kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2018 Çarşamba


ÇÜNKÜ BİZ KARINCAYIZ - UZAYLILAR YA SÜMÜKLÜYSE? 

Çünkü Biz Karıncayız kitabını uzun zamandır okumayı istiyordum. Sonunda dileğimi gerçekleştirdim. Beklediğim gibi miydi? Kesinlikle hayır. Peki bu iyi bir şey miydi? Kesinlikle evet.
Çünkü bu kitap bana unuttuğum bazı şeyleri hatırlattı. Hatırlattığı şeyler çok basit olmasına rağmen, günlük hayatımızın içinde hiç hatırlanmayan noktalardı. Hadi o zaman kitap hakkında genel düşüncelerimi kısaca içeriğini açıklayayım!
Yabancı yayıneviden harika bir ciltle çıkarıldı Çünkü Biz Karıncayız. Kitap içerisinde hem bilim kurgu hem fantastik hem dram hem eğlence, yani aradığınız bir çok şeyi bulunduruyor. Ve bunu o kadar doğal bir dil ve olay örgüsüyle anlatıyor ki kapılıp gidiyorsunuz.
Liseli bir oğlan kendini bildi bileli etrafı tarafından bir dalga malzemesi olarak kullanılmış. Buna rağmen son derece bilime ve yıldızlara meraklı olan biri olmayı başarmış. İyi bir arkadaşı ve gerçekten aşık olduğu bir erkek arkadaşı da olmuş ama gelin görün ki mutlulukların ömür boyu sürmez. Değil mi? Zaten yeteri kadar iyi olmayan hayatında işler daha sarpa sarıveriyor. Kitapta takma adı Uzay Bebesi olan ana karakterimizin, erkek arkadaşı intihar ediyor. Birden bire. Uzay bebesine göre intiharı için bir neden yok, onu mutlu, iyi sanıyor. Ama onun ölümü ardından en yakın arkadaşı da ondan uzaklaşıyor ve oğlan ister istemez sevgilisinin ölümünden kendini sorumlu tutuyor. Durumu engelleyemediği için kendini affedemiyor. 
Bu süreç içerisinde ruh halini öyle güzel anlatmış ki yazar. İstemsizce kötü hissediyorsunuz. Ama abartısızlığı, kendine ve dünyaya olan öfkesini, yaşamaktan zevk almayışı son derece olağan bir dille anlatılmış. Aynı zamanda işin içine uzaylılar giriveriyor. Gerçi uzaylılar oğlanın hayatını çok daha önceden mahfeden tayfanın ta kendisi. Ona Uzay bebesi denmesinin sebebi uzaylılar tarafından kaçırıldığını söylemesinden kaynaklanıyor zaten. 
Uzaylılar ona bir düğme ve bir seçenek sunuyor. Bu dünya patlayacak, önünde ki düğme tek kurtuluşunuz. Ya o düğmeye basarsın ya da yok olursunuz.
Tahmin edersiniz ki zaten berbat bir hayata sahipken, her gün aşağılanıp, şiddet görürken, bu dünyada devam etmek istemeyecektir. İşte tam da burada başlıyor hikaye. Onun dünyaya karşı savaşı, kendinden vazgeçişini okumaya başlıyoruz. Fikrini değiştirecek bir şeyler arıyor. Biilmiyorum ama sanki burada İntiharın iç yüzünü anlatmaya çalışmış gibi hissettim. Yazar sanki uzaylı görseli altında oğlanın bilinç altına inmiş ve onun halüsinasyon gördüğünü düşündürmek istemiş. Halüsinasyonlar da bile kendinden umursuz, dünyadan beklentisiz, ama hala bir cevap hala bir neden arıyor Uzay bebesi.
Belki gerçekten uzaylılar kaçırıyordu, bundan maalesef kendi bile tam olarak emin olamıyor. Bu süreç içerisinde herkese tek bir soru soruyor. 
Dünyayı kurtaracak bir fırsatınız varken onu kurtarır mıydınız?
Ben hikayenin sonundan dolayı, bunu intiharın daha doğrusu kendinden vazgeçmenin kıyısından dönüş olarak algıladım. Çaresizlik ve seçeneksizlik içerisinde kendisini doğru yola çekecek bir cevap arayışı. Neyse ki çevresinde ona dikkat eden ve onunla gerçek manada ilgilenen insanlara sahipti.
Lafın özü kitap sadece bilim kurgu ya da ergen edebiyatı olarak algılanmamalı. Çok daha derin bir hikayesi olduğu açık. İnsanların içlerine kapanmaları, çevreleri tarafından yalancı ya da değersiz olarak adlandırmaları, kendileri gibi olmayanı aşağılamaları konuları çok güzel bir biçimde işlenmiş. Mutlaka alıp okuyun pişman olmayacağınızı garanti edebilirim!

