geceyi hala unutamıyordum. 
"Sadece siparişler verilirken konuştu yani?"
"Evet" Ve bu beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Sanırım bana sarkmasını falan bekliyordum. Yani bu ona bayıldığımdan falan değildi tabi. Fakat bir kaç gündür her şeyi yanlış yorumladığım gibi o anıda yanlış yorumlamıştım. Yemekte olan şey: Ona beni kliniğe taşıdığı ve buraya kadar geldiği için teşekkür ettim ve gizliden gizliye ışıklar gittiğinde yanımda kaldığı içinde etmiştim. 
"Sence şu kızların yanında neden öyle davrandı? Niye sert olma gereği hissetti ki?" En ufak fikrim yoktu. "Sanırım Kristen denen kız ona takık ve o da tavrını falan koymaya çalışıyor olabilir"
"Haklı olabilirsin fakat gene de o kızlardan uzak dur Chöle. İnsanların seni tanımasını istemiyorsan mümkün olduğunca az kişiyle arkadaşlık kurman gerekiyor" Özellikle zahmet edip gözünün içine baktığım her insana tanıdık geliyorken...
Pat! Bir şey çok fena yere çarpmıştı. Düşünün ki oturduğum koltuktan sıçradım. "Bir dakika Mira"
"Ne oldu?" dedi ama telefonu hopörlere alıp sesin geldiği yöne, kapıya yöneldim. Bir başka pat sesiyle beraber korkulu insan sesleri yükselmeye başladı. Sesler bu kez koridordan değil evimin yanından geliyordu. Tam yan komşumdan. 
"Dur artık dur! Bunu kontrol altına alman gerekiyordu!" Neyi? Kapıyı açmakla kulağımı duvara dayamak arasında kaldım. Ama başka bir pat sesiyle bir çığlık yükseldi. Gerçekten canınız acıdığında çıkabilecek türden bir sesti.
"Harika! Yaptığını beğendin mi?" Kimindi bu boğuk kız sesi? Ayakkabıların koridordaki çınlamaları ile "Kapa çeneni" dedi birisi ve o birisi adım gibi emindim ki Black'ti. 
Kulağımı kapıya yapıştırmam kabul ediyorum ki saçmalıktı. Aç kapıyı neler oluyor diye sor değil mi? Ama uzun zaman önce hiç bir olaya doğrudan dahil olmamam gerektiğini öğrenmiştim. Hem de oldukçu zorlu yollardan.
"Şimdi ne olacak?"
"Onu gömeceğiz" Ne? Ne dedi o? Gözlerim pörtlemiş bir halde küçük kapı deliğinden koridora baktım ama hiç bir şey göremedim. Sesler gitmişti tıpkı bir anda giden elektrikler gibi. 
Çığlık atacakken elimi ağzıma dayadım. Sakin ol Chöle! Dün gece ki gibi pat diye gitmişti elektrik ve kalp atışlarım bir elektro şok aletiyle canlandırılmış gibi hızlıydı. Koşar adım içeri girdim. Dünden hazıırlıklı olduğum el fenerini kaptığım gibi açık bıraktığım telefonuma koştum.
"Neredesin sen!" Miranda'ya duyduklarımı söylebilirdim ama bu fazladan gerilmek anlamıına gelirdi. O yüzden ona iyi geceler dileyip konuşmayı sonlandırdım.
Her şey o kadar sessizdi ki. Salonunun camına gidip elektiriklerin ne kadar alanda kesildiğini görmek istedim. Ama perdeyi çekmemle kapamam bir oldu. Üç dört kişi karanlıkta bir kamyonetin arkasına bir şey yüklüyordu. Ve o şey kabuslarıma girecek bir şekilde bir insanı andırıyordu.
Güneşliğin arkasından kalabalığa bakakaldım ve siyah şapkalı birisi kafasını kaldırıp tam durduğum noktaya baktı. Korkuyla geri kaçtım. Ama hepsinden daha uzun olan o bedenin içten içe Black olduğunu hissetmiştim.

