siyah kanatlar wattpad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyah kanatlar wattpad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2017 Çarşamba

Siyah Kanatlar - 6.Bölüm  "Geçmş"


Elleri boğazımdaydı. "Üzgünüm" diyordu. "Buna mecburum" Son nefesimi vermeden önce güzel bir çift söz duymayı hayal etmiştim hep. Seni seviyorum gibi... Yanındayım gibi... Ölüm acı olabilirdi, evet. Ama o an boğazımı yakan, çok daha beter bir şeydi. İhanet. Yüz dişli bir yılandı ve dişleri saplandığı gibi benden her şeyimi aldı. Geriye kalan şey bir kabuktu. Chöle Larsson o gece ölmüştü. Gözlerimi yumup göz yaşlarımı sildim. Black'in yakınımdayken aklımda sürekli dönen cümle gene buradaydı işte. 'Ne kadar da ona benziyor. Sanki oymuş gibi.' Ama Tanrıya şükür ki o değildi!

"Chöle?" Kızlar tuvaletinin aynasından bana bakıyordu Bonnie. Ve ben yanaklarımdan sicim gibi akan yaşların daha yeni farkına varıyordum! Hızla yaşları sildim. 
"İyi misin? Yoksa..Black bir şey mi yaptı?" Başımı iki yana salladım. 
"Hayır" dedim bu her iki soru içinde ortak bir cevaptı. Bana bir mendil uzattı. 
"İstersen hocayla konuşurum, benimle grup olursun?" Gözlerimi bebek mavisi gözlerine dikip "Onun yerine, Black'ten neden deli gibi korktuğunu söylebilirsin?" dedim. Açıkça irkildi. 
"Eski bir mesele. O ve ben.." duraksadı. Sanki söylerse CIA peşine düşecekti. 
"Sen" dedi bir başkası ve suratıma okkalı bir tokat yedim. İlk an ne olduğunu pek anlamasam da Bonnie'nin şaşkın çığlığı ve uğuldayan kulağım beni kendime getirdi. Kristen ince ellerini yakama geçirmişti ve bağarıyordu. Ondan uzak duracaksın! O benim diyordu.
"Kafayı mı yedin sen!" dedi Bonnie onu üzerimden almaya çalışırken. 
"Blackten uzak durmazsan gebertirim seni"
"Hadi" dedim. "Yapsana" Belki o zaman her  şeyi gerçekten geride bırakırdım. Kristen gözlerime delirmiş gibi bakıyordu. Onunla dalga geçtiğimi düşünmüş olmalı ki sertçe itildim ve başka bir tokatın yaklaştığını hissettim. Ama elimi kaldırıp bileğini yakladım.
" Ya şimdi def olursun ya da olacaklardan ben sorumlu değilim" Konuşan ben değildim. Bonnie'ydi. Kristen'ın saçlarına bir mızrak gibi saplanan eli başını geriye çekti. "Çok ciddiyim" Kafasını çevirdi Kristen. Böyle bir şeyi beklemediği barizdi.
"Sen..sen bana mı dikleniyorsun! Aptal olduğunu biliyordum Bon Bon. Ama bu kadarını tahmin etmezdim!" dedi. Ellerini üzerimden çekti çekmesine ama korkutucu gözleri hala üzerimdeydi. "Ateşkes bitti" dedi Bonnie'nin gözlerinin içine bakarak. "Bundan sonrasını siz düşünün" ve cümlesi biter bitmez, rüzgar gibi esip geçti. 