12 Aralık 2017 Salı

Dudaklarını dudaklarımın üzerinden yavaşça çekti ve "Eğer sessiz olmazsan bunun devamı gelir" dedi. HAH! Tam ağzımı açıp gözümü yumacaktım ki telefonum çalmaya başladı! Hem de Black'ten! Düşürdüğüm sandığım telefonu o almıştı!
"Araba da düşürmüşsün" Acaba neden düşürdüm! Beni kovalamasaydı, arabada falan düşürmem söz konusu bile olamazdı. Çünkü ben telefonunu bir mücevher gibi taşıyan tiplerdendim. Çünkü onu çok sık kullanmasam da başım beladayken hep ondan yardım görmüştüm.
"Çabuk onu bana ver" dedim. Ama o bunun yerine yürümeye başladı!
"Sana telefonumu ver dedim!" O telefonu açmalıydım! Birilerine ulaşmalı ve başımın belada olduğunu, çok geç olmadan bildirmeliydim! 
"Ellerim dolu görmüyor musun?"
"Ben alırım nerede?" Dudakları kıvrıldı ve başıyla arkayı işaret etti. Arka cep. Kalçasına uzandım ve parmaklarımı cebinden içeri soktum. Attığı adımlar parmaklarımın ucunu karıncalandırırken telefonu aldım. Ekranda Miranda'yı görünce derin bir soluk aldım. Cevapla tuşuna basar basmaz onun öfkeli çığlığı kulağımı doldurdu.
"Nerdesin sen nerede!"
"Ben..."
"Sen ne! Tanrı aşkına Chöle oraya gideli bir kaç gün oldu ama sen şimdiden beni satıyorsun! Asıl mesele bu bile değil! Senin etrafta dolanmak yerine evde oturup ders çalışman gerek. İnsanlar seni ne kadar az görürlerse tanınman da o kadar uzun sürer!" Maalesef o iş öyle yürümüyordu.
"Miranda sanırım kendimi yanlış eve hapsettim" dedim. 
"Bu da ne demek şimdi?"