"Polisi aramalıyım" 
"İyi de ne diyeceğim?" Derin bir nefes çekip telefonu avucumda sıktıkça sıktım. Bir motorun çalıştığını duydum. Yüreğim ağzımda dışarıya küçük bir göz atmak için cama tekrar yanaştım. Ve birden bire tüm sokağın ışıkları geliverdi. Birden bire gelen ışıkla gözlerimi kıstım Nedendir bilinmez artık kamyonetin olduğu yerde bir boşluk vardı. Nasıl bu kadar çabuk gitmişti? Sokağın öbür ucuna kadar bakmaya çalıştığımda bile bir araç göremedim.
"Neler dönüyor burada!" Tüylerim diken dikenken kapı çaldı.
Birisi 'lanet olasıca birisi' saat sabahın ikisine yol alırken, kapımı çalıyordu. Nefes  bile almayıp el fenerimi bir silah gibi doğrultarak kapıya doğru ilerledim. Kapı bir kez daha çalındı. Tek istediğim şey her kimse gitmesiydi.
Çaldı. Çaldı ve gene çaldı! 
Belli ki gitmeye niyeti yoktu. "Kapının arkasında olduğunu biliyorum baş belası" Bir an için sesin sahibini tanıyamadım. Çünkü ses otoriter ve boğuktu. Laubalilik yanından bile geçmiş olamazdı. Black, ince bir metal ve tahta yığınının hemen arkasından "Neden kapıyı açıp beni sinirlendirmeye bir son vermiyorsun?" dedi. Bu ses kesinlikle onun olamazdı. Hayır, bunda bir terslik vardı. Tıpkı kızların yanında olduğu gibiydi ya da arabayı bir deli gibi sürdüğündeki gibi.
Cızırtılı ve titrek bir sesle "Zilimi rahat bırak ve git buradan. Sabah yetişmem gereken bir ders var!" dedim.
"Madem dersin bu kadar önemli, insanları gözetlemek yerine neden uyumadın peki?" Yanılmamıştım. Beni görmüştü! 
"Ben sadece ışıkları kontrol ediyordum. Kimseyi izlediğim falan yoktu" 
"Ama aramızda bir kapı varken sana nasıl inanabilirim" Aslına bakarsak aramızda bir kapı olmasa ayaklarım popoma vura vura bir karakola koşabilirdim. Az önce gördüğüm şeyi bir aptal bile doğru yorumlayabilirdi. Birini o araca yükleyip götürmüşlerdi ve o her kimse cidden canını yakmışlardı. 
"Peki o zaman şöyle yapalım" dedim. Aklımda bir sürü saçma bahane arasından en olası olanı tutup ona doğru savurmak istiyordum. Biraz olsun kapıdan gideceğine inansam bunu yapabilirdim ama iliklerime kadar bu kapı açılmadıkça gitmeceğini biliyordum. "Bana inanmam için kapıyı açıyım ve sende evine git?" 
"Bana uyar" dedi. Elbette sana uyar! Kapıyı açmadan önce polisin numarasını tuşladım ve neredeyse benim bile zor duyduğu bir sesle yardım çağrısında bulundum. Telefonu açık bir şekilde cebime yerleştirdikten sonra kapıyı açtım. 
Tam karşımda baştan aşağı siyahlar içinde olan birisi duruyordu. Black sıradan bir üniversite öğrencisinden sıyrılan bir kılık kıyafetle kapıma dayanmış, bana bakıyordu. Bakışları parıl parıldı. Doğal olamayacak kadar yakıcı bir maviydi gözleri. 
Bir kolunu kapıya yasladı ve daha da çok yer kapladı. Kendimi miniminnacık hissettim ki ben 1.70'tim. "Ee" dedi yüzümü süzerek.
