film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2018 Çarşamba

HANDSOME DEVIL

(Başlamadan önce filmden bir alıntı: Tüm hayatınızı başkası olarak harcasanız sizin asıl hayatınızı kim yaşayacak?)

Bazı filmler vardır boş zamanlarınızı değerlendirmek için izlersiniz. Bazı filmler vardır onlar için zaman yaratırsınız. Handsome Devil'da o filmlerden birisi.
Genellikle bir film izlerken hayatın içinden hikayeleri tüm yönleriyle, acımasızlığıyla göstermesini tercih ederim. Çünkü hayat pamuk şekeri değil ve onu öyleymiş gibi göstermek sorunları olan insanlarla dalga geçmek gibi bir şey.

Handsome Devil'de sinema dünyasında çok fazla rastlamadığımız bir konu olan eş cinsellik konusu ele alınıyor. 

Lise öğrencilerin yani ergenlik hormonlarıyla dengeleri bozulmuş gençlerin her zamankinden daha fazla aşırı, kırıcı, öfkeli oldukları dönemleri bilirsiniz. Yaşadınız ya da yaşayacaksınız. Handsome Devil lisede ailesiyle arası iyi olmayan ve hiç arkadaşı bulunmayan Ned'in odasına gelen yeni çocuk sayesinde değişmesine konu alıyor.
Aslında tam olarak değişmek diyemeyiz buna. Asıl değişen Ned değil açıkçası. Gelen oğlan Cornor başka bir okuldan atılmış sırları olan ama oldukça iyi Rugby oyuncusu.
Ned ile aynı odaya düşer. Ned ise eş cinsellik üzerine bir sürü saldırıya aşağanlamaya uğramış, çevresinde hiç arkadaşı olmayan ama okumayı ve müziği seven bir öğrencidir. Karşısındaki çocuk ise bir kara kutu. Bir gün ödev için mektup yazılması gerekir ve o mektup aralarında bir arkadaşlığın doğmasını sağlar.
Ned ilk defa yalnız olduğunu fark eder. Bu zamana kadar yalnız olduğumu anlamamıştım ta ki bir arkadaşım olana kadar. Bu cümle gibi onlarca güzel cümle var filmde. 132 dakikaydı sanırım. Eğlenceliydi. Üzücüydü. Kimi yerlerde dişlerinizi sıktırıyor yumruk atma hissi uyandırıyordu. GERÇEKÇİYDİ. İnsanları sırf tercihleri için suçlamak yalnız bırakmak henüz bir çocukken asosyal hale getirmek... Hepsinden biraz biraz göstermişti Handsome Devil.

Ama filmde eş cinselliğin açıklanmaması gereken bir suç gibi gösterildiği sahneler, saklanan o sırrın altında eğilip bükülmek, ikilemler bence gayet iyi verilmişti.

Filmde İngilizce öğretmenini meşhur Sherlock'ta ki Psikopatımız canlandırıyor ve bence oyunculuğu gerçekten güzel. Abartısız, gelişi güzel. Ayrıca baş rollerde oldukça iyiydi özellikle Ned gerçekten koruma içgüdünüzü harekete geçirecek kadar çelimsiz ve sevimli bir karakterdi.
Benim filmden çıkarımım ise şu şekilde: Hepimizin büyük küçük sırları var. Lakin o sırlar aslında sır değil. Gizli kaldığımız şeyler asla duymasını istemeyeceğimiz kişiler tarafından duyulabilir. Kimileri bunu bir savaş baltası kimisiyle kırılacak bir yumurta gibi kullanır. Kimileri sırlarını kendi sırrı bilir özen gösterir. Kimileri nefret ögesi haline gelmek için uğraşır durur. Sırlar asla sır olarak kalmaz. Onları saklamak sandığımız gibi bizi koruyacak bir çözüm değil bizleri istemediğimiz kişiye dönüştürecek bir silahtır. Başkasının hayatını yaşayış şeklini örnek almak onun gölgesinde bir iz olmaktan ileri gitmez. TERCİH ETMEK TÜM CANLILAR İÇİN GEÇERLİ OLAN BİR ÖZGÜRLÜKTÜR. Bir başkasına zarar vermiyorsa tercihlerin saygı duyman gerekir. İster cinsellik ister siyasi ister bireysel kararlar olsun. İnsanları sır tutmaya iten şeylere karşı yapılmış bir filmdi bence. Sırların insanı boğabileceğini sonunda istemediği bir kişiye dönüşeceğini gösteriyordu bize. Ayrıca her yaşta her konumda olan insan toplumsal baskıyla karşılaşabiliyor. Bu baskıya ayak uydurup elinde meşaleler İle cadı avına başlamak ya da geri durup bu yürüyüşü hiç başlatmamak senin elinde. Yaşın, cinsiyetin, konumun ne olursa olsun. Tek başına bir güçsün ve bu gücü doğru kullanırsan Big Bang'i bile sönük bırakabilirsin.

Biliyorum biraz dramatik ve edebi oldu.

Ama Handsome Devil bana tam olarak bunu hissettirdi. Lise zorbalığı, arkadaş baskısı, öğretmenlerin banalliği, sevimsiz okul ortamı... Tüm bunlara karşı ezilen zorbalık gören dövülen hatta ve hatta intihar eden gençliğe rağmen değişmeden aynı kalan bir eğitim sistemi. Diyorum ya yetişkinler kör. Bakıyorlar ama aradaki 7 farkı görecek kadar zeki değiller.
Güzel bir filmdi içinde güzel eleştiriler barındırıyordu. İyi bir oyunculuk, iyi bir hikayeyi beraberinde getirmişti. Sevdim zaten yukarıda yazdığım dünya kadar şeyden sevdiğim anlaşılıyordur. Bu filme vakit ayırın ve sadece ay işte film deyip geçmeden önce üzerinde birazcık düşünün.

Fragman burada:

13 Ocak 2018 Cumartesi



Müslüm
Müslüm Gürses'in hayat hikayesinin anlatıldığı bir film var karşımız da. Sadece fragmanı bile tüyleri diken diken eden bir akışa sahip. Müslüm Gürses'in hayatını az çok bilenler çok büyük badireler atlattığını da bilir. Çocukken ailesinin özellikle annesinin yaşadıkları, ölümden döndüğü trafik kazası gibi bir çok dönüm noktaları vardı  hayatında. Müslüm Gürses, bence Türk müzik dünyasında, kendi sınırlarının dışına en fazla çıkan sanatçılardan birisidir. Bir çok tarzı denemiş bir isim. Maalesef aramızdan çok erken ayrılsa da yeri doldurulamayacak bir çok iş bırakmıştır. Filmi ise bu senin en merak edilenlerinden birisi oldu bile. 

