online kitap oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
online kitap oku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2017 Çarşamba

8.Bölüm "Farklı Ambalaj"

"Onun adı Chöle Henderson değil, Nina Grace"
Black günlük  güneşlik bir havada bastıran bir yağmur gibi belirdi yanıma ve bir an sonra el eleydik. Beni arkasında çekiştirerek yürüyen Black'ın sırtına bakıyordum. Az önce o beni mi kurtarmıştı? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Black beni biliyordu. Kim olduğumu nereden ve niçin geldiğimi!
Tam ona ne yaptığını soracaktım ki başını çevirip bana baktı. Ve hayatımın hiç bir anında bu kadar mavi olan bir şey görmedim ben. Gözleri bir çift su damlasıydı. Ağzından çıkanlar zehir gibi olsada...
"Seni hatırladığımı biliyordum. Sen o kızsın. Şu erkek arkadaşının cinayetiyle suçlanan kız" Sert bir soluk çektim içime. O cümleyi en azından 1 aydır duymamıştım. Şimdi yüzüme şak diye söyleyince sudan çıkmış balık gibi kalakalmıştım.
"Heyy bir dakika bekleyin! Bayan Henderson..kamerayı hazırla hemen!" muhabirin sözleri yüreğimi ağzıma getirdi. Çünkü beyaz bir sayfa açtığınızda bu kadar çabuk kirlenmemesi gerekirdi!
"Acele edelim" dedi. Koşmaya başladı mecburan ona ayak uydurdum. Black'le beraber çimleri rüzgar gibi geçtik ve otoparka girdiğimiz gibi bir araba üzerimize kırdı. Çığlık attım. Çünkü kaçacak zamanımız yoktu. Araç ikimizide çarpacaktı. 
Sert bir fren sesi işittim ve sonrasındaki sessizliği bozan cümle şu oldu: "Hadi Chöle bin şuna!" Zar zor duran aracın açık pencerinden bana bakıyordu Bonnie. Vay canına! o ne ara buraya gelmiş ne ara bir arabaya binmişti? Cevaplar için durmadım ve arabaya atladım. Black hemen yanıma oturdu. Yana doğru kaydım. Araç silahtan çıkan bir kurşun gibi fırladı. 
Bunlar kesinlikle kardeş dedim kendi kendime. Bu ikisinden başka kimse bu şekilde kullanamazdı bir arabayı! Başımı çevirip arkaya baktığımda muhabiri, yayın aracına koşarken gördüm.
"Lanet olsun! Bizi mi takip edecek o!"
"Bence o kadına gelene kadar lanet etmen gereken daha çok şey var" dedi Black. "Örneğin; nasıl bu kadar aptal olabildin?" 
"Neden bahsediy..."
"New York'ta çok gözde bir davanın sanığıydın Chöle. Ben ki televizyonlarla pek haşır neşir olmayan biriyim, ben bile tanıdım seni. Hangi akla hizmet buraya geldin. Kasabasının küçük olmasına güvendim deme. Çünkü internetin olduğu hiç bir yere küçük demezdim ben" 
Avucumu alnıma sertçe vurdum! Ben dünyanın en aptal insanıydım! Araç bir U çizdi ve okuldan hızla uzaklaşmaya başladık. Bir süre sonra Black arkaya kısa bir bakış attı. Bende onu taklit ettim. Görünürde bir yayın aracı yoktu. Aslına bakarsanız görünürde hiç bir şey yoktu! 
"Nereye gidiyoruz biz?" dedim. Black bana döndü. Gözleri ilk kez bu kadar donuk bakıyordu ve bu ister istemez gerilmeme neden oldu.
"Neden öyle bakıyorsun" dedim. Üzerime geldi. Aracın diğer ucuna uçarcasına kaçtım. Elleri bileklerimi yakaladı. "Bırak beni hemen!" Bırakmak yerine beni öyle sert bir biçimde çekti ki ayak parmaklarıma kadar titredim. 
Masmavi gözleri bir burun mesafesi uzağımdayken "Gerçekte neler oldu Chöle?" dedi. Herkesin merak ettiği şeydi bu. Muhabiri peşimden koşturan şey...
"Eğer sorduğun bir katil olup olmadığımsa.." derin bir soluk aldım.
"Cevabım hayır. Erkek arkadaşımı ben öldürmedim" Gözlerinin etrafında tuhaf bir şeyler olmaya başladı. Dalgalı bir göl yüzeyi gibiydi mavisi... Birden bire o maviyi bir arada tutan siyah dağıldı ve göz bebekleri şekil değiştirmeye başladı!
Çığlık atmalıydım! Evet ama buna fırsatım bile olmadı. Araba sarsıılarak durdu. Kollarımı kurtarmak için çırpındım. Black'in yanında çıtkırıldım duruyordum. Sert sesiyle "Sorduğum şey bu değildi" dedi. 
"Sorduğum şey neden Chris Forman'ı savunduğundu. Bildiğim kadarıyla o sana saldırmış. Sen de kendini kurtarmak için onu yaralamış ve evden ayrılmışsın. Yine o gece başka bir yerde cesedi bulunmuş" Bu kadar çok ayrıntıyı nereden biliyordu! 
O gece Chris bana, benimle paylaştığı sırlar yüzünden saldırmıştı. Beni öldürmesi gerektiğini bunun için üzgün olduğunu ama konseyin kararını çiğneyemeyeceğini söylemişti. Konsey kimdi bilmiyordum! Chris'in ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum ki ben! Süper güçleri olan bir Thor'muydu? Yoksa deli bir iş adamı olan İron Man'mıydı? Yoksa sadece kötü şansı olan ve bunu düzeltmek için hiç çaba harcamayan bir baş belası mıydı? Her neyse neydi. 
Şuan hepsinden daha önemli bir sorunum vardı. Mesela bir yırtıcının gözlerini andıran gözlere sahip bir adam gibi... "Cevap ver! Chris Forman o gece gerçekten öldü mü!" Korkuyordum. Çünkü onun ki kadar kusursuz yüzü olan bir erkeğe güvenmenin aptallık olduğunu bilmem gerekirdi. Bir kez daha aynı hataya düşmemem gerekirdi!