"Birazdan polisler kapına dayandığıında ne yapacaksın Chöle? Olmayan bir seri katili, bulmalarını bekleyemezsin değil mi?" Beni duymuştu ve nasıl duyduğunu bilmiyordm. Üstüne üstlük öyle bir bakıyordu ki kendimi deli gibi hissettim. Sanki az önce onlar kamyonete bir adam yüklememişti ya da hiç kimse yan evde çığlık atmamıştı. 
Aslına bakarsanız kanıt yoksa suçta yoktu ve benim kanıtım olacak tek şey korkudan patlamış ödümdü. "Sana bir tavsiye" dedi Black. "..ışıklar gittiğinde perdelerini sıkıca kapa" ardından merdivenlere yöneldi. Arkasından öylece bakakaldım ve polis sirenleri şimdiden kulaklarıma dolmaya başladı. 
"Lanet olsun!" dedim. Hemde defalarca ve Tanrı sesimi duymuş fakat beni yanlış anlamış olmalı ki tüm lanetlerini üzerime yollamıştı. Bunun başka açıklaması olamazdı!
Çünkü çöldeki bedeviden tek farkım henüz bir kutup ayısı görmemiş olmamdı! 

Diğer bölümler için: TIK

7 Kasım 2017 Salı

Siyah Kanatlar - Bölüm 4 - "Chris"

"Öptüğün başka biriyle karıştırıyorsundur" dedim güldü. Çok komikmiş gibi. İnsan biraz alınır, önüme geleni öpmüyorum falan derdi. 
"Sivri dilinin güçten düşmesini istemeyiz değil mi?" kalktı ve beni de kendiyle beraber kaldırdı. 
"Hey dur ne yapıyorsun!"
"Aç olduğunu sanıyordum"
"Ben kendim halledebilirim" Hımm dercesine baktı bana. Ardından sinsi bir tilki gibi gözlerini kıstı. "Sanırım arkadaşlarınla yemek istiyorsun?"

"Arkdaşlarım.." Benim burada arkadaşım yoktu... Meraklı gözlerime odanın solunda kalan koridoru işaret etti. Bayılmadan önceki "meraklı kızlar grubu" bekleme sıralarına kurulmuştu ve birisi gerçektende makyajını tazeliyordu. 
"Ben.." diye kekeledim.
"Sen.." dedi. Bana kahkalarla gülmesine şu kadarcık kalmıştı. Akla karayı seçmeden önce karnımı doyurmak istiyordum ve bunu şu en fazla kırk kilo gelen kızların yanında yapamazdım. Yemek dedikleri şey eminim bir kaç çatal salataydı. 
"Seninle geliyorum"
"Bende öyle tahmin etmiştim" eğer ki hayır deseydim onu da evet olarak kabul edebilirdi bu çocuk!
"Görüşürüz Theo" dedi komşum. Doktora teşekkür ettim ve odadan çıktık. Kızlar bizi görünce ayaklandı. Ama bunların hiç biri ama hiç birinin bir önemi kalmamıştı. Çünkü yanımda yürüyen çocukta gerçek anlamda bir değişim baş gösterdi. Güler yüzü silindi, az önce ışıl ışıl parlayan gözler şimdi gayet ciddiydi. O mavi gözlerin sahibinin bir yılan gibi kabuk değiştirdiğine şahit oldum. 
Çilli kızın onu büyük bir ilgiyle izlediğini fark ettiğim sıra, ancak çenemi yerden toplamayı başarabildim. Ama çok şaşırtıcı bir biçimde kimse benimle ilgilenmiyordu zaten!
"Black gerçekten bize çok yardımcı oldun" dedi kız. Yapmacıklık akan bir tavırla elini elimin üzerine koyup "Chöle bizi gerçekten endişelendirdi ama şimdi çok iyi gözüküyorsun canım" 
Black... Kızın konuşmaları arka planda bir televizyon sesi gibi cansız ve kulak tırmalayan bir hal aldı. Adı Blackmış ve o bana bir kez bile adını söyleme gereği duymamıştı. Buna düpe düz öküzlük denirdi. Nokta!