Kızıl Serçe
Yine Jennifer Lawrence! 
Bu kadının oyunculuğunu hep sevdim. Öz güven ve sempatinin can bulmuş hali. Roller ne kadar uç noktada olursa, onun yeteneğini o denli daha iyi görmemizi sağlıyor. Kızıl Serçe'nin konusuna gelirsek; baş rolümüz zorlu hayat koşulları ve annesinin rahatsızlığı sebebiyle bir çıkmaza giriyor ve bu çıkmazdan ya bir Serçe yani bir tür ajan olarak çıkacak ya da annesinin ameliyatını yaptırabileceği paradan mahrum kalacak. Tabi ki cesurca davranarak en iyi ajanlardan biri haline gelip, cinsel yöntemlerle saldırmaya odaklanılmış, zorlu eğitim koşullarını atlatmış bir Serçe olarak karşımıza çıkıyor. Daha ilk fragmanıyla bile hem kanınızı donduran hem de yerinizde hoplatan bir aksiyonu var. Kesinlikle izleme listenize eklemeniz gereken bir yapım geliyor.

Suyun Sesi
Fantastik ve bilim kurgunun bir arada olduğu filmleri hep çok sevmişimdir. Bu filmin fragmanını şaş kaza gördüm ve aşık oldum. Hep dış güçlerin uzaylıdır, yaratıktır vb. tuhaf canlıları hapsettiği ve dünyayı ele geçirecek silahlar yarattığına dair komplo teorileri döner ya işte bu film o teorileri destekleyen bir yapım. Hem eğlenceli, hem üzücü, hem ürkütücü,
hem de merak uyandırıcı bir fragmandı. Çıkar çıkmaz izleme isteği uyandırıyor insanda. Film de bir araştırma merkezinde çalışan dilsiz bir kadının, orada tutsak tutulan yaratıkla olan iletişimi, dost edinişini görüyoruz. İlginç gözüküyor ve bence fantastik bilim kurgu sektöründe adını duyuracağı çok açık!

Küçük Ayak Efsanesi
Hep insanların Koca Ayaklar peşinde koştuğu efsaneler yazılır. Bu kez de Koca Ayaklar kalkıp minik ayakların peşinde koşuyor. Animasyon filmlerini seviyorsanız kaçırmayın bunu derim. Görsel efektler çok hoş, son derece iyi gözüküyor. Hem gülmek hem de efsaneleri tersten izlemek için mutlaka bakılmalı.

Ocean's 8 
Harika bir film geldiğini söylemek bir marifet olmaz. Oyuncular, büyükler ligi gibi. Tüm iyi isimleri tek bir çatı altına toplamışlar ve sadece izleyip keyif alın demişler. Hikayeden anladığım kadarıyla büyük bir soygun için toplanan 8 usta kadın hayatlarını döndürecek bir vurgun yapmaya karar veriyor ve biz de bu süreci hem gülerek hem de şaşkınlıklar içerisinde izlemekle yetiniyoruz. Ama çok var daha çıkmasına. Tabi ki bu beklemeye engel değil. Mutlaka not alın ve izleyen bu filmi!

The Current War (Elektrik/Akım Savaşı)(Gülmeyin nasıl çevireyim bilemedim ^^)
Edison ve Westinghouse arası mücadeleyi ele alan bir film geliyor. Hem de Benedict Cumberbatch ile geliyor. Benedict olur da kötü mü olur? Tabi ki olmaz. Daha önce hiç Edison filmi izlemedim yapıldı mı bilmiyorum. Daha önce Tesla filmlerine denk geldim ama Edison hiç. Sıfır bende. Merakla bekliyorum bu mücadeleyi. Satılabilir, pazarlanabilir elektrik sistemleri için baya büyük uğraş verdikleri ortada. Bakalım bizlere bu hikaye nasıl aktarılacak. Bekleyip göreceğiz.



4 Ocak 2018 Perşembe


FANTASTİK CANAVARLAR NEDİR VE NERELERDE BULUNUR?

KOCAMAN BİR MERHABA HARRY POTTER SEVERLER! 
Ve hayatının küçük bir kısmında bile olsa Harry Potter izlemiş olanlar!
J.K. Rowling'in hayal gücü ve kalemine olan hayranlığım bir kez daha pekişti. Bir kez daha aşık oldum yarattığı hikayelere. Bambaşka olan o dünyalara. Bazen şüpheye düşmüyor değilim hani! Ya gerçekten böyle dünyalar varsa ve biz bu dünyalarda ki her şeyden bir haber olan mugglelarsak? Düşüncesi bile üzücü. 

Harry Potter sevenler için harika bir atıştırmalık Fantastik Canavarlar! 

Film 2 saat sürüyor. İlk 40 dakikası biraz yavaş ilerliyor. Hatta ben o dakikalarda ne bu ya diye sitem bile ettim. Harry Potter'dan sonra böylesine yavaş bir şeyler çekilmiş olmamalı falan dedim. Ama sonrasında gelen aksiyon, duygu yüklü sahneler ve büyücüler laflarımı gerisin geri tıktı ağzıma. Son 50 dakikayı soluksuz izledim. Ayrıca Hogwarst'tan Albus Dumbledore'dann bahsedilen sahneler çok kısa olsa bile istemsizce gözleriniz doluyor. J.K keşke bir seri daha devam ettirse diyorsunuz. Ama her şey tadında bırakılmalı değil mi?
Filmde bol bol fantastik yaratık göreceğiz. Bir adet büyücü olan hayvan bakıcısının bu hayvanları koruması ve onları doğal yaşamlarına kavuşturması hakkında verdiği mücadeleyi izliyoruz. Bu önemli şahsın adı ise: Newt Scamander. Çok tatlı bir karakter. Kimseye zarar gelmesini istemiyor. Ne bu hayvanlara ne insanlara ne de büyücü dünyasına. Peki bu fantastik yaratıklara nerede bakıyor dersiniz. Bavulunda. Evet evet. Bir bavulda!
Bu öyle bir bavul ki bir hayvanat bahçesi gibi çeşitli canlılarla dolu olan bir dünyayı içinde barındırıyor. Fakat bir nevi veteriner de sayılan Newt bir gün bavulunu büyülü olmaya olmayan yani bir Muggle karıştırıveriyor. İşte tüm macerada böyle başlıyor. Bavulun kapağı büyülü olmayan tarafından açılınca ortaya tadından yenmeyecek bir dizi olay oluşuveriyor. Ortalık karışmış, mugglelar delirmiş, fantastik canavarlar etrafta cirit atarken başka büyük bir bela daha ortaya çıkıveriyor.
Bir tür ruh emiciyi andıran bir kara büyü. New York'a musallat oluyor ee bizim zavallı Newt'ten biliyorlar bunu da. Senin etrafa saldığın canavarlar yapmıştır diye ceza kesiliyor. İlk kez büyücülük dünyasında ki ölümü bu denli farklı göstermişlerdi. O ortam baya ürkütücüydü. Ama tahmin edersiniz Newt kendini kurtaracak akla sahip bir büyücü.
Tabi buradan kurtuldu diye diğer tüm belaları da başından attı diyemeyiz. Dediğim o ruh emici kılıklı şeyle yüzleşmesi gerekiyordu. Çünkü o her şeyin kurtarılabilir olduğuna inanıyor. En kötünün bile kurtarılma şansı olduğunu düşünüyor. Ve hikayenin bence ana fikri de burada yatıyor bence. Her kötünün içinde bir iyi her iyin içinde ise bir kötülük var. Ama her ne kadar kötü olursa olsun her canlı kurtarılmaya değerdir. Onun farklı görünüşü yaşamını elinden almak için asla yeterli bir sebep olamayacaktır.
Yani lafın özü BAYILDIM! Hem ana fikre hem anlatışına hem Harry Potter'dan taşıdığı izlere, hem de J.K Rowling'in inanılmaz zekasına bayıldım. Darısı benim ve benim gibi fantastik yazmak isteyen yazar adaylarının başına!
Mutlaka izleyin filmi ve hayal gücü denen şeyin nasıl uçsuz bucaksız olduğunu görün. Fantastik kelimesinin hakkını sonuna kadar hak eden bir film!
(Ayrıca içinde çok çok kısa da olsa bir adet Johnny Deep var. Sevenlerine duyurulur!)