"Boşver şimdi onu. Senden babama bir şey söylemeni istiyorum" dedim. Bonnie arka kapıyı açtı ve Black beni koltuklara yavaşça yerleştirirken uzaklaşmasını bekledim. Ama kapıdan çıkmak yerine başını iki yana sallayarak "Ben olsam aklındakini yapmazdım" dedi. Ama yapacaktım. Çünkü içimden bir ses bu tek ve son fırsatın diyordu.
"De ki ona: Chöle'ün başı bela.." telefonun ahizesi elimden fırladığı gibi arabanın tavanına çarptı. Parçaları etrafımıza savrulurken korkuyla çığlık attım. İşte Chris'te bunu yapıyordu! Nasıl olur da ona benzemediğini iddia ediyordu!
"Sakın uyarmadığımı söyleme!" dedi kendini beğenmiş bir tavırla.
"Uyarmak mı? Sen ona uyarmak mı diyorsun! He..heyy! Ne yaptığını sanıyorsun sen!" Sağlam bileğimi yakaladığı gibi beni çekti ve sırt üstü deri koltukta sürülerek ona doğru uçtum. Ve sadece bir saniye sonra yüzü hemen yüzümün üzerindeydi.
"Bu sana son uyarım olacak Chöle. Eğer bir daha çığlık atar, birilerini arar ya da kaçmaya çalışırsan o telefonun başına gelenlerden daha kötü şeyler gelir başına"
Eli sıkıca çenemi tutuyordu şimdi. Gözlerinin içine daha dikkatli bakarsam ona boğun eğermişim gibi davranıyordu. "Bir cevap alamadım" dedi, öfkeyle kızarmış yüzümü süzerken.
"Tamam" dedim. "Dediğin gibi olsun" 
Bonnie dikiz aynasından ikimize bakıp söylendi. "Yeterince geç kaldık Black" Aynadan göz göze geldiğimde ona olan öfkemin tekrar kızıştığını hissettim. Ağabeyi hakkında soru sorduğumda nasıl da beni aptal yerine koymuştu. 
"Senin için endişelenmiştim!" ikisinin gözleri bana döndü. Hayır dedim hayır gene sesli düşünmüş olamam! 
"Affedersin" dedi. Sanki affetmek çok kolaymış gibi... Araç hareket etti. Geldiğimiz kadar hızlıydık. Arkamızdan kovalayan biri olmadığı halde biz ölümü kovalıyorduk sanırım! Sanki yeterince ölüm tehlikesi atlatmamışım gibi! Aracın kasaba yoluna girmesini bekliyordum onun yerine şehirler arası otobana girdi. 
"Nereye götürüyorsunuz beni!" Black benden tarafa uzanınca irkildim. Eli omzumu sıyırdı ve mavi bir kumaşı çekip aldı. Tişörtünü üzerine geçirirken "Neden biraz susmayı denemiyorsun?" demişti. Sadece düşünerek beni havaya uçurmasından korkmasan ona yapacağımı biliyordum ben!
"Miranda beni aramayacak mı sanıyorsun? Bana ulaşamayınca babama gidecek. Olay büyüyecek Black! Anlıyor musun? Bundan paçanı kurtaramazsın!" Beni umursamadan ön koltuklara dayadı avuçlarını ve kendini öne itti. Ve sanki Bonnie'yle sessizce anlaşmışlar gibiydiler. Black sürücü koltuğuna geçti hem de aksiyon filmlerindeki gibi! Yüreğim ağzımda "Nereye gidiyoruz!" dedim. Sesim o kadar perişandı ki Bonnie bana acıyan gözlerle omzunun üzerinden bakıyordu. Sonra sessizce "Konsey" dedi. 
"Ne? Neden? Ne yaptım ben size?"
"Korkman gerekmiyor Chöle" Kızın sesinde bir şeyler rahatlamamı engelliyordu. Doğru söylemediğini düşündürüyordu ki Black sert bir sesle "Şimdilik" dedi. Ona boğazıma bir bıçak gibi saplanan korkuyla bakakaldım. Ama o bununla eğlenmeyi tercih etti.
"Çok ilginç" dedi Black. Benim gördüğüm tek ilginç şey oydu oysa ki! "Seni öptüğümde kızarıyorsun, az önce beyazlamıştın..ımm şimdi de morarıyorsun. Lanetli bir yetenek bu Chöle. Hissettiğin her şeyi yüzünde görebiliyorum" 
"Aman ne güzel" dedim. Omuzlarını silkip yola devam etti. Ve sorularıma tek bir cevap bulamadan geçen bir saatlik bir yolculuk başladı! Taki bozkırdan geriye bir şey kalmayana dek devam etti! Sararıp kurumuş, sonbaharın sillesini yemiş otlara bakıyordum ki araç sarsılarak durdu.
"Geldik" dedi Bonnie. İşte o an kalbim bir balon gibi patlayabilirdi. "Black" dedim. "Lütfen..ben sana hiç bir şey yapmadım! Lütfen beni evime götür" Benden tarafa bakmadı bile. Arabadan indi ve yürüdü.
Bonnie kapımın önüne gelip açtı. O sıra Black sararmış otlarda yürümeye devam ediyordu. Ve ona bakarken bozkırın ortasına neden bir salıncağın kurulu olduğunu merak ettim.
"Yürüyebilecek durumda mısın? Seni kucağıma alabilirim" diyen Bonnie'yi tersleyerek "Ben yürürüm" dedim ve aksayarak indim arabadan.
"Kim buraya bir salıncak diker ki?" dedim şaşkınlığımı saklayamayarak. Black salıncağın yanından geçip gitti ve iki katlı tahtadan bir ev var olarak orada beliriverdi. Şimdi verandasını tırmanıyordu. Kapı kendiliğinde açıldı. Ve bacağımdaki acıyı hafifleten bir el -Bonnienin eli- bana destek oldu.
"Hadi ama düşmanca davranman sana hiç bir şey kazandırmaz"