"Her neyse Kristen. Siz gidebilirsiniz, ben Chöle'ü eve bırakırım" Yemin ederim tam o dakika yepyeni bir düşman kazandım. Sadece bir saliselik bir ateş yandı kızın gözlerinde. Bir saniyecik göz göze geldik ve eli daha sıkı bir biçimde elimi sıktı.
"Buna ne gerek var Chöle. Biizim zaten seninle bir planımız yok muydu tatlım?" Tatlılar kaçırsın seni. Sırf böyle laubali lakaplar kullanmadığı için bile Black'le gidebilirdim . Benim konuşmama müsaade etmedi yan komşum.
"Bu halde planlarınıza dahil olamaz Kristen. Hadi Chöle" ardından onlara karşı çıkacak fırsatı vermeden döndü ve çıkış kapılarına ilerlemeye başladı. Arkasından gitmem gerekiyordu ama hala o güzel yüzlü yılışık çocuğun nereye gittiğini merak ediyordum. Birden bire yüzüme çarpan sıcak nefesle kendime geldim. Kristen hemen dibindeydi ve kısık bir sesle "Dikkatli ol" diye fısıldadı. 
"Anlamadım" dedim. 
"Yakında anlarsın" dedi. Gözleri Black'e kaydı ve ister istemez gözlerinin izlediği yolu izledim. Black bana bakıyordu ve Kristen sırf onun bana bakışları yüzünden bile beni bir kaşık suda boğmak ister gibiydi. Sanırım bu yüzden arkamı kollamalıydım. Başka ne için olabilirdi ki?
                                                                                        ***
"Diğer tarafa geç baş belası" 
"Ne?" 
"Bu halde araba kullanırsan seninle geleceğimi mi sanıyorsun?" Şaşkınlıktan bir kaç saniye duraksadım.
"Sana benimle gel diyen olmadı"
"İşte şimdi gerçekten kalbimi kırdın" kalbi dışında kırmak istediğim başka yerleri de vardı ama bunu elbette ki ona söylemedim.
"Ben başımın çaresine bakabilirim. Gerçekten!"
"Evet elbette. Arabayı sürerken bir kez daha bayılırsın ve bu kez kendini bir ambulansta bulursun. Emin ol hiç bir şey benim kollarım kadar iyi taşıyamaz seni" Beni taşıdığını unutmamıştım ama böyle söylemesi bambaşka görüntüleri gözümün önüne getirmişti. Gözlerimi kırpıştırdım ve düşündüklerime inanamadım!
"Eee?" dedim uzatarak. Sabrım bu kasabaya adım attığımdan beri sınanıyordu ve taşmasına şu kadarcık kalmıştı. "Senin benimle derdin ne? Neden sürekli peşimdesin?"
"Ben mi?" dedi mavi gözlerini kocaman açtı. Küçükken abimin bilyeleri vardı ve en sevdiklerim koyu lacivert renkte olanlardı. Böyle baktığında o bilyeleri andırmıştı gözleri. 
"Yanımdaki daireye taşınan da, koridorda üzerime gelen de sensin. Belli ki bana söylemek istediğin bir şeyler vardı ama bayıldın. Ve sen konuşasın diye kendimi feda ediyorum. Şimdi yolcu koltuğuna geç ve konuşmaya başla" dedi. Elimdeki anahtarı kaptığı gibi sürücü koltuğuna yerleşti. 
Öylece Ford'umun kenarında dilini yutmuş bir bedevi gibi ona bakıyordum. Motoru çalıştırdı. Kendi tarafındaki camı indirip "Hadi ama ne kadar çabuk bir şeyler yersen, benden o kadar çabuk kurtulursun" dedi. Ağzımı açıp gözümü yummayı düşündüm. Ama sonra bunun bir işime yaramayacağını anladım.