Fragman için:

21 Aralık 2017 Perşembe

KOLONYA CUMHURİYETİ - KÜÇÜK BİR ÜLKE SERÜVENİ

Çok fantastik şeylerin döndüğü bir filmdi diyebilirim. Hadi uzaylıları anlarımda Amerika'nın ülkeden çekildiği bir sahne vardı. Onu nasıl anlayayım ben? Hayır yani Amerikanın girdiği bir yerden çıktığı nerede görülmüştür? Yani bu kısım baya bir fantastikti.
Açıkçası sıradan bir olay işleyiş şekli beklemeyin. Güzel ve farklı bir yöntem belirlemişler hikayenin anlatılışında. Ayrıca Türk sinemasında ancak Cem Yılmaz filmlerinde rastlayacağımız absürtlükler mevcuttu.
Bir komedi filmi olsa bile ara ara ince ince dünya düzenine ve Tv programlarına laf soktuğu kısımlar mevcuttu. Zaten bence komedi biraz sivri dilli olmalı. Ayrıca görsel olarak kullanılan ilçe daha doğrusu yarı ada şeklindeki ülke oldukça sevimli. 
Hikaye bilimkurgu ögelerinden biri olan Ufo'larıda konu alıyor. Oysa ben fragmanı izlediğimde paso
uzaylı olacak sanmıştım ama  uzaylıların olduğu kısım daha kısa tutulmuş. Senaryonun temel gidişatı Kolonya Cumhuriyeti eski adıyla Dik Burunlu'nun Amerika'ya yanlışlıkla savaş açmasıyla başlıyor ve ülkenin başkanı olan Peker Mengen'in bu yanlıştan dönmek adına verdiği çabayı izleterek devam ediyor. Çaba derken genellikle ülkeden kaçmakla uğraşmakta :D. Büşra Pekin zaten iyi bir oyuncu ve bu filmde de baya bir güldürüyor bizi. 
Karakterler birbirinden uçuk. Baş karakter ve yardımcıları BKM ve Güldür Güldür'den biliyoruz. Ayrıca Başrol Çağlar Çorumlu benim baya sevdiğim bir oyuncu. Çeşitli tiplemelerle baya adını duyurdu ve bence bu filmde o tiplerin toplamı olan bir kişi görüyoruz.
Eğlenceliydi. Ama insanlar pek hoşlanmamış. Abartıldığını, küfürlü olduğunu, komik olmadığını falan söylemiş. Bence komikti tamam film boyunca gözümden yaşlar akmadı ama bir çok sahnesinde kahkaha attım. Ayrıca oyuncuların canlandırdıkları karakterleri sevdim ben. Standart BKM komedisi.
Sizi güldürüyor, filmi boşa izlemişsiniz hissi asla oluşmuyor.
Amerika ile bu denli haşır neşir olan başka bir ülke daha var mıdır bilmiyorum ama Peker Bey bu konuda baya bir sınırları aştı. Diğer büyük devletleri bile kattı filme. Diyorum ya Türk'lerin farklı bir espri anlayışı var. Bu espri anlayışımız yapacağımız diğer türleri de absürt bir biçimde etkiliyor. Fantastik ya da Bilimkurgu pek Türk'lerin yapmayı tercih ettiği ya da cesaret ettiği türler değil. Bu sebeple öncelikle kendilerini tebrik ediyorum. (Bu lafta da aklıma hep Cem Yılmaz'ın tevkiftir o tebrik değil repliği gelir) Hem farklı bir tarz deneyip hem o tarzı kültürümüze göre şekillendirmiş hem de güldürmüşler. Bence Güldür Güldür espri tarzını seviyorsanız mutlaka izlemelisiniz. Ayrıca filmlerde de olsa sonunda Amerika'dan uzakta mutlu ve mesut gülüp oynayan bir ülke görmek sevindiriciydi. Kısacası ben Kolonya Cumhuriyeti'ni beğendim. Aşağıdan fragmanına bakabilirsiniz.


10 Aralık 2017 Pazar

SEN KİMİNLE DANS EDİYORSUN? - FİLM YORUMUM

Geçtiğimiz günlerde çıkan ve bir çok eleştirmen ve izleyici tarafından beğenilen Burak Aksak filmi. Açıkçası ben en son Bana Masal Anlatma'da bırakmıştım Burak Aksak'ı. Senaryo, oyuncular, akış, çekim şekilleri, görsel efektler... Harika bir filmdi, her şeyi dört dörtlüktü. 

Şimdi Sen Kiminle Dans Ediyorsun'a gelirsek, gerçekten de bahsedildiği kadar iyi miydi?

Filmin ilk yarısının, rahat bir yirmi dakikası fragmanlardan aşina olduğunuz kısımlardan oluşuyordu. O beni biraz rahatsız etti. Gerekli gereksiz küfür sahneleri de. Ama şimdi sende küfürlü ne filmler var diyecekseniz. Sorun küfür değil. Durun bir dinleyin. Ben küfür edildi ya da edilmediye değil Burak Aksak'ın yerli yersiz koymasına şaşırdım. Komedileri kendine hastır, hani dersiniz ya onu demeseydi olmazdı! Hah! İşte bu his Sen Kiminle Dans Ediyorsun'da pek olmamıştı.
Senaryo birazcık yavan kalmıştı. 
Ama elbette ki eğlenceliydi. Güldürdü mü güldürdü. Fakat bir BANA MASAL ANLATMA değildi. Hep şey bekliyor insan. İyi bir iş yapıldıktan sonra, onun üzerine çıkacak bir şeyler... Tabi bize demesi kolay, o senaryoyu yazmak, yönetmek, yapımcı sponsor falan bulmak... 7/24 çalışmak oldukça zordur, bende farkındayım. 
Sen Kiminle Dans Ediyorsun? Herhangi bir hayali ve yaşama arzusu kalmayan bir kızın tekrar hayata dönüşünü konu alıyor. Defalarca intihar eden bir kıza aşık olan doktor da onu bu yoldan çevirmek için mutlu olduğu bir şeyler arayışına giriyor ve buluyor da. 
Dans etmek! 
Baş roller bütün her şeyini tekvando salonundan bozma bir dans kursu olan Şengül Dans Okulu'na gidiveriyor. Şengül de Binnur Kaya olunca ortaya koca bir şamata çıkıyor. Şengül karakterini çok sevdim. Hatta en iyi güldüren kişi oydu. Diğerleri o kadar da kopartamadı sinema salonunu. Binnur Kaya oldukça iyi bir iş çıkarmış ama şöyle bir durum var ki rollerin bir arka planı yok. Fazla düz. Sadece başrol kızımızın hayatının acıklı kısımlarını ve Şengül'ün acıklı bir kaç anısını görüyoruz.
Fikir tam olarak ne?