"Ben mi düşmanca davranıyorum! Şunu görüyor musun" evi işaret ediyordum. "orada bir ev belirdi ve ben hala çığlık atarak buradan kaçmadım. İnan bana sizi anlamak için ne kadar çaba harcadığımı tahmin bile edemezsin!" O an eski Bonnie'yi görür gibi oldum. Pişmanlıkla yüzü buruştu. "Özür dilerim" dedi. "Sana yalan söyledim, gerçekleri sana alıştıra alıştıra söyleyecektik ama her şey bir anda gelişti"
"Gevezelik etmeyi kes Bonnie ve onu buraya getir" 
"Emrin olur Öküz!"  dedim öfkeyle. Emir vermesine tahammül bile edemiyordum!
Önümdeki merdivenler yok oldu. Şimdi tam karşımda bir mermer kadar sert olan bir göğüs kafesi duruyordu. Dudakları düz bir çizgi halinde "Bu iki oldu" dedi Black. "Üçüncü de başına neler gelir tahmin bile edemezsin" Ardından beni kucağına aldığı gibi eve soktu. 
"Biliyor musun? Umurumda değil! Senin için bu kadar önemliysem bana zarar veremezsin"
Oldukça büyük bir salona girdik. Beni kahve tonlarındaki üçlü kanepeye bırakıp "Sana vereceğim cezalar şiddet içerikli olmayacaktır bundan emin olabilirsin" dedi. Ve dudaklarına bakarken ne içerikli olacağını görür gibiydim. Kendimi tutamayarak "Adi pisliğin tekisin" dedim.
"Üç etti" dedi çok mu çok sakin bir sesle. Ardından da "Dışarı çık Bonnie" dedi. Aferinnn bana!
"Ama Abi"
"Sana çık dedim" Bir itiraz gelmedi.. Onun gittiğini biliyordum. Koskoca salonda daha ne olduğunu bilmediğim ama kesinlikle doğal olmadığını bildiğim biriyle yalnız başımaydım!
"Evet Chöle" dedi istifini hiç bozmadan. "Sıra cezanı çekmende!" 
Ben boş boğaz bedevinin tekiydim! Ve kahretsin ki o salak kutup ayısı tam karşımda duruyordu!

14 Kasım 2017 Salı


5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


13 Kasım 2017 Pazartesi

Ölmek İçin On Üç Sebep - Netflix

Ölmek İçin On Üç Sebep - Kitap Yorumu

Okuyalı bir kaç ay oldu. Kitabı bitirdiğinizde aklınızda bir boşluk oluşuyor ve ister istemez şu soruları soruyorsunuz kendinize: 
Kitapta anlatılan hayatı şuan da kaç öğrenci yaşıyor? 
Kaç kişi toplumsal şiddette maruz kalıyor?
Kaç kişi kendi hayatından vazgeçiyor? 
Ayrıca okuyan kişi bizzat bu benimde başıma geldi diyebiliyor. Yani son derece hayatın içinden bir konuya sahip Ölmek İçin 13 Sebep.

Konusunun ne ile alakalı derseniz akran zorbalığı ile alakalı. 

Ama sadece bununla sınırlı değil, internetin ve telefon ağlarının da etkisi ile birden bire büyüyen gerçekliği olmayan hikayelerin insanların hayatını nasıl zehir edebileceği ile ilgili. Liselerde özellikle son zamanlarda artan akran şiddetti bir çok genci, hem depresyona hem yalnızlığa itiyor. Kimileri intihar dahi etmekte ki Asya ülkelerinde özellikle Japonya ve Güney Kore'de öğrenciler arası intihar oranı oldukça yüksek. Ölmek İçin On Üç Sebep bu konuya dikkat çekerken, çocukların yalnızlığını ve aileden kopukluğunu güzel bir yöntemle işlemiş. Çalışan ebeveynlerin kendi sorunları ile uğraşırken çocuklarının hayatına dahil olamaması sıkıntılarını paylaşamaması bu süreci ciddi anlamda kötüleştiriyor. Kitapta da bunu rahatça görebiliyoruz. 


Bir lise öğrencisinin, bir dedikodu yüzünden dalga gibi büyüyen bir akran şiddetine maruz kalışını anlatmakta Ölmek İçin On Üç Sebep. Baş karakter o kadar çok bunalıma giriyor, kendini o kadar kirli hissediyor ki son çare olarak ölmeyi tercih ediyor ve bu ölüm kararını verirken kendisini bu tercihe iten herkesi cezalandırıyor. Kitapta bu cezalandırma süreci oldukça merak uyandıran bir biçimde verilmiş. Hem hop oturup hop kalkıyorsunuz hem de haline istemsizce üzülüyorsunuz. 
Neden bu kararı verdi?
Son çare bu muydu?
O kişilere ne yaptı?
'O kişiler ona ne yaptı?'
diye uzayan bir listeniz oluyor. Hem endişe hem de heyecanla okuyorsunuz. Kitabın sonu ise beni etkilemişti ama çok değil ben daha uçuk bir son bekliyordum. Bana göre biraz hafif kalmıştı. Bu da sanırım yazar ikincisini yazacak açık kapı bırakıyor diye düşünmeden edemedim. Devamı gelecek hissi yaratmıştı.  Ölmek İçin On Üç Sebep oldukça büyük bir takipçi kitlesi yakaladı.
Netflix'de tabi ki bunu kaçırmayıp Ölmek İçin On Üç Sebep kitabını hemencecik dizileştirivermiş. Selena Gomez ise film müzikleri yapımında ve filmin yapımcılığında yer almış. Zaten bende Selena Gomez sayesinde keşfettim hem diziyi hem kitabı. 
Ama ilk önce kitabı okuyup sonrasında dizisini izledim, daha doğrusu daha 5.bölümdeyim. İzlemeye devam. Kitapta bazı sahneler arası kopukluklar bulunuyordu yani benim görüşüm oydu, dizi de ise o kopukluklar ustaca doldurulmuş senaryo fazla değiştirilmeden aktarılmış ekrana.
Ayrıca çokta ünlü olmayan isimlerin dizide yer alması, başrol olması bence çok iyi olmuş, bu hikayeyinin daha gerçekçi sunulmasını sağlamış.
Dizi bir sezon 13 bölümden oluşuyor, ilk sezonunu çoktan iyi bir izlenme ile kapattı. İkinci sezon 2018 yılında yayınlamaya başlanacak. Kısacası ölme eşeğim yaz gelecek misali beklememiz gerekiyor. Gerçi şunun şurasında 2018 ne kaldı ki? 

Fragmanı buradan izleyebilirsiniz:

28 Ekim 2016 Cuma

Merhaba arkadaşlar bugünün konu başlığı Cehennem!
Dan Brown’un yazın okumuş olduğum harika ötesi kitabından bahsediyorum. Harika çünkü Melekler ve Şeytanlar üçlemesi sonunda tamamlandı. Şimdi Cehennem’in konusuna kısaca değinmek istiyorum. Diğer kitapları okuyanlar ya da Dan Brown’un kitaplarından çevrilen filmlerini izleyenler bilir Simge Bilim Profesörü olan Robert Langdon kendisini sürekli olarak büyük serüvenlerin ve yapbozların içinde bulur. Bu kez tüm dünyayı ilgilendiren bir olayın tam ortasında birkaç günlük hafızasını yitirmiş halde uyanıyor ve peşinde onun ölmesini isteyen adamlarda yanında hediye olarak geliyorlar.
Robert Langdon İtalya’nın güzel ve tarihi sokaklarında kovalamaca dolu bir serüvene başlasa da sonu bütün dünyayı ilgilendiren bir suikast saldırısına uğrayıveriyor. Bilin bakılım bu suikast nerede gerçekleşecek? İSTANBUL! Evet evet yanlış okumadınız. Manyak bir bilim adamı dünyanın sonu gelmeden dünya ve gelecek için bir şeyler yapmalıyız diyor. Demekle kalmıyor kendisine kendi gibi düşünen bir tarikat kuruveriyor. Bu tarikat öyle sokaktaki şarapçı kilise de ki papaz falan değil. Baya baya dünyanın önde gelen bilim ve ekonomi insanlarından oluşuyor. Her neyse Robert kendini bu hengamenin içinde bu adamın yaptığı suikastı çözmekle görevlendirilmiş halde buluyor.

Yanında güzel ve zeki zeki demek az kalır üstün zeka bir bilim kadınıyla ta İstanbul’a kadar uzanan sır perdesini aralayıveriyorlar. Arkalarında polis FBI çeşitli paralı askerler falan var. Buna rağmen Robert olayı ölmeden nasıl çözdü vallahi anlamış değilim. Lakin kitapta ustaca kurgulanmış bir labirent vardı. Canımı sıkan şeyse sonunu tahmin etmem oldu. O suikast silahının ne olduğunu daha kitabın bitmesine 150 sayfa varken çözünce insan ister istemez sıkılıyor. Ama buna rağmen hem yazdığı şiirler oradan buradan gelip tek noktada bileşen asırlık efsaneler hem de gerçekten zeki olduğunu hissettiğiniz karakterler bir araya gelince kitap zaten kendini okutturuyor. Çünkü düşünmenizi ve boş yaşamamanız gerektiğini hissettiriyor size. Bizim bilmediğimiz neler olup bittiğinden habersiz olduğumuz bir dünya olduğunu sezdiriyor. Ve o dünyanın bir parçası olmamız gerekiyorsa düşünmelisin diyor Dan Brown. Düşünmeli ve neleri göz ardı ettiğini, hangi tehditleri hiç fark edemeden yanından geçip gittiğini fark etmelisin diyor!
Uzun lafın kısası okuyun. Ama öyle boşa değil. Dolu dolu düşünerek okuyun. Sorgulayın. Sorgulamaktan ve farklı düşünmekten korkmayın!

Hepinize iyi günler dostlar. Umarım yazımdan keyif almışsınızdır. Hemen altta Inferno filmi hakkındaki düşüncelerimi okuyabilirsiniz! 

Follow by Email

gtag('config', 'UA-86742725-2'