Adam yüzsüzdü! Ve ona sövsem de gülüp geçebilirdi. Fakat aklımı kurcalayan şey diğer kızların yanındaki soğuk tavrıydı. Herneyse dedi içimden gelen bir ses. Acele et ve bir şeyler ye! Diğer tarafa geçtim ve bir saniye sonra okuldan ayrılıyorduk. "Biraz yavaş olamaz mısın?" dedim son sürat sürüyordu. Eğer biraz daha gaza yüklenirse motor kaputtan fırlayıp kendi başına yol alacaktı.
Bir cevap vermedi. Sadece daha da hızlandı. Korkuyla kemerimi taktım ve bir kez daha uyardım onu. "O kadar da aç değiilim. En azından elim kolum tutarken yemek yemeği istiyorum" Berbat bir trafik kazasının baş aktörüyken değil!
"Evet hastane yemekleri oldukça kötüdür" diye fısıldadı ama yavaşlamadı. Ve aracın kasabadan anayola bağlanan yola geçtiğini fark ettim.
"Nereye gidiyoruz?" dedim, derin mi derin bir nefes alıp. 
"Bir şeyler yemeye Chöle. Neden öyle bakıyorsun?" gözleri tuhafıma gitti. Bana bakıyor tavırlarımı ölçüyor ve beni korkutuyordu. Kalbim sekerken "Kasabada da yemek yiyeceğimiz yerler vardı" dedim.
"Benim bildiğim çok güzel bir yer var" Buna inanmadım. 
"Benden ne istiyorsun?" dedim sakinleşmeye çalışarak. Araç yol boyu uzanan ormanlık alan için bir füze gibi uçarken bana baktı. "Hiç bir şey Chöle, senden ne isteyebilirim ki? Sonuçta bende olmayıp sen de olabilecek şey ne olabilir ki?" Bir an için gözlerinin parladığını sandım. Dişlerimi alt dudağıma geçirdim. 
Çünkü o da böyle söylemişti. Herşey berbat olmadan önce bana son bir kez bakıp "Sende olupta benim sahip olamayacağım şey ne?" demişti. Gözlerim sulanırken araç aniden fren yaptı ve soluk soluğa kafamı kaldırdım. Eski, tahtadan yapılmış bir handı durduğumuz yer. 
"Sorun ne Chöle? Yüzün beyazladı?" Duraksadım ardından baştan aşağı titredim. Ve elimde olmadan güldüm. O kadar çok güldüm ki Black bana kafayı yemişim gibi baktı. Sonra tepkime kayıtsız kalmayıp gülümsedi. 
"Çok fazla aç kalmanın yan etkileri" diyordu bir yandan da. Hayır çok fazla karanlık sırrın yan etkisiydi bu. Sırtımda onlarcası vardı ve biraz daha yüklenirse sonunda kafayı sıyıracaktım. Hepsi bu!
                                                   ***
1 sene önce;
Elini havaya kaldırdı. Bir an için saldırgana yumruk atacağını sanmıştım. Hatta ona durması için bağıracak ve buradan bir an önce gidelim diyecektim. Fakat hiç bir şey tahmin ettğim gibi olmadı.
Hemen yanında soluklandığım ve ağrıyan omzumu dayadığım elektirik direği titremeye başladı. Sadece o değil. Park halinde olan otomobiller sanki birileri onları sallıyormuş sarsılıyorlardı. Bir kaç metre ötemdeki sokak lambası patladı, ardından hepsi bir sıra halinde patlamaya başladı. 
Az önce bana saldıran kapkaçcı ve arkadaşı korkuyla geriye kaçtı. Benim gibi. Yüreğim ağzımda "Chris" dedim. Ne yapıyorsun? 
Sanki benim bile zor duyduğum fısıltımı duymuştu. Başını hafifçe geri çevirdi ve "Eve git" dedi. Dudaklarını kıpırdatmadan nasıl konuşurdu bir insan? Tam beynimin içindeydi sesi. Dışarıdan içeriye yankılanıyor ve bana gitmemi tekrar tekrar söylüyordu. 