Sen Kiminle Dans Ediyorsun da tam olarak anlatılmak istenen ne?

Yani başrol karakteri ailesini kaybettiği için mi intihar etmek istiyor? E ablası hep yanında? Durumları oldukça iyi görünüyor? Evleri deseniz o da gayet iyi? Çalışmıyor da? Madem psikolojik bir rahatsızlık bu neden denli tiye alınıyor? Komedi olması her şey ile kafanıza göre dalga geçebileceğiniz anlamına mı geliyor? Dans etmek hakkında en son 6 yaşında bir şeyler yapan kız Şengül Dans Okulunda balerin oluveriyor? O da komikti mesela. 
Bir de doktor ile olan sahneler komiklik konusunda biraz zorlamacaydı.
Sen Kiminle Dans Ediyorsun'u niye pek sevemedim bilmiyorum. Bir çok kişinin filme bayıldığını duydum. Ama o fragramandan sonra daha iyi bir şey bekliyordum! Beklememem gerekirdi ama oldu işte. Türk sinemasında fragmanı arşa çıkan filmlerden uzak durmaya karar verdim. Orada espriler gırla film de yani koca 1 buçuk 2 saatte fragmandakilerin yayılmış halini izle dur.
Belki de Burak Aksak'tan daha iyi daha dolu bir hikaye beklediğim için böyle oldu. Beklentiyi yükselttiğim için sinemadan çıkışım iyi gibiydi oldu. 

Tabi ki piyasada ki küfürle güldüren mizah katili filmlerden daha iyiydi! 

Ama biliyorum ki daha iyisini yapabilirlerdi! Ama yine de güzeldi. İzlenmeli ve Türk Sinemasında mizahın daha iyiye, daha güzele doğru gidişi gözlemlenmeli. Burak Aksak, Gülse Birsel gibi senaristler eminim daha iyisini yapacaklardır!

Fragmana aşağıdan bakabilirsiniz.



AİLE ARASINDA - FİLM YORUMUM

Filmi dün Cinemaximum sinemalarında izledim. Bu sebeple küçük bir serzenişim olacak. BİR BİLET NASIL 20 TL OLUR? İNSAF! 
Tamam. 
Serzenişimi yaptığıma göre filme geçebiliriz.
Gülse Birsel Türk dizi tarihin kültlerinden olan Avrupa Yakası'nın senaristiydi. Onlarca yazdığı karakterler arasında en sıyrık ve en komik olanı Burhan Altıntop'tur. Hala Engin Günaydın'ı Burhan olarak bilirim. Bu denli benzeri olmayan karakterlerin yazarı hep Gülse Hanım oldu.
Bu kez bir sinema filmi senaryosuyla karşımızda. Küçük bir rol de kendisi oynamış. 
Aile arasında fragmanını ilk izlediğimde, komik bir şeye benziyor elbet diyorsunuz ama artık alıştık. Fragmana tüm komik sahneleri koyup geri kalanında uyuklatan filmlere.
Ama bu film hem fragramnın üstüne çok rahat bir biçimde çıktı. Gülmekten kırıldığım bir filmdi. Sinema salonunu kahkahalar film boyunca devam etti. 2 saatin 2'sinde de gözümüzden yaş getirdi. Hatta bazı sahneler de şarkılar söylenmekte ilk defa bir sinema salonunda tamamıyla filmin içine girmemiştim. Gözüm o sahnede dalmamıştı. Açıklı bir yanı var o kahkaha içinde. 

Zor hayatlar, zor meslekler, kadının toplumdaki yeri, trans bireylere yaklaşım...

Bir çok konu iç içe, bir çok bakış açısı yan yanaydı. Gülse Hanım zaten zıt karakterleri tek bir sahneye toplamayı seviyordu. Bunu filmde de yapmış olması pek şaşırtmadı. Ama filmde bir nokta beni çok rahatsız etmişti. Şimdi bir trans bireyimiz bulunmakta, şarkıcılık yapmaktadır. Bu arkadaşımıza nazikçe Trans Birey denilmekte mantıklı olan da bu zaten.
Demet Evgar'ın canlandırdığı karakter de vokallik yapıyor ve bar ya da gazino gibi ortamlarda çalışıyor. Ve yumuşak bir karnı var. Hafif kadın olarak lanse edilmek istemiyor, hiç bir kadının istemeyeceği gibi. Özellikle ve sürekli olarak sen beni ne sandın sen beni or**spumı sandın şeklinde sinirlenmekteydi. Oysa o şekilde seslendiği kadınların kaçı bu işi bile isteye yapıyor? Kaç tanesi buna mecbur bırakılıyor? Yani Trans birey diyilebilen bir filmde o kişilere de s*ks işçisi demek çok zor olmasa gerek. Biliyorum senaryonun bununla bir alakası yok. Komiklik üzerinde şekillenmeli ama o kısım biraz üzücüydü. Emimin Gülse Birsel o yönden yani küçük düşürücü göstereyim çabasında değildir sadece o sahneler fazlaydı o yüzden rahatsız hissettim.
Sonuçta Gülse Birsel toplumsal standartları umursamayan, karakterlerinin uçuk olduğu ve herkesin her şey olabileceği senaryolar yazıyor. Kaliteli işlerde ortaya çıkarıyor.
Filmin en sevdiğim kısmı ise oyuncular arası mükemmel uyum! 
Her biri bir diğerinden komik ve dobra! Hikayenin içinde hem umut, hem ikinci bahar arzusu, hem dram, hem gözyaşı var. Yani var da var.
Baş rol Fikret işini batırınca yeteri kadar zor durumdayken bir de karısından yiyor darbeyi. Boşanmak istemese de evden kolunca pek bir şey yapamıyor Fiko. Kendisine avukat bulması gerektiği söyleniyor o da söyleneni yapıyor. İş bu ya avukat diye yanına gelen kadın ise artık hayatına yeni bir şekil vermek isteyen aile kurmak isteyen biri çıkıyor. Ona evini kiralıyor ve olaylar bambaşka bir hal alıyor. 
İki tarafından 21 yıldır kurmayı arzuladıkları aile isteği bu olaylar çevresinde şekilleniyor. 
Eğlendiriyor ama düşündürüyor da.

Her evli çift gerçekten aile olabilmiş midir?