Üzerimdeki tişörtü çekiştirince çığlığı bastım. "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni!" Arka kapı açıldı ve Bonne'nin ince parmakları da abisine yardım etmeye başladı. 
Avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. Ne olacaktı ne yapacakları bana! Tişört neredeyse sökülerek üzerimden alındı. Atletimin açıkta bıraktığı tenim ürperdi. Göz yaşları içinde ellerimi savurdum ve Bonnie'nin göğsüne tüm gücümle vurdum. O geriye doğru tökezlerken Black'i itip arabadan dışarı fırladım. Tüm gücümle ileri attım kendimi. Koş dedim kendi kendime ve dönüp arkana hiç bakma!
"Yakala onu!"
Hayır!
Beni kimsenin yakalamasına izin vermeyecektim. Tanrım kimi kandırıyordum! Öldürülecektim! Hem de ölmemek için kaçtığım bir kasabada! Hem de o ..o tuhaf gözlü şey tarafından! Chris gibi dedim kendi kendime. Black de onlardan biri! Sadece farklı ambalajlara sarılmış, birbirinin aynı olan iki hediye almıştım. Hayatın bana yaptığı berbat bir eşek şakasıydı bu!
Bir şey bacağıma dolandı ve sendeledim. Şükürler olsun ki hemen dengemi bulmuştum. Saçlarım etrafımda uçuşuyorken uçsuz bucaksız bir ormanlık alanda olduğumuzu ve istersem saklanabileceğim konusunda kandırdım kendimi. Ağaçların içine daldım. Black arkamdan gülüyor ve şöyle diyordu.
"Gerçekten kaçacağına inanıyor musun Chöle? Ben istemediğim sürece benden kurtulamazsın" 
Ayağım yaşlı bir ağacın kalın kökleri arasına girdi ve kendimi kurtaramadım. Dizlerimin üzerine bir un çuvalı gibi yığıldım. Bileğim en ufak hareketimde bile bir bıçak kesiği gibi ağrıdı. Dişlerimi dudağıma geçirip telefonumu aradım. Yoktu! Koşarken düşürmüş olmalıydım!
"Elma dersem çık. Armut dersem çıkma"
Bu cümleyi melodik bir biçimde söylemeye başladı Black. O kadar çok tekrar etti ki yeter artık sus diye çığlık atmak istedim. Ama buna gerek kalmadı. Sadece bir kaç dakika sonra oradaydı! Benden bir metre ileride köklerin üzerine oturmuştu. Ve üzerinde tişörtü yoktu. 
Saçları dağılmış. Teninde bir  damla bile ter izi yoktu. Bense nefes nefeseydim. Bir balon gibi şişmişti diyaframım. Sanki ağzından çıkacak tek kelime beni havaya uçuracak benden geriye koca bir boşluk bırakacaktı. Korkutucu gözleri acıyla tuttuğum ayak bileğime, ardından göğüs kafesime kaydı. Kendimi koruma isteğiyle, savaş vermem gerekirdi ama bitmiştim. Vücudumdaki tüm enerji altımdaki toprağa akmıştı. 
"Ne oldu pes etmiş gibisin?" Ona hayal kırıklığıyla baktım.
"Bu..bu kadar kötü biri olabileceğini düşünmemiştim" dedim. "Bu kadar iki yüzlü olacağın aklımın ucundan bile geçmemişti!" Onu gördüğüm ilk gün ki oğlan ile şuan karşımda oturan adam arasında Arizona Çölü kadar büyük bir fark vardı. 
Sadece gülümsedi. Dolgun dudakları pişkince kuzeye doğru kıvrıldı. Ve gamzesi ortaya çıktı. "Belki de en baştan beri hata sendeydi Chöle. Belki de en baştan beri yanlış insanlara güveniyordun? Chris gibi" 
"Konunun Chris'le ne alakası var anlamıyorum!" dedim. "Neden onu sorup duruyorsun? Yoksa onu tanıyor muydun?"
Black gözlerini kapadı ve açtığında gözleri eski bebek mavisine kavuştu. Ayağa kalktı. Bana doğru geliyordu! Bacağımın acısından kapana kısılmış bir fare gibi hareketsiz kaldım. Tam önümdeydi şimdi. Eğildi ta ki benle aynı hizaya gelene dek. Şimdi karşımda oturuyordu. 
"Bunu görüyor musun?" dedi. Göğsündeki siyah izi işaret ediyordu. Bir doğum lekesi gibi duruyordu ve bana çok fena bir biçimde bir yerlerden tanıdık geliyordu. Kare gibi siyah bir beni andırsa da içimden bir ses daha fazlası olduğunu söyledi. 
"Evet"
"Göremiyor olsan da bunun bir kopyası sırtında bulunuyor" Başımı sertçe iki yana salladım. Ne kadar reddedersem edeyim doğruydu dediği.  O beni biliyordum. Vücudumda tek bir leke vardı. Omuzlarımın arasında, ensemden bir karış aşağıda...
"Bununla ne alakası var peki?" dedim korkumu ona belli etmemeye çalışarak. Kaşlarını çatıp gözlerimin içine baktı. Sanki söyleyeceği şeyi harfi harfine anlamamı ister gibiydi.
"Chris, benim olanı çalmıştı Chöle. Neyse ki şuan hak ettiği yerde" 
Derin bir nefes alıp aynen şöyle dedim: Biliyor musun? Belaya bulaşmanın çeşitli türleri var ve işin kötüsü bulaştığım belanın daha ne olduğunu bile bilmemem!