"Ne yapıyorsun?" dedim. Adamlar onun bana dönmesini fırsat bilip kaçmaya başladılar. Ama ikiside ikinci adımlarında havalandılar. Yemin ederim ki havaya boş boş adım atıyorlardı. Hayır..hayır. Sadece bir saniye önce olsaydı, dediğim doğru olurdu. Ama bir saniye sonrasındaydık ve adamların az önce durduğu yer boştu. 
Elim ağzıma gitti. 'Çığlık atma' diyordu içimden yükselen bir ses. Ona ayak uydurdum ama ayaklarım bana uymadı. Tüm gücümle arkamı dönüp Chris'i geri de çok ama çok geri de bırakmak için koşmaya başladım. O kadar ki ne kadar süre koştuğumu bilmiyorum. Bir kilometrenin sonunda durdum ve hala parçalanmış sokak ışıklarının devam ettirdiği yola bakmayı akıl ettim. 
Bomboştu. Upuzun ve ıssız sokakta inler cinler top oynuyordu. Kendimi berbat bir kabus gördüğüme inandırdım. "Biraz sonra uyanacağım. Ve tüm bu olanları gülerek Chris' anlatacağım" dedim derin bir soluk alarak.
"Üzgünüm" dedi birisi. Ki ben o birisinin kim olduğunu iyi biliyordum. 
Korkarak döndüm. Hemen arkamda aramıza güvenli bir boşluk bırakarak duruyordu. "Bu bir kabus" dedim. "Sen gerçek olamazsın..yaptığın o şey..gerçek olamaz" sayıklıyordum çünkü akıl sağlığım avucumun içinden bir kelebek gibi kaçıyordu. 
"Açıklamama izin ver Chöle"
"Neyi?" dedim. "O adamları nasıl havaya uçurduğunu mu? Ve bunu sadece ellerinle nasıl yaptığını mı? Dur dur yoksa benimle hangi cehennemden geldiğini bilmediğim telepatik bir yolla konuştuğunu mu?" Kaşlarını çattı ve bu kez o derin bir nefes aldı. 
"Daha fazlası var Chöle. Ve bana başka yol bırakmıyorsun" 
"Ne yolundan bahsediyorsun sen?" üzerime gelince bağırmaya başladım. "Hayır! Sakın bana dokunayım deme!" Dokundu. Avucu bir tutam güneş ışığı kadar sıcaktı. Gözlerimi yumdum ve ışığı tenimde hissederken bedenimden ayrıldığımı sandım. Sanki ona aynı anda hem çok uzak hem de çok yakındım. 
"Kendine geldiğinde her şeyi anlatacağım bebeğim, ama şimdi sakinleşmen gerek" Başka çarem mi vardı? Uykunun kollarındaydım ve uyandığımda beni neyin karşılayacağı hakkında en ufak fikrim yoktu.

3 Kasım 2017 Cuma

3.Bölüm "İlk Gün"

Şu hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisi, köpekleri tekmeleyen insan müsveddeleriydi. Bir diğeriyse ilk günlerdi! Ve ben okulun ilk gününde geç kalmayı başaran ahmaktım!
Şimdi okulun koridorunda tıpkı Flash gibi koşturmakla meşguldüm. Sosyoloji sınıfı iki üst kattaydı. Tanrıya şükür ki dersliğin yerini önceden öğrenmiştim. Ayaklarımı popoma vura vura sınıfa girdim ve işte zafer benimdi! Fakat zaferim kursağıma takılıp kaldı. Çünkü yeni sınıfımda nefret ettiğim şeyler arasına başka bir kategori daha eklendi: Meraklı ama çok meraklı kızlar.
"Gerçekten New York'tan mı geldin?" dedi bir kız. Hemen onun arkasında oturan bir başkası bakışlarıyla beni kınıyordu. Sanki dünyanın en ayıp şeyini yapan bendim.
"Evet" 
"Ciddi olamazsın ben oradaki bir okula gitmek için varımı yoğumu ortaya koydum ve sen oradaki her şeyi elinin tersiyle itip Lost River'a mı geldin?" Tanrı aşkına ne zaman bitecekti bu sohbet. Eğer biraz daha aynı cümlenin farklı versiyonlarını duyarsam yangın var diye bağıracaktım!
"Bunda bu kadar şaşılacak bir şey göremiyorum ben" dedi birisi. Kimdi o kim? Ona sarılabilirdim! 
"Selam. Ben Bonnie" Kız benden bir sıra aşağıda oturuyordu. "Selam" diye karşılık verdim ama diğer kızlar sohbetimizi başlamadan noktalandırarak "Konuşana da bak" dediler. Bonnie yukarıda boş boş konuşmakta olan kızlardan bakışlarını kaçırıp tekrar önüne döndü. 
İşte az önce de kitabına gömüldüğü için onu fark edememiştim. Sarı saçları masaya yığılmış, uyuyor gibi kitabının üzerine kapanmıştı. "New York'u hep merak etmişimdir bir kaç kez gittim ama çok kısa süreliydi" 
"Hı hı" demekle yetindim. Lütfen biri daha New York demesin. Ama dediler. Dersin yarısını, hem uykusuzluk hem de açlığın verdiği bir mide ağrısıyla baş sallayarak geçirdim. Neresindendim? Ailem nasıldı? Neden geldim? Soruları usta bir silahşör gibi savuşturduğum için kendimle gurur bile duyamadım.
Çünkü ben New York'u sevmiyordum. Nokta. Oranın havasını da insanını da geride bırakmak için buradaydım. Orası kasvetliydi ve oranın kasveti Lost River'ıda kaplıyordu! Profesör dersi bitirdiğinde neredeyse sevinç çığlıkları atacaktım. Ama dereyi görmeden paçalarımı sıvamıştım! Yanımda duran kahverengi saçlı ve bol çilli olan kız kolumu tutup "Beraber yemek yiyelim. Ne dersin?" dedi. Sınıftan koşar adım çıkmak üzereydim, acaba elini ittirmek çok mu kabaca bir davranış olurdu?
"Sonra da okulun hoş geldin partisi için alışverişe gideriz" dedi bir başka kız. Gözleri çipil çipil bir siyahtı. Bazı insanların iyi olmadığını hissederdiniz. Şuan tüm altıncı hislerimin derimi karıncalandırıyordu. Onlara bir kez inanmamıştım ve ardından burnum beladan kurtulmamıştı. O yüzden yüzüme yapmacık bir gülücük kondurdum ve duruma uygun bir yalan uydurmak için kızlara döndüm.
Çipil gözlü kız, gözlerime daha dikkatli baktı ve kaşlarını çattı. "Sanki seni başka bir yerde görmüş gibiyim. Böyle bakınca yüzün acayip tanıdık geldi" Boğazım tıkandı. 
"Biriyle karıştırıyor olmalısın" dedim. Ama başını hızla sallayıp "Bir gördüğüm yüzü bir daha unutmam ben" dediğinde iyi halt yersin demek istesem de gülümsemeye çalışıp "Benim lavaboya gitmem gerek" dedim.
Adını unuttuğum çilli kız "İyi fikir. Bende makyajımı tazeleyecektim" deyiverdi. Lanet olsun! Kendimi deliğe sıkışmış bir fare gibi hissettim. Koridorun sonuna doğru giderken onu gördüğümü sandım..yan komşumu! İlk önce ne yaptığımı bilemeyecek kadar gerilmiştim ki sonrasında kızların yanından sıyrılıp ona doğru ilerledim.
"Nereye Chöle?" 
"Bir arkadaşımı gördüm. Siz gidin. Ben gelirim" dedim tek derdim onları lavaboya yollamaktı. Ardından yanlarına gidemeyecektim. Çünkü güya arkadaşıma söz verdiğim bir plan vardı ve bu benim aklımdan çıkmıştı. Ama tüm bunların olabilmesi için oğlanın beni görmemesi ve benim iki tarafa da yakalanmadan planımı icra etmem gerekiyordu. Olmadı. 