Sadece bir deftere imza atmalak, bir yastığa baş koymakla aile olunmaz diyor Gülse Birsel. Hayal ortaklığı, dostluk, anlayış, ilgi alaka, bakmaktan öte görmekle alakalı diyor bizlere. En hoşuma giden sahneler de tam da bu konuyla alakalıydı.
Topluluk baskısından endişelenerek yapılan evlilikler ya da birliktelikler ne kadar güzel sonuçlar doğurabilir ki? Zorla güzellik olmaz demiş atalarımız. Güzellik bir noktada zorluğun içerisinde de zorla yapmanın değil, tüm zorluklara rağmen aramak ve çabalamanın içerisindedir. Bu bizlere bir de ekrandan gösterdiği teşekkür etmemiz lazım Gülse Hanım'a. İlk film için oldukça eğlenceli ve küfürsüz güldürmenin mümkün olduğunu gösteren bir filmdi AİLE ARASINDA. Eline ve aklına sağlık güzel insan. 

Aşağıdan fragmanı izleyebilirsiniz ve bana kalırsa en kısa sürede gidip izlemelisiniz!



8 Aralık 2017 Cuma

SÜLEYMAN AMCA HAYATINI KAYBETTİ

Geçtiğimiz aylarda AYLA isimli Güney Kore ile Türkiye arasındaki askeri ve siyasi ilişkileri konu alan bir film vizyona girmişti. Film, gerçeklerden esinleniyordu. Gerçek bir hayat hikayesinden. İşte o hayat hikayesi Süleyman Dilbirliği adındaki koca yürekli bir Türk askerine aitti. Açıkçası ben Ayla filmini görmeden önce Güney Kore'de yaşanan bu olayı biliyordum. Süleyman amca Güney Kore'ye savaş için gönderilen Türk askerlerinde sadece biridir. Bir gün yolları kimsesiz ve savunmasız bir kız çocuğuyla kesişir. Süleyman amca onu yalnız bırakamaz ve orduya daha doğrusu yanına alıverir. Tüm bakımıyla kendi ve silah arkadaşları ilgilenir. Hatta birbirlerinin dillerini anlamayan iki insan olmalarına rağmen baba ve kızı olmayı başarmışlardır. 
Beni Ayla'da etkileyen ne efektler ne savaş ne de oyunculuktu. Bu hikayenin gerçek olduğunu bilmek bile tüylerimi diken diken ediyor.
Bir asker düşünün. Kanın. savaşın. ölümün ortasında bir çocuğun elinden tutuyor. Onu yalnız bırakamayacak kadar vicdan sahibi. Devletlerin savaşı arasında kaybolup giden nice hayattan bir kaçı onların ki. Hala devam etmekte olan acımasız savaşların içerisinde ölen masum çocuklardan sadece birisi olabilirdi Ayla. 
Ama Süleyman Astsubay tüm karşı çıkışlara, yapamazsın, çocuk bakmaktan ne anlarsınlara rağmen onu o meçhul sondan kurtardı. Bence bizleri Kurtuluş Savaşı'nda onlarca devlete karşı kurtaran şey de buydu. Vicdan. Bence yardımsever bir toplum olduğumuzu bizden hoşlanmayan milletler bile inkar edemez (Adı üstünde Türk Misafirperverliği). Ayla bu sevginin sembollerinden sadece birisi. 

Süleyman Astsubay bir askerden öte bir insan olduğunu göstermiş bizlere. 

Öldürmek yerine yaşatmanın gücünü göstermiş. Ona dilini öğretmiş, onu giydirmiş, saçını özenle taramış... Düşününce dilini bilmediğiniz bir ülke de, savaşmak için gittiğiniz bir diyarda, kendinize bile bakmaya üşendirecek kadar ağır yükleri olduğunu anlamak zor olmaz. Sırtındaki tüm yükün üzerine minik bir kız çocuğunu oturtmuş. 

Boş verin filmi. 
Boş verin efektleri. 
Boş verin tüm o iyi ya da kötü eleştirileri. 

Her gece ölen askerlerimize 5 saniye veren haber bültenlerini düşünün. 

Her gece ağlayan anneleri.
Her gece başını yastığa koyup gözüne bir damla uyku girmeyen babaları düşünün.
Babalarını bekleyen çocukları...
Ölüm her daim enselerindeyken bu denli bir özveri... Kelimeler Süleyman Amcanın yanında kifayetsiz kalır. O yüce gönüllü insan bir kaç saat önce hayata gözlerini yumdu. 
Ama ölürken çok ama çok önemli bir değeri tekrar hatırlattı bize.

Sevmek, sevebilmek her daim savaşmaktan daha güçlüdür. 

Herkes güzel sevemez. Herkes bu denli vicdanlı olamaz. 
Asker demek yedi yirmi dört saat ecelle kol kola gezmek demek. Ama bunu layıkıyla yapmak  gerektiğinde düşmana dostça davranmayı, gerektiğinde bir mazlumu kurtarmayı, gerektiğindeyse anne veya baba olmayı gerektiriyor işte. 
Bir kediyi ölesiye dövmek ile bir çocuğu alıp sahiplenmek aynı şey midir?
Olmadığını biliyorsunuz. İnsanların sahip olduğu vicdanın büyüklüğü ve sevebilme gücü de farklıdır. 
Kimisi kocaman sever, her şeyini ortaya koyar. 
Kurtuluş Savaşı'nda vatanını seven ve ellerinde olmayanlara karşı hayatlarını ortaya koyan askerlerimize, milletimize bir selam götürmüştür Süleyman Amca. 
Nurlar içinde uyu!
Fleurie-Solider 


28 Kasım 2017 Salı

I Origins - Film Yorumu

Filmi izleyeli uzun zaman oldu. Ama hala detaylarını hatırlıyorum ve hala hissettirdikleri aynı. Bir öğretmenimin paylaşımında görüp izlemiştim. Standart bilim kurgu tarzından bir film sanmıştım. Ama oyunculuklar, filmin temelinde yatan düşünce, olayların ilerleyişi... Film bittiğinde ya gerçek bu diye düşünmeden edemedim. 
I Origins'in tıpkı parmak izlerinin birbirinden farklı olması gibi gözün iris yapısınında bir başkasıyla aynı olamayacağını ispatlamak isteyen bir moleküler biyologun(Ian Grey) başından geçenleri anlatıyor.
Bu konu hakkında bir program üretiyor ve programı geliştirmek için uğraşıyor, bu esnada şans eseri tanıdığı bir kadına aşık oluyor. Bu kadın sayesinde teorisinin gerçek olup olmadığını öğrenecektir Biyolog Ian. Hikaye o kadar tuhaf ve gerçekçi işlenmiş ki gerçek bir hayattan kesit izliyormuşsunuz gibi izliyorsunuz. Beklenmedik ölümler, beklenmedik olaylar sizi bir anda etkisi altına alıyor. 
Ayrıca gözün benzersiz oluşunun çok ötesine gidiyor Ian.  Gözlerin benzersizliği ile reenkarnasyonun var olup olamayacağını da araştırıyor. Ölümsüzlük var mı ölümden sonra geri dönülüyorsa o kişiyi gözlerinden tanıyıp tanıyamayacaklarını araştırıyorlar. 
Filmin ilk yarısında romantizm ağır basmakta. Bu romantizm dramatik bir şekilde sonlandırılıyor ve ikinci kısımda acıyla karışık tetiklenen bilimsel araştırmalar başlıyor. Ama ikinci yarıda bebekle alakalı sahneler bulunmakta bilim insanlarının bebeklere bir tür eğitilecek araştırılacak obje gibi bakması pek hoşuma gitmemişti. Her neyse sonrasında I Origins'in temelindeki göz ve reenkarnasyon fikrinin gerçekliği üzerinde duruluyor. 
Ian'a gelen aşk aslında onun hayatının geri kalanını şekillendiren bir döngünün başlangıcıydı. Ve insan daha dikkatli düşününce aslında hayatta tesadüfün olmadığını, her şeyin matamatiksel bir planlama çerçevesinde kusursuzca ilerlediğini görebiliriz. Tabi görebilmek için ilk
önce bakmayı bilmek gerekiyor.
I Origins'te bize bunu gösteriyor. Doğru yere doğru zaman da ve sabırla bakmayı...
Filmin son sahnesi ise tüylerimi diken diken etmişti. Belki de reankarnasyon gözlerde değil de korkularımızdadır. Bazı şeylerden sebepsizce korkmamız, onlara ait kötü anılarımız olmadığı halde yaklaşmaktan dokunmaktan çekinmemiz. Kim bilir belki de ilerleyen günlerde ölümden sonrası için daha net araştırmalar yapılır, ya da yapılan araştırmalar daha net bir biçimde bizlere aktarılır.
Kesinlikle izleyin filmi. İzleyip unutamadığım nadir filmlerden biridir I Origins.

Fragman:



Instagram hesabımdan takip etmek için tıklaman yeter! @brandallfigure

1 Kasım 2017 Çarşamba

Eğer Yaşarsam / Film Yorumum


Filmin Adı: Eğer Yaşarsam
Uyarlandığı Kitap: Eğer Yaşarsam
Yönetmen: R.J. Cutler
İmdb Puanı:6,8
Aynı adlı kitaptan yorumlanmış, boğazı düğümleyen bir film  Eğer Yaşarsam. Her şeyin günlük güneşlik başladığı bir kasabada bir trafik kazası trajik bir geleceğe sürükler Mia Hall'i. Kitabını okurken çoğunlukla ağladığım, ama bir o kadar da gülümsediğim yerler vardı. Ama bu gülücükler komik bir şey yüzünden değil, geçmişin tozlu raflarından çıkarılmış, güzel hatıralar içindi.
İçinizi buruklaştıran, kalbinizi ısıtan ve gözlerini dolu dolu yapan hatıralarla dolu. Ölümde vardı, yola devam etmekte... 

Peki ya Mia yola devam edecek miydi?

Kitabımızın ana konusu yukarı da soru etrafında şekilleniyor.
Kitabın ana karakteri Mia Hall bir trafik kazasıyla ölüm ve kalım arasındaki o ince çizgide bulur kendini. Yalnız bir şeyler çok kötü bir biçimde ters gitmektedir. Çünkü her şeyi görüp duyuyor olmasına rağmen kimse onu fark edemiyordur. Tıpkı bir hayalet gibi yoğun bakımdaki bedeninin etrafında geziniyor, kendisi için üzülen sevdiklerini izliyor, hastanedeki ailesi için endişeleniyordu. Bunları görmemizin yanında bir de Mia'nın geçmişindeki anılara dönüşler yaşıyorduk.  
Bebekliğini, çocukluğunu, ergenliğini, ilk aşkını, en yakın dostunu, hayatının mesleğini ve çok sevdiği ailesini...

Hem ana karakteri derinlemesine tanıdığımız hem de hayatta kalması için dua ettiğimiz o nadir kitaplardan birini sinema perdesine güzelce yansıtmışlar. Kitabın olay örgüsüne sadık ve okuyucuyu memnun edecek oyuncu seçimleri yapılan izlenesi bir film ortaya çıkarmış.
Acısıyla tatlısıyla, yaşamın ölümle var edildiğini bu gerçekçi dünyayı bize sunan Gayle Forman'a (sevgili yazarımıza) teşekkür eder ve filmi bir kez daha izlemeye giderim.

Küçük bir alıntı:
"Sevgi, onu tutunduğunuz sürece asla ölmez, sizi terk etmez ve asla bitmez. Sevgi sizi ölümsüz kılar."
Fragman:


31 Ekim 2017 Salı


Çılgın Max: Öfkeli Yollar Film Yorumum

Imdb: 8,1
Yönetmen: George Miller
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki izlediğiniz ya da izleyeceğiniz filmlerin arasına birinci sıradan girecek bir kaliteye sahiptir kendileri. 3D oluşundan, oyuncu seçimine, oyuncu seçiminden kurguya, kurgudan görsel efektlere kadar her şey mükemmeldi! Çılgın Max'imizin(Tom Hardy)  hikayesi aslında 1979 yılında sinemanın dehası George Miller'la başlamıştır. 2015 yılına ise bomba etkisi yapan bir tekrar filmi ile geri döndü. 

Aradan geçen onca zamana meydan okuyan bir hikayesi var. 

Öyle ki her şeyin bittiği, geriye çölden başka bir şeyin kalmadığı bir dünya düşünün. İlk önce petrol savaşları sonrasında ise su savaşları ile yönetici sınıf, hastalıklı bir yeni düzen kurmuşlardır. Bu düzende hayatta kalmak ile ölmek arasında pekte bir fark göremedim ben. Savaşın çocukları adı verilen çok küçük yaştan savaş için eğitilip liderlerine sonuna kadar bağlanmak için beyni yıkanan bir grup var. Muhafız gibi düşünün. İnsanlar hastalık içinde, su için birbirlerini hırpalıyorlar. Su için bizim devrimizin petrolü diyebiliriz.
Max hikayemize tam da bu sırada dahil olup savaş dünyasında tutsak duruma düşer. Bu esnada savaşın hastalıklı dünyasında sağlıklı çocuklar için birden çok eşi olan liderin eşleri, liderden kaçar. Charlize Theron bu görevi üstlenir ve tüm halatlar kopup aksiyonun içine bodoslama düşüveririz. 
Öyle sahneler var ki koltukta sıçramanıza neden oluyor. 3D'nin hakkını sonuna kadar veriyor sizlere. Gerilimin hiç düşmediği aksiyonun 120 dakikanın 120 dakikasında da arttığı nadir bir film Mad Max. Hiç düşünmeden izleyin derim.

Fragman:

30 Ekim 2017 Pazartesi

Bildiğiniz Uzaylı Filmlerini Unutun! Karşınızda Sıradışı Peekay!


PEEKAY - P.K. (2014)
Imdb: 8,2
Yönetmen: Rajkumar Hirani

Aslında bir süredir Türk dizileri Türkiye'de oldukça fazla izlenir oldu. Gerçi oldum olası televizyonda dizi izlemeyi sevmiyorum. Gereksiz bakışmalar aksiyonsuz sahneler geçene kadar uykusu geliyor insanın. En iyisi internetten izlemek bence. Özellikle söz konusu Hint filmleri olunca! Bilirsiniz acaib uzun filmler yapıyorlar. Dans sahneleri çok fazla yer tutuyor filmde. Kötü demiyorum sadece çok uzun oluyor. Her neyse asıl konumuz Aamir Khan. 
Hint filmlerini Aamir Khan ile tanıdım. Ama 3 Idiots, Her Çocuk Özeldir gibi harikulade sinema filmlerini nasıl olur da bu kadar geç keşfederim, nasıl olur da izlemem ben demeden edemedim! (Şuan vizyonda bir filmi daha bulunmakta, en kısa zamanda onu da izlemelisiniz!) Ve işte o mükemmel filmlere birisi daha katıldı: 

P.K.(Peekay) 

P.K. dünyadaki canlıları, yaşam tarzlarını ve daha bir çok bilgiyi keşfetmek için dünyaya gönderilen bir uzaylı! Öyle aklınızda canlanan koca kafalı, sivrisinek kılıklı bir canavar değil, bildiğiniz insan formunda bir uzaylı.
Ama daha uzay gemisinden dünyaya inmesiyle, başının belaya girmesi bir olmuş, bırakın bilgi edinmeyi bir daha evine bile dönmeyi başaramayacak bir duruma düşürülmüştür. P.K.'yin en ilginç yanı da tam burada karşımıza çıkıyor. Asla ama asla pes etmiyor! O kadar ki herkese, her şey hakkında soru soru soruyor, bıkıp usanmadan öğrenmeye çalışıyor, insanları şaşırtıyor ve kendisini sevdiriyor.

Bir Aamir Khan oyunculuğu daha! 

Hem ağladığım, hem doyasıya güldüğüm, hem de hiç tahmin etmediğim kadar düşündüğüm bir hikaye çıkmış ortaya. Din nedir, dindarlık nedir, evrenin neresinde ne diye varız? İnandıklarımız doğru mu yoksa baştan aşağı yanlış mıyız? Dört dörtlük bir filmdi. Ama film de en güzel şey P.K'in masum düşüncelerinin, insanların her gün ki rutinlerini, düşünmeden ve sorgulamadan yaptıkları işleri, hatta ve hatta hiç sorgulamadığımız inançlarımızı sorgulatıyor bizlere.
Komedi ve dramın bir arada seyrettiği son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi diyebilirim. Fragman hemen aşağıda olacak, ben derim ki izleyin, izlettirin! 
Çünkü P.K.'yin deyimiyle her zaman doğru bir numara var! Olmalı.

*Film müziklerini es geçmemeliyim. Harika bir müzik listesi var. Sahnelerde yükselen ritim ve yapılan danslar ekran karşısında oynamanız için sizi dürtüklüyor! Onları da hemen aşağıdan dinleyebilirsiniz!

Fragman


Müzik






14 Ekim 2017 Cumartesi

İlk Önce Cingöz Recai Şimdiyse Fatih! Bu Yıl Kenan İmirzalıoğlu'nun Yılı Olacak!

Bir zamanlar ekranlarda rüzgar estiren bir dizi vardı. Deli Yürek! Sonra Ezel oldu o dizi. Şimdiyse Fatih olacak gibi duruyor! Kimseciklerin inkar edemeyeceği kadar iyi bir aktör Kenan İmirzalıoğlu. Yaptığı her yapımla adından bahsettirebiliyor.
Ama bu sene onun için altın gibi bir yıl olacak bence.  Bilirsiniz Muhteşem Yüzyıl'ın bu denli başarılı olması muhteşem kostümler, gerçekçi arka planlar ya da efektler değildi. O diziyi bu denli dünyada bilinir bir hale getiren Halit Ergenç'ti (Meryem Uzerli'yi de es geçmeyelim). İkilinin oyunculuğu mükemmel bir uyum içerisindeydi. Şimdi ise Kenan İmirzalıoğlu'nu bir Osmanlı Padişahı olarak oyunculuğunu konuştururken göreceğiz. Hele ki onunla beraber rol alacak diğer başarılı oyuncularla ışığı tuttu mu bırakın Türkiye'yi tüm dünyada sesini duyuracak bir yapım olacağından eminim!
Bununla da bitmedi. 13 Ekimde sinemalarda gösterime giren CİNGÖZ RECAİ var! Bomba gibi bir film olduğunu düşünüyorum. Sadece fragmanı bile aksiyonun bolluğunu ve hikayenin eğlenceli ilerlediğini göstermeye yetiyor. Oyuncu kadrosu da bir o kadar göz kamaştırıyor, izlemek için sabırsızlanıyorum.


Cingöz Recai Peyami Safa tarafından kaleme alınan bir karakter. O bu karakteri yazarken Arsen Lüpen'den esinlenmiş. İşinde son derece usta olan bir karaktere can verecek Kenan İmirzalıoğlu. Ayrıca bu filmin ilk beyaz ekrana aktarılışı değil. Eğer ki Yeşilcam'a ilginiz varsa ya da daha önceki çekimlerini de izlemek istiyorsanız Cingöz Recai 1969 yazarak aratmanız yetecektir(2017'den önce 2 kez sinemaya aktarılmıştır Cingöz Recai). Aşağıya Youtube'da yayınlanmış olan full filmin linkini de bırakıyorum. 1969 çekilen yapım da oldukça iyi oyuncuları barındırıyor bünyesinde. Ben ikisini izleyip karşılaştırmasını yapacağım yakın bir zamanda.
Bir şey izlemek istiyorum diyorsanız mutlaka bu filme gitmelisiniz! Ya da kitabını okuyarak hikayeyi daha detaylı bir biçimde öğrenebilirsiniz.

Peyami Safa Cingöz Recai Serisi- Okumak İçin: Tık

Cingöz Recai 2017 - Fragman / Şuan da Vizyonda!

Cingöz Recai 1969 - Full Film



Instagram hesabımdan takip etmek için tıklaman yeter! @brandallfigure



11 Kasım 2016 Cuma




Film Adı: Piper
Yayın Tarihi: 17 Haziran 2016
Yapım Şirketleri: Pixar, Walt Disney Pictures
Film Süresi: 6 dakika
IMDb: 8,5

Geçen gün Facebook'ta sanırım BoredPanda'nın paylaşımında gördüğüm animasyon filmidir. Kısacıktır ve tamamen Pixar şirketinin dedirtecek kadar tatlı bir sonla bitmiştir. Küçük bir yaban kuşunun hayata attığı ilk adımları görsel bir şölen şeklinde sunuyor bizlere. Sadece 6 dakika içinde yeni bir şeyler öğrenip, deneyimlemenin ne kadar müthiş bir şey olduğunu hatırlatıyor bize Piper. Küçük kuşa annesi nasıl kendi başına yemek bulması gerektiğini öğretiyor daha doğrusu öğretmeye çalışıyor. Çünkü yavru kuşumuz denizden ve ıslanmaktan çok korkuyor. Korkusunu yenmesini sağlayan da karşısına birden bire çıkan minik bir yengeç oluyor. Zaten o sahnede ki görsellik beni benden aldı. Pixar'ın en sevdiğim yanı ise insan dışındaki canlıların masumiyetini ve güzelliğini böylesine safça ortaya koymasıdır. Pixar'ın diğer bir animasyonu olan Partly Cloudly'i yani Kara Bulut'u izleyen bilir orada da bir leyleğin başına gelebilecek kötü bir olay oldukça tatlı bir dille anlatılmış aynı tatlılıkla da sonlandırılmıştır. 
Kısacası vaktiniz varsa Piper'ı izleyin. Bittiğinde üzeleceğiniz kadar güzel bir hikayeye sahip.