29 Kasım 2017 Çarşamba

7.Bölüm "Haberler"


"Neden öyle bakıyorsun?" dedi Black. Duraksadım. Hala ne diyeceğimden emin değildim.
"Yanlış duymadım değil mi? Kardeş olduğunuzu söyledin" 
"Bu kadar neye şaşırdığını anlayamadım"  Neye mi şaşırıyordum?
"Pardon ama kardeşseniz neden ayrı evlerde kalıyorsunuz ve neden kız kardeşinin senden ödü kopuyor?" Ah! Bunları sesli söylemiş olamam! Çeneme defalarca vurmak istedim ama artık bunun için çok geçti. Black koyu kaşlarını çatarak bana öyle bir baktı ki. Kendimi minicik hissettim. 
"Bu bizi ilgilendirir. Daha dün gelmiş bir yabancıyı değil" dedi ve ben daha ağzımı açmamışken uzaklaştı. Bana gerçekten kızmış mıydı o! Arkasında bağırmak ve iki yüzlüsün demek istiyordum! Boonie aklımdan geçeni okumuş olacak ki elini kaldırıp beni durdurdu.
"Böyle düşünmen benim hatamdı Chöle. Biraz asosyalimdir. O yüzden insanlarla konuşurken biraz geriliyorum" Biraz mı? 
"Neden ağabeyin olduğunu en başta söylemedin peki?" dedim. Ama aklım hala temizleme mevzusundaydı. 
"Hey" dedi Bonnie'nin solundan fırlayan bir oğlan. "Dışarıdaki haber ekiplerini gördünüz mü?" 
Bonnie de en az benim kadar şaşkın gözüküyordu. Bizi haberdar eden üç öğrenci kapıdan çıktı, bizde onları takip ettik. Dedikleri şey kampüsün ortasındaydı. Bir tane canlı yayın aracı az önce deli gibi koştuğum çimlerin oraya park etmişti. 
Muhabir elinde mikrofonu, bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile. Kalbim ağzımdaydı. O muhabirlerden o kadar çok görmüştüm ki. Her birisi bir vampir gibi üzerime çöreklenmişti. Mikrofonlarını bir kılıç gibi yüzüme savuruyor, söylentilerin doğru olup olmadığını soruyorlardı. Önceden kahverengi olan saçımı sırf beni gördükleri her yerde tanıyamasınlar diye sarıya boyatmıştım.
Ama sonra bunu da keşfettiler. The News'in önemli gazetecileri babamı bir yarasa gibi takip ediyor, kızı hakkındaki şok gelişmelerin gerçek olup olmadığını öğrenmeye çalışıyorlardı. En sonunda dayanamadım. Birisi gelip hayat damarıma basmış gibi pes ettim ve kaçtım oradan. 
Çünkü kimseye gerçeklerden bahsedemezdim. Bu tek kuraldı ve hayatta kalmak istiyorsam onu çiğnememeliydim. "Sence neden buradalar? Okulda bir şey mi icat edildi?" Bonnie'ye temkinli bir bakış attım. Ona güvenmiyordum. Ona duyduğum birazcık sempati bile kanatlanıp gitmişti. 
"Bilmiyorum" dedim. Öğrenciler, ekibin etrafındaki meraklı sürüsünü oluşturmaya başlamıştı bile. 
"Nath Watson'un arkadaşıyla bir aradayız. Bu vahim olaydan önce en son sizinle görüşmüş" Sözcükleri duyduğum gibi sırtımdaki tüm tüyler diken diken oldu. Kimden bahsediyorlardı? Ne olmuştu? 
"Evet konuşmuştuk. Her şey olması gerektiği gibiydi. Hatta o gecenin sabahında beraber spora gidecektik. Nasıl böyle oldu anlamıyorum. Onu kim öldürmek ister aklım almıyor"
Sesin sahibinin ağlamaklı hali ve kalabalıktan yükselen ah vahlar midemi düğüm düğüm yaptı. Benim içinde mi böyle yapmışlardı. Beni ilk önce Evrest'in tepesine çıkarmışlardı. Hemen arkasından okyanusun en derinlerine kadar gömmüşlerdi. Onlar için ilk önce her şeyin suçlusu en son da zavallı bir genç kız olmuştum.
"Katil hakkında araştırmalar devam ediyor. Ama belki sizlerin şüphelendiği biri vardır aklınızda. Kavga ettiği birisi ya da çekindiği biri?" İnsanların arasına kaynayarak sesin sahibini gördüm. Orta boylu kızıl bir oğlan kanlanmış gözlerle kameraya bakıyordu.