"Neydi o öyle?" dedim. "Sırf bir erkek yüzünden savaş mı çıkaracak?" Bonnie gözlerini bir milyon defa kırptıktan sonra "Kahretsin" dedi. Hemen arkasından Kristen'ı aratmayan bir hızla çıkıp gitti. 
"Hey..bekle!" Beklemedi! "Bunların hepsi kafayı yemiş!" dedim kendi kendime. Bir yandanda ona yetişmek için koşmaya başlamıştım. 
Bonnie çoktan taştan koridorun sonuna ulaşmış, kapıdan çıkıyordu. Onu camlardan izleyerek koşmaya devam ettim. Hala yemyeşil olan çimlerin üzerinde, bir çitaya benziyordu. Sarı saçları arkasınnda savruluyor, her neye koşuyorsa ucunda ölüm varmış gibi gözüküyordu. Bense çimlerde ne üdüğü belirsiz bir ayı gibi gözüküyor olmalıydım. Takıla takıla bir ileri bir geri zıplayan bir zurafayada benziyo olabilirim pek emin değilim. Nefes nefese "Dur artık!" diye bağırdım. Rüzgar uğultusu sesimi yuttu. 
Etraftaki öğrenciler benim ne yaptığımı çözmeye çalışır gibiydiler ama yine de yolumdan çekiliyorlardı. Bonnie spor salonunun bulunduğu yöne döndü. Ah tanrı aşkına koşucu falanmıydı bu kız! Diyaframım yırtılmak üzereydi. O ise hızından bir gram kaybetmemişti ki spor salonuna daldı. 
"Dayan Chöle! Az kaldı!" 90 yaşındaki bir teyze gibi derin derin soluyarak onu takip ettim. Sarı saçlarının bir koridordan savrulduğunu görmesem onu kaybedebilirdim. Koridoru geçtim. Bir çift kırmızı kapı önümdeydi. Az önce açıldıkları belli bir biçimde aralıklardı. Kapıyı ittim ve "Hey!" dedi birisi. 
Gördüğüm ilk şey beyaz bir havlu oldu. Ardından ıslak bir ten ve adonisler belirdi. Adonisleri görünce çıplak bir erkek göğsüne baktığımı anladım. "Vay canına yolunu mu kaybettin?" dedi bu harika vücudun sahibi. Başımı kaldırdım. Kaldırmaz olaydım. Bir düzineyi geçkin yarı çıplak adam, bana bakıyordu. 
"Be..ben" 
"Sanırım dilini yuttu James" James denen çocuk önüme geçerek manzarayı kapattı. Sanırım arkadaşları için kendini feda ediyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse benim için hiç sorun değildi.
"Burası pekte bir kıza göre değil ha? Neden dışarı çıkmıyorsun ufaklık" Ufaklık? Kaç gösteriyordum on iki mi? 
"Benim arkadaşım" sonunda konuşabiliyordum. "buradaydı" Tek elini omzuma koyup beni geri geri ittirmeye başladı.
"Anlıyorum adı ne?"
"Bonnie" Gözleri irileşti.
"Arkadaşın bir kız mı?" 
"Evet"
"Üzgünüm ama buraya bir kız girseydi emin ol fark ederdik" Ardından sırtım kapılara çarptı ve dışarı atıldım. Fakat oğlan hala bana bakıyordu. Sanki bir şey söyleyecekti ama nasıl söyleyeceğini bilemiyordu.
"Bak anlamıyorsun" dedim duraksamasından faydalanarak. "Arkadaşım az önce koşarak bu kapılardan geçti!" Başını iki yana salladı. Bana inanmıyordu. 

"Bak güzelim içeri gelip arkadaşını aramak istiyorsan arayabilirsin ama eski bir söz vardır bilmem bilir misin? Kendi kaşınan ağlamaz" Evettt! O sözü bilirdim. İçerisinin bir soyunma odası olduğunu da biliyordum. O yüzden kapıdan uzaklaştım. Bana güldü. 
"Arkadaşını bulmada iyi şanslar" deyip içeri girdi. Siyah saçları ve yeşil gözleri sanki hala kapıda duruyor, bana bir abi misali 'uzaklaş buradan' diyordu. Gerisin geri döndüm ve nasıl olurda Bonnie'yi gözden kaçırdığımı düşündüm. Tam spor salonundan çıkacakken birini gördüm. Uzun boylu ve açık mavi tişörtlü biri. Hemen yanında Bonnie'nin boylarında bir kız vardı. 
Koşturdum. Gördüğüm şey rüya falan değilse Black ve Bonnie yanyanaydı. Hayır hayır Bonnie Black'ı kolundan tutmuş çekiştiriyordu! 
Evet yanılmamıştım. Koridorun sonunda kapalı bir kapıya dayanmışlardı. Bonnie elleriyle saçlarını karıştırdı. Ardından bir balon gibi patladı. 
"Söyleyecek! Söyleyip her şeyi bok edecek" Black'in adını bile ağzına almayan kız şimdi onun yüzüne mi bağırıyordu? Bu işte bir tuhaflık vardı. Hem de çok büyük bir tuhaflık!
"Abartıyorsun Bonnie. Söylerse başına ne geleceğini iyi biliyor"
Bonnie bu cevapla pek tatmin olmadı. "Anlamıyorsun! Onu hafife alamayız!" Duvarın kenarına sırnaşmış bir halde Black'e baktım. Eee dercesine bakıyordu Bonnie'ye. "Ne yapmamızı önerirsin? Kız ona dikkatle bakıp "Her zaman yaptığımız şeyi" dedi. "Temizleyelim gitsin" Ne? Ne! Ev temizliğinden falan bahsetmiyorlardı değil mi! Bahsettikleri şey Kristen mıydı? Boğazıma koca bir taş oturdu.
Onlara gözükmemek için sırtımı duvara yasladım ve bir şey fark ettim. Artık Bonnie hakkında hiç bir şey bilmiyor değildim. Onun hakkında belki de en sağlam şeyi öğrenmiştim: Mükemmel bir oyuncuydu. O kadar ki beni ayakta uyutmuştu!
"Chöle?" Lanet olsun!
Kapalı gözlerimi araldım ve Black tam önümde duruyordu. Sakin ol dedi içimdeki akıllı taraf. Duyduğunu çaktırma!
"Black" dedim en az onun kadar otoriter bir sesle.
"Burada ne yapıyorsun böyle baş belası? Yoksa beni mi takip ediyordun?" Gözlerimi onun gözlerine diktim. Black yaslandığım duvarın dibinde tıpkı bir gelincik gibi bakıyordu bana. Ağzını sulandıran bir yemmişim gibi... 
"Beni arıyor olmalı" dedi Bonnie, hemen onun arkasından çıkarak. "Ah! Evet. Niye kaçtın öyle." dedim ve nasıl oldu da kekelemedim bilmiyordum. Gözleri biraz olsun kendini ele vermedi. Onu gördüğüm zamanlara nazaran daha soğuk bir tavırla "Ağabimle bir şey konuşmam gerekiyordu" dedi.
Ağabey? Black mi? Sanırım beynim o an error verdi ve aranan akıl kırıntısına ulaşılamadı!


15 Kasım 2017 Çarşamba

7. Bölüm -"Black Garccia"

"Günaydın" dedi birisi. Ders kitabından kafamı kaldırdım. Bonnie utangaç bir yüzle yanımdaki boş sıraya geçti. 
"Sana da günaydın" Gözlerini kaçırıp kitap ve defterini masaya çıkardı. Bir an sırf bana bakmamak için tüm çantasını masasına dökeceğini sandım. Tanrıya şükür ki öyle bir şey yapmadı.
"Dün gece öyle saçma davrandığım için affedersin" Şu mesele...
"Neden öyle davrandığını sorsam" dedim. Dişlerini alt dudağına geçirdi. Onunla yetinmeyip tarih kitabının sayfalarını parçalarına ayıracak bir kuvvetle çevirmeye başladı.
"Bu konu hakkında pek konuşmuyorum..." tekrar bir şeyler sormamı engellemek için "özel bir mesele" dedi ve son noktayı koydu. Eski sevgilisi falan mıