kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2017 Salı


5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


13 Kasım 2017 Pazartesi

Ölmek İçin On Üç Sebep - Netflix

Ölmek İçin On Üç Sebep - Kitap Yorumu

Okuyalı bir kaç ay oldu. Kitabı bitirdiğinizde aklınızda bir boşluk oluşuyor ve ister istemez şu soruları soruyorsunuz kendinize: 
Kitapta anlatılan hayatı şuan da kaç öğrenci yaşıyor? 
Kaç kişi toplumsal şiddette maruz kalıyor?
Kaç kişi kendi hayatından vazgeçiyor? 
Ayrıca okuyan kişi bizzat bu benimde başıma geldi diyebiliyor. Yani son derece hayatın içinden bir konuya sahip Ölmek İçin 13 Sebep.

Konusunun ne ile alakalı derseniz akran zorbalığı ile alakalı. 

Ama sadece bununla sınırlı değil, internetin ve telefon ağlarının da etkisi ile birden bire büyüyen gerçekliği olmayan hikayelerin insanların hayatını nasıl zehir edebileceği ile ilgili. Liselerde özellikle son zamanlarda artan akran şiddetti bir çok genci, hem depresyona hem yalnızlığa itiyor. Kimileri intihar dahi etmekte ki Asya ülkelerinde özellikle Japonya ve Güney Kore'de öğrenciler arası intihar oranı oldukça yüksek. Ölmek İçin On Üç Sebep bu konuya dikkat çekerken, çocukların yalnızlığını ve aileden kopukluğunu güzel bir yöntemle işlemiş. Çalışan ebeveynlerin kendi sorunları ile uğraşırken çocuklarının hayatına dahil olamaması sıkıntılarını paylaşamaması bu süreci ciddi anlamda kötüleştiriyor. Kitapta da bunu rahatça görebiliyoruz. 


Bir lise öğrencisinin, bir dedikodu yüzünden dalga gibi büyüyen bir akran şiddetine maruz kalışını anlatmakta Ölmek İçin On Üç Sebep. Baş karakter o kadar çok bunalıma giriyor, kendini o kadar kirli hissediyor ki son çare olarak ölmeyi tercih ediyor ve bu ölüm kararını verirken kendisini bu tercihe iten herkesi cezalandırıyor. Kitapta bu cezalandırma süreci oldukça merak uyandıran bir biçimde verilmiş. Hem hop oturup hop kalkıyorsunuz hem de haline istemsizce üzülüyorsunuz. 
Neden bu kararı verdi?
Son çare bu muydu?
O kişilere ne yaptı?
'O kişiler ona ne yaptı?'
diye uzayan bir listeniz oluyor. Hem endişe hem de heyecanla okuyorsunuz. Kitabın sonu ise beni etkilemişti ama çok değil ben daha uçuk bir son bekliyordum. Bana göre biraz hafif kalmıştı. Bu da sanırım yazar ikincisini yazacak açık kapı bırakıyor diye düşünmeden edemedim. Devamı gelecek hissi yaratmıştı.  Ölmek İçin On Üç Sebep oldukça büyük bir takipçi kitlesi yakaladı.
Netflix'de tabi ki bunu kaçırmayıp Ölmek İçin On Üç Sebep kitabını hemencecik dizileştirivermiş. Selena Gomez ise film müzikleri yapımında ve filmin yapımcılığında yer almış. Zaten bende Selena Gomez sayesinde keşfettim hem diziyi hem kitabı. 
Ama ilk önce kitabı okuyup sonrasında dizisini izledim, daha doğrusu daha 5.bölümdeyim. İzlemeye devam. Kitapta bazı sahneler arası kopukluklar bulunuyordu yani benim görüşüm oydu, dizi de ise o kopukluklar ustaca doldurulmuş senaryo fazla değiştirilmeden aktarılmış ekrana.
Ayrıca çokta ünlü olmayan isimlerin dizide yer alması, başrol olması bence çok iyi olmuş, bu hikayeyinin daha gerçekçi sunulmasını sağlamış.
Dizi bir sezon 13 bölümden oluşuyor, ilk sezonunu çoktan iyi bir izlenme ile kapattı. İkinci sezon 2018 yılında yayınlamaya başlanacak. Kısacası ölme eşeğim yaz gelecek misali beklememiz gerekiyor. Gerçi şunun şurasında 2018 ne kaldı ki? 

Fragmanı buradan izleyebilirsiniz:

28 Ekim 2016 Cuma

Merhaba arkadaşlar bugünün konu başlığı Cehennem!
Dan Brown’un yazın okumuş olduğum harika ötesi kitabından bahsediyorum. Harika çünkü Melekler ve Şeytanlar üçlemesi sonunda tamamlandı. Şimdi Cehennem’in konusuna kısaca değinmek istiyorum. Diğer kitapları okuyanlar ya da Dan Brown’un kitaplarından çevrilen filmlerini izleyenler bilir Simge Bilim Profesörü olan Robert Langdon kendisini sürekli olarak büyük serüvenlerin ve yapbozların içinde bulur. Bu kez tüm dünyayı ilgilendiren bir olayın tam ortasında birkaç günlük hafızasını yitirmiş halde uyanıyor ve peşinde onun ölmesini isteyen adamlarda yanında hediye olarak geliyorlar.
Robert Langdon İtalya’nın güzel ve tarihi sokaklarında kovalamaca dolu bir serüvene başlasa da sonu bütün dünyayı ilgilendiren bir suikast saldırısına uğrayıveriyor. Bilin bakılım bu suikast nerede gerçekleşecek? İSTANBUL! Evet evet yanlış okumadınız. Manyak bir bilim adamı dünyanın sonu gelmeden dünya ve gelecek için bir şeyler yapmalıyız diyor. Demekle kalmıyor kendisine kendi gibi düşünen bir tarikat kuruveriyor. Bu tarikat öyle sokaktaki şarapçı kilise de ki papaz falan değil. Baya baya dünyanın önde gelen bilim ve ekonomi insanlarından oluşuyor. Her neyse Robert kendini bu hengamenin içinde bu adamın yaptığı suikastı çözmekle görevlendirilmiş halde buluyor.

Yanında güzel ve zeki zeki demek az kalır üstün zeka bir bilim kadınıyla ta İstanbul’a kadar uzanan sır perdesini aralayıveriyorlar. Arkalarında polis FBI çeşitli paralı askerler falan var. Buna rağmen Robert olayı ölmeden nasıl çözdü vallahi anlamış değilim. Lakin kitapta ustaca kurgulanmış bir labirent vardı. Canımı sıkan şeyse sonunu tahmin etmem oldu. O suikast silahının ne olduğunu daha kitabın bitmesine 150 sayfa varken çözünce insan ister istemez sıkılıyor. Ama buna rağmen hem yazdığı şiirler oradan buradan gelip tek noktada bileşen asırlık efsaneler hem de gerçekten zeki olduğunu hissettiğiniz karakterler bir araya gelince kitap zaten kendini okutturuyor. Çünkü düşünmenizi ve boş yaşamamanız gerektiğini hissettiriyor size. Bizim bilmediğimiz neler olup bittiğinden habersiz olduğumuz bir dünya olduğunu sezdiriyor. Ve o dünyanın bir parçası olmamız gerekiyorsa düşünmelisin diyor Dan Brown. Düşünmeli ve neleri göz ardı ettiğini, hangi tehditleri hiç fark edemeden yanından geçip gittiğini fark etmelisin diyor!
Uzun lafın kısası okuyun. Ama öyle boşa değil. Dolu dolu düşünerek okuyun. Sorgulayın. Sorgulamaktan ve farklı düşünmekten korkmayın!

Hepinize iyi günler dostlar. Umarım yazımdan keyif almışsınızdır. Hemen altta Inferno filmi hakkındaki düşüncelerimi okuyabilirsiniz! 
gtag('config', 'UA-86742725-2'