Onu duyduğum ilk an sırf gösteri için konuştuğunu sanmıştım ama ölen her kimse onun için değerli olduğunu görebiliyordum şimdi. Islak gözlerini kırpmadan "Herkesle iyi geçinirdi" dedi. "Onu bir senedir tanıyorum ve bir gün bile bir kavgaya karıştığını görmedim"
"Yaa ne demezsin!" Başımı çevirdim. Bonnie kısık gözlerini konuşan oğlana dikmişti. "Neden öyle dedin?" bana bakma zahmetine bile girişmedi. Omuz silkerek "Yalan söylüyor. Nath okulun belalı tiplerinden biriydi. Son senesi olmasına rağmen olay çıkarmaya bayılırdı" dedi. Söylediklerinin ne derece gerçek olduğunu bilmiyordum.
"Nath Watson Lock Nehrinde bulundu. Üzerindeki beyaz tişörte yazılan rakam hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bir anlamı var mı?" İşlerin tuhaflaştığı anlar vardır. O anlardan birindeydim. Kulaklarımı dört açıp biraz daha öne doğru ilerledim. 
"9" dedi ve oğlan başını eğip derin bir soluk aldı. "Aklıma gelen ilk şey sabahleyin bu saatte buluşacağımızdı. Ama bunun mantıklı bir yanı yok" Kadın spiker New York'takiler kadar klas değildi ama onlar kadar iyi bakıyordu. Bir sırtlan gibi avın kokusunu almıştı ve bir parça et koparmadan gitmeyecekti!
"Anlıyorum" duraksayarak elindeki notlara kısa bir göz attı. Daha eşeleyecek ne kalmıştı ona bakıyordu. "Peki Nath Watson'un ailesi hakkında sizin bildikleriniz nedir? Polis ailesinden hiç kimseye ulaşamadı. Ne anne ne baba ne de bir kardeş" Oğlan eliyle yüzünü sıvazladı. Gazeteci göremiyor muydu? Oğlanın ne kadar zorlandığını nefes alıp verirken nasıl takıldığını fark edemiyor muydu? 
En son bana doğru uzatılan bir mikrofona tüm gücümle vurmuştum. Ağzıma geleni avazım çıktığı kadar bağırmak istemiştim ama korumalar ben daha bir şey demeden beni arabaya bindirmişti. Eve gidip yatağıma girdiğimde sonu bitmek bilmeyen bir ağlama krizine girmiştim. Ailemi ölesiye korkutmuştum. Chris'in beni korkuttuğu gibi... Her şey onun yüzündendi.
"Bana ailesi konusunda pek bir şey anlatmazdı. Dışarıda buluşur takılırdık işte. Sadece bir kızdan bahsediyordu. Ona aşık olduğunu söylemişti ama sadece bir kez oldu bu. Bir daha konusu geçmedi" 
"Bir tahminin var mı?" Oğlan kıvırcık kızıl saçlarını karıştırdı. Koyu kahverengi gözlerini kadının beyaz ve aşırı allık sürülmüş yüzünde gezdirdi. "Hayır. Daha fazla devam edemeyeceğim" dedi. Ardından kalabalığı iteleyerek bu cehennemden uzaklaştı ve öğrenciler için ayrılan otoparkta gözden kayboldu.
"Ben Jessica Newman. Nath Watson cinayeti ile ilgili olarak üniversiteden arkadaşıyla, kısa bir görüşme yaptık. Olay hakkındaki gelişmeleri size bildirmeye devam edeceğiz. Umarız ki bunu yapan suçlular bulunur ve hak ettikleri cezayı alırlar." O kadar yapmacık bir gülümsemesi vardı ki. Dudaklarını öyle gerince canının acıyıp acımadığını merak ettim. Gri gözlerini kameramana dikerek "Sonlandır" işaretini verdi. İnsanlar tıpkı ışık sönünce onun etrafında uçmayı söndüren kelebekler gibi dağılmaya başladı. 
Siyah saçlarını geri atan Jessica mikrofonu kameramana uzattı. Başını benden tarafa çevirdi. Bakışlarımız keşişti. Ardından gözlerini önemsiz bir şeymişim gibi kıstı. Arkamı döndüm böylelerini görmek istemiyordum. O yüzden Bonnie'yle beraber dersliklere yöneldim. 
"Hey!" dedi Jessica Newman. 
"Sen Chöle Henderson değil misin?" O an aklımdan geçen tek şey şu oldu: 
Yakalandım. 
Hemde sandığımdan daha çabuk!

Merhaba arkadaşlar hikayemi okuyan herkese çok teşekkür ederim.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Siyah Kanatlar - Bölüm 2 

Ne yapacağımı bilmiyordum! Sadece koca kırmızı bir öfke balonuydum!
"Sen ciddi misin? Öylece dan diye öptü mü seni?"
"Daha kaç kez anlatmam gerek!" Öylece dan diye öpmüştü işte! Yan komşum evet evet..hemen yan dibindeydi o sapık. Yaklaşık bir saat önce kendimi dış kapıda öfkeden köpürürken bulmuştum. Mavi gözlü şeytan beni öpmüş, üstüne üstlük ben bir tepki bile veremeden çekip gitmişti!
"Bu küçük bir tatlı uykular öpücüğüydü" demişti çekip gitmeden hemen önce. Nefesimi tutup 10'a kadar saymıştım. Az kalsın gidip kapısını tekmeleyecek, onla yetinmeyip kıçına da bir tekme basacaktım. Ama tabiki bunların hiç birini yapmadım. 
Çünkü eve girip durmaksızın çalan telefonumu cevaplamam gerekmişti. Şuan dört yaşımdan bu yana diğer yarım olan insanla konuşuyordum. "Bende mi seninle Portland'a gelseydim! Burada üzerine atlayan yakışıklı çocuklardan pek yok"
Sinirle gözlerimi yumdum. "Benimle eğlenmeye devam edeceksen telefonu suratına kapatacağım haberin olsun" uyarımı dikkate alıp sesini kesti.
"Kabul! Oldukça tuhaf bir durum ama evine yerleşirken gördüğümüz oğlandan bahsediyorsun! Son derece yakışıklı olduğunu söyleyebilirim. Ve bence bu kadar da büyütülecek bir şey değil, billiyorsun?" 
Bildiğim tek bir şey vardı. O gözlerin bir benzerine geçmişimde yer vermiştim ve hayatım bir daha eskisi gibi olmamıştı. Tıpkı sararmış bir fotoğrafa dönüşmüştüm. Hala oradaydım ama yeteri kadar canlı hissetmiyordum. Daha çok öfke ve daha az sabırdan oluşan bir karışımdım.
"Her neyse" diyebildim en sonunda. Eski defterleri açmak en son isteyeceğim şeydi. 
"Peki şimdi ne yapacaksın?"
"Uyumayı düşünüyorum"
"Ah onu demiyorum budala! Şu oğlanı bir daha gördüğünde ne yapacaksın?" Ona borçlanmıştım. Onu gördüğüm yerde borcumu ödeyip, yanağına kocaman bir beş kardeş armağan edecektim. Ve tabi ki aramızdaki arkadaşlığı başladığı kadar hızlı şekilde sonlandıracaktım. 
"Bu sessizliğin hayra alamet olmadığını bilecek kadar tanıyorum seni Chöle. Başını belaya sokayım deme. Herif rahat rahat 1.90 var!" Tam bir şeyler söylemeye hazırlanıyordum ki tepemdeki ışık sönüverdi ve korkuyla çığlık attım. Karanlıktan korkardım ben! Düşünün ki örümcekler korku skalamda ikinci sıradaydılar! 