Film Adı: Lifted
Yayın Tarihi: 29 Haziran 2007
Yapım Şirketi: Pixar
Film Süresi: 5 dakika
IMDb: 8,0

Bir gece kapınızı uzaylılar çalıverse ne yapardınız? Her halde ben olsam o dakika ruhumu teslim ederdim. Neyseki Lifted'teki masum insan uyanmıyor ve öyle bir durumun dehşetini yaşamıyor. Animasyonda dünyadaki iki uzaylının insan kaçırmak üzere çalışmalar yaptığını görüyoruz. Daha doğrusu bir uzaylı diğerini değerlendiriyor, yeteri kadar iyi kaçırabiliyor mu diye. Kulağa korkunç gelse de animasyonda oldukça komik bir dille anlatılmış. Uzaylılar ise E.T.'den hallice birisi işin iyi olmayan, beceriksiz bir rolde diğeri ise otoriter. Filmin sonu ise beklenmedik oldu benim için. Adamcağızı öyle bırakacağınıza kaçırsaydınız daha iyiydi demeden edemedim.





Film Adı: Ters Yüz
Yayın Tarihi: 19 Haziran 2015
Yapım Şirketi: Pixar
Film Süresi: 1 saat 42 dakika
IMDb: 8,2

İzlediğim en uzun animasyon filmi olabilir ve Insıde Out Oscar ödüllü bir film! Bu bile ne kadar güzel olduğunu bir göstergesidir. Bu film için Pixar ciddi bir çalışma gerçekleştirmiş. O kadar ki Pixar filmleri arasında hem bu uzun bir zaman hem de bu kadar kalabalık bir ekiple yapılan ilk filmmiş. Ne diyeyim onca emek boşa gitmemiş. 
Filmde oldukça farklı bir konu işleniyor. Küçük bir çocuktan yetişkin bir insana insan beynindeki duyguların nasıl hareket ettiklerini komik bir dille anlatmaya çalışmış. İçinde hem bilimsellik hem macera hem de dramı bir arada bulunuyor. Öfke, korku, mutsuzluk, tiksinti, mutluluk yani temel duygular yer alıyor, verdiğimiz tepkilerde.
Tabi ki bir bu tepkilerin beynimizin içinde nasıl gerçekleştiğinden haberdar değiliz. İşte Ters Yüz'de tam bu noktada işe elini atıyor ve beynimizde ne olup bitiyorsa bize gösteriyor. Bir çok gerçekçi yani vardı. Örneğin işlenen aile ilişkisi kızın ailesini terk etmeye çalışması babanın öfke ve otoritesi annenin duygusallığı, hepsinin tutulacak bir gerçeklik noktası vardı. Filmde hem ağladım hem güldüm hem de korktum. Çünkü beynimizin içini, büyüme süreçlerimizi öylesine ustaca yansıtmış ki Pixar ekibi insan ister istemez demek ki görünmeyen yüzümüzde olup biten şeyler bunlarmış demeden edemiyoruz. 
Kısacası bu filmi mutlaka izleyin. Çocukları olanlar mutlaka çocuklarıyla izlemeli bu sayede hem onları gözünden olayları görmüş olurlar hem de çocukları düşünme ve büyüme süreçlerini konuşmaktan daha iyi bir yöntemle göstererek anlatmış olurlar.



4 Kasım 2016 Cuma

The Revenant
IMDB: 8,1
Film bana göre beş üzerinden 4 alacak kadar iyiydi. 1 puan nereden gitti buyurun aşağıdan okuyun.

     The Revenant yani Diriliş filmini, çıktığı dönemde izlemiştim. Üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra yorum yapmanın zor olacağını düşünüyordum ki hiçte öyle olmadı. Filmin en önemli kısımları hatta film hakkında İnternet de dönen geyikler bile hala aklımda.
















Hatırlarsanız Leonardo Dicaprio yer almış olduğun onlarca başarılı projeye rağmen Oscar ödülünü bu zamana kadar hiç alamadı. Sıkıysa Yakala'dan Başlangıç'a Başlangıç'tan Kara Elmas'a kadar oynağı her karakteri sonuna kadar hissettiren birisi nasıl olur da Oscar kazanamaz? Sanırım Leonardo Dicaprio'da bu durumdan muzdarip olacak ki sonunda ayılı kovalamacalı vurmalı kırmalı Kızılderili'li bir filmde yer alıverdi. Yani demeye çalıştım Oscar alabilmek için soykırım açlık ya da diktatörlüğü konu alan filmlerde yer almak gerekiyor. Titanik'teki baş rolü paylaştığı arkadaşı da bir Hitler dönemi filminde yer aldıktan sonra Oscar almıştı. Her neyse konumuz The Revenant!

Film genel itibarıyla yavaş bir tempoda izletiyor kendini. Filmin son yarım saati ise aksiyonu yükleyip o neydi be diye çıkmamıza sebebiyet veriyor. Maalesef ben öyle çıkanlardan da olamadım. Aklım ucu açık bırakılmış sona takılmıştı. Daha doğrusu ben ucu açık olsun, onca vurmaca kırmaca, boğmacadan sonra Leo'nun sonu bu olmasın be demiştim.
Film de Kızılderili ırkına yapılan büyük zulmü görebiliyoruz. Yaşadıkları yerler yağmalanıyor, insanlar sonu getirilmek istenircesine öldürülüyor, çocuk kadın demeden bütün şiddeti yaşıyorlar. 
Leo'da Kızılderili bir kadına aşık oluyor. Evleniyor ve Kızılderili'lerin doğal yaşam ortamına adapte ola Leo onlarla beraber yaşamaya başlıyor. Bir erkek çocukları oluyor. Her şey iyi güzelken bir gün yaşadıkları alan yağmalanıyor ve hiç kimse hayatta bırakılmıyor ki bu hengame içinde Leo'nun çocuğundan başka kimsesi kalmıyor. Ama bir gün oğlunu da kaybedince hayattan, tutunduğu her şeyden vazgeçerek sadece intikam almak için yeniden doğuyor!
Onu hem karısında hem de oğlundan koparanlardan intikam almak için ölümü bile atlatan bir adamın ayakta kalışıdır The Revenant(Diriliş). Kar kış demeden ayı çakal kurt umursamadan tırmanır dağları Leo abimiz. Çünkü neden? Oğlunun katilini bulacak ve onu kendi elleriyle öldürecektir! Tabiki bu öyle sandığı kadar kolay olmaz. Ama bundan sonrasını anlatırsam filmi izlemeyenler için pek hoş  bir sürpriz olmaz. O yüzden durgun sonlara doğru temposu yükselen filmleri seviyorsanız The Revanant tam size göre. Gözden kaçırmayın izleyin derim! Sonuçta o kadar uzun yıllardan sonra Leonardo Dicaprio'ya Oscar kazandırmış bir film. Kötü olması olasılık dahilinde bile olamaz :) :). Değil mi?

gtag('config', 'UA-86742725-2'