Komşum dönüp, onu izlediğimi anlamış gibi bana baktı. Ona doğru yürüdüğüm için kaşları şaşkınlıkla kalktı ve hemen ardından kendini beğenmiş bir biçimde gülümsedi. Eğer dün gece önünde ağlamamış olsaydım bu karşılaşma çok farklı olabilirdi! Ama denize düşmüştüm ve etraftaki yılanlardan, en az zehirli olan o gibi duruyordu.
"Tamam bizi bekletme tatlım!" Tatlım... Sırtımdaki kaslar gerim gerim gerildi. Bağırsaklarım düğüm düğüm oldu. Oğlan birden bire yüzümde kocaman bir ergenlik sivilcesi çıkmış gibi bakmaya başladı.
Ardından ben onu çift çift gördüm. Biri sağda biri soldaydı. İkizi falan mı vardı? Başım berbat bir dönme eşliğinde aşağı doğru düşmeye başladı. "Chöle?" mermer zemin çok rahat sayılmazdı ama soğuktu ve terleyen tenime çok iyi gelmişti. 
Ve ben ilk günümü bok etmeyi becermiştim! Hem de on üzerinde dokuzluk bir başarıyla. 
"Neyi var?" 
"Bilmiyorum bana doğru geliyordu ve birden bire bayıldı"
Evet. Ona doğru gidiyordum. Yaklaşık yarım saat süren bayılma maceramdan sonra kendimi okulun kliniğinde bulmuştum. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Doktor tam tepemde dikiliyor, camlardan içeri giren güneşi kesiyordu.
"Nasıl hissediyorsun?" dedi. Ağzımdaki bakır tadını yok sayarak "İyiyim" diye mırıldandım. 
"Peki, kaç saattir midene bir şey sokmuyorsun?" Güzel soruydu. Sanırım iki gün falan olmuştu. Dün zaten hiç bir şey yiyememiştim ve duvar saati şu sıralar üç bucağa doğru yol alıyordu. Ama ben ne bir kahvaltı ne de bir öğle yemeği yiyecek fırsatı bulabilmiştim.
Suratımdan neler düşündüğümü görmüşçesine "Anlıyorum" dedi. Daha yirmilerin ortasında gözüküyordu doktor. Kafası, odada göremediğim bir yerde duran komşuma döndü.
"Sadece aç kalmış. Doğru düzgün bir yemek yediğinden emin ol. Kendine gelecektir."  
"Teşekkürler Theo" Vay sanırım bay sapık, doktorla arkadaştı. Ayakkabısı fayansa vurdu ve iki tıktan sonra doktorun az önce dikildiği yerdeydi. 
"İlk yemek randevumuz oldukça tuhaf oldu ha?" 
"İlk öpücüğümüz gibi mi?" dedim. 
İşin en  ilginç yanı kendimi gülerken bulmamdı. Çünkü oda gülümsüyordu ve gülümsemesi karşılıksız bırakılacak türden değildi. Ama birden bire yatağa elini dayayıp yüzünü yüzüme yaklaştırınca, dudaklarımdaki gülücük donup kaldı. Eğer beni bir kez daha öpmeye kalkışırsa bu kez tokadı basacaktım. Fakat bunun yerine konuştu o kadar ki öpmüş olmasını tercih ederdim!
"Seni nereden tanıyorum ben Chöle? Daha önce karşılaşmış olamayız..değil mi?" Derin bir soluk aldım ve aynen şöyle düşündüm: Bu okulda sadece iki insanın gözünün içine dikkatle baktın Chöle ve her ikiside seni tanıdı. Bu ne demek biliyor musun?
Çuvalladın Chöle. Hem de öyle böyle değil!

gtag('config', 'UA-86742725-2'