"Ne..ne oldu?"
"Işıklar gitti" dedim titrek bir sesle ve aceleyle telefonu hoparlöre alıp bir mum ya da ona benzer bir şey aramaya başladım. Bulamayınca neredeyse ağlayacak hale gelmiştim. 
"Sakin ol Chöle. Şimdi gelecektir. Chöle!" Nefesim sıkılaşıyorken koridoru hızla geçip dış kapıyı açtım. Orası da koca bir karanlıktı. "Sakin ol..sakin ol.." onlarca kez tekrarlamış gibi hissettiğim cümle, bir kulağımdan giriyor diğerinden çıkıyordu! Kalbim bir arı kuşunun kanatları kadar hızlıydı ki, bir ses işittim.
"İyi misin?" Konuşanın kim olduğunu bilmiyordum. Umurumda da değildi! Sadece beni yalnız kalmaktan kurtaracak birine ihtiyacım vardı. Hepsi bu.
"Be..ben" dedim. Sakin ol! Sanki hemen önümdeydi. Ellerini omuzlarıma geçiriyor ve beni yere itiyordu. Sanki..sanki parmakları hala boynumu sarıyordu. O gece yarım kalan işi için tekrar gelmiş gibiydi. Hıçkırdım gözyaşları dökülmeye başladı. "Lanet olsun neyin var? Neyin var?" dedi göremediğim kişi. Neyim yoktu ki!
İnsanlar köpeklerden ya da farelerden korkardı. Elektrik kesintilerinden değil! "Tamam buradayım. Elimi tut" Tutabileceğim hiç bir şey yoktu. Karanlıktan başka. Bir el omzuma dokundu ve korkuyla geriye kaçtım. 
'Beni dinlemeliydin Chöle' diyordu geçmişten gelen ses. 'Beni dinlemeli ve o evden, ailenin güvenliğinden çıkmamalıydın' Korkuyla duvara yapışıp elimi ileri uzattım. "Lütfen" dedim. Elim elini sıkı sıkıya kavradı. "Susma...bir şeyler söyle" İlk önce hiç ses yükselmedi ama sonra "Elin amma da ağırmış" dedi. 
Ve sanki ışıklar onu beklermiş gibi yanıverdiler. El eleydik. Benden yarım kol uzaktalıkta, benimle beraber duvara yaslanmış karşı duvara bakıyordu. Onu gördüğüm ilk anda tokatlamayı düşünmüştüm değil mi? 
Oysa hala sıkı sıkıya elini tutuyordum. Sanki o eli bırakırsam tekrar elektrikler gidecek ve "O"gelip beni alacaktı. Kendimi kandırıyordum! Buraya gelerek, herkesten uzağa kaçarak, olanları unutacağımı sanmıştım. O buradaydı, tam beynimin içinde. Ve birisi, kafamı bir silahla havaya uçurmadıkça da çıkmayacaktı. 
"İyi misin?" dedi yan komşum. Elini bırakıp, hızla içeri kaçtım. Biliyorum biliyorum. Yaptığım şey, en az onun yaptığı şey kadar yanlıştı. Ama ona verebileceğim bir cevap yoktu. İyi değildim ve istediğim tek şey sabah okula gözlerim uykusuzluktan şişmeden gidebilmekti...

21 Ekim 2017 Cumartesi

Fantastik Kitapları Sever misiniz?

Ben fantastik konularda okumayı da yazmayı da çok seviyorum. Hikayeler gerçek dışı olunca kendinizi bu dünyadan soyutlayabiliyorsunuz. Liseden bu yana yazıyorum. Ama yazarken beni en mutlu ettiren tür hep bilim kurgu ve fantastik karışımı hikayeler oldu. Fantastik filmleri ve kitapları çook seviyorrum. Ama lisedeyken okumayı pek sevmezdim. Yani hadi kızım bir kitap oku diyorsa annem bunu yapmak benim için eziyetten farksız oluyordu. Nasıl kitap kurdu haline dönüştüğümü de bir başka yazımda anlatacağım sizlere. Her neyse asıl konumuz yazı yazmak, hikaye kurgulamak ve bunu devam ettirebilmek adına. İlk yazılarımı lisede yazdıktan sonra durmadan yola devam edip üniversitede kitap yazmaya başladım. 
Aklımda ki kitabı yazarken Wattpad'de bir hikaye yayınlamaya karar verdim. Ben iyi ve güzel ilerleyen bir kurgusu vardı ama Wattpad ortamı beni orada yazmaktan soğuttu. Yazarken kendimi kötü hissediyordum. Saçma sapan hikayeler, milyonlarca okunmuştu, Wattpad'de yeteri kadar bilinçli okuyucu yoktu sanırım. 
Ayrıca duymuşsunuzdur belki Wattpad yazarlar sayesinde iyi paralar kazanırken yazarlar Wattpad'den hiç kazanamıyor. Ancak işte yayın evi gel basalım kitabını derse ki o da iyi satılırsa kazanabiliyorlar. Wattpad konusunda da baya dolmuşum ben bu konu hakkında kesin bir yazı yazacağım anlaşıldı! Neyse orada ki hikayenin yarısındayken yazmama kararı aldım yani final falan yazamadım. Elimde değildi. Öylece kaldı hikayem. Ben de şuan blog yazmaktan memnun olduğum için hikayemi oradan kaldırıp burada yayınlayacağım ve yazmaya devam edeceğim! 

(Kapak tasarımı bana aittir)

Hikayemin Adı: Siyah Kanatlar
Türü: Fantastik Gerilim, Aksiyon
Bölüm: 1

New York'taki yaşamımı bırakıp Portland'a yerleşmek yeterince zordu. En azından yeni taşındığım dairenin rahat olmasını ummuştum. Aslında ev rahattı. Sorun evimin yan tarafındaki zorbadaydı! İki gün önce üniversite işlemleri için buraya gelmiş, evime eşyalarımı yerleştirmiş ve ailemi tekrar New York'a yolcu etmiş ben, kapının önündeki oğlandan bir türlü kurtulamıyordum!
"Senin sorunun ne? Neden kapımdan gitmiyorsun?"
"Belki de her iyi komşu gibi sana yardımcı olmak istiyorumdur" Gözleri masmaviydi. O kadar ki bana geçmişimi hatırlatıyordu. Aslına bakarsanız oğlanın yaptığı bir terbiyesizlik yoktu. Sorun bendeydi ve onu daha fazla görmek sinirlerimi bir halat gibi geriyordu.
"Çok teşekkürler ama biraz dinlenmem gerek. Yarın okul başlayacak ve ben tüm günü uyuyarak geçirmek istiyorum" Köşeli çenesini sıvazlarken gülümsedi. "Daha iyi bir şeyler yapabiliriz" dedi ve birden bire kapıdan içeri girdi!
Neye uğradığını şaşırmış bir balık gibi ağzımı açıp açıp kapadım. En sonunda sesimi bulduğumda ise bir karga gibi gaklamıştım.

"Seni eve davet eden mi oldu!"
"Ne kadar da nazik bir ev sahibesisin böyle?" Ona nazikliğin ne demek olduğunu gösterecektim! Yeni komşum işte o zaman benimle uğraşmaması gerektiğini anlayacaktı.
"Neden gidip uğraşabileceğin başka birilerini bulmuyorsun?"
"Elimin altındaki değerlendirmeyi severim" Harika dedim kendi kendime. Mavi gözlerinin içine öfkeyle bakarken dış kapıyı suratına çarpmak istiyordum. Ama bedeninin yarısını evimin içine sokmayı başarmıştı. Ve kapıyı ona çarpsam bile yerinden kıpırdatamayacağım kadar iri cüsseliydi.
Uzun boyu yüzünden başımı geri atıp "Pekala tam olarak istediğin şey nedir?" dedim. Gülümsedi. Lanet olsun! Bu kadar sinir bozucu birisi nasıl oluyor da böyle güzel gülebiliyordu? Yavaşça başını eğip beni şaşırttı.
Aramızda sadece bir nefeslik mesafe varken "Sen" dedi. İlk önce ne dediğini anlayamadım. Ardından beynime yavaş yavaş ulaşan oksijenle gözlerim kocaman oldu. "Se..sen beni ne sanıyorsun be!" Üzerine atılmama ramak kala oldu her şey.
Tam ben suratına kocaman bir tokat patlatacakken daha adını bile bilmediğim komşum dudaklarıma yapıştı. İnanın çok ilginç anılarım olmuştu ama böylesi daha önce hiç başıma gelmemişti!
Ve o zaman bilmesem de daha tuhaf şeylerle uğraşacaktım. Çünkü burası Lost River'dı ve ben küçük bir delikten Harikalar Diyarı''nı boylayan Allice'tim. Sadece bunu öğrenmek için uzun bir yol vardı önümde.

Follow @brandallfigure

gtag('config', 'UA-86742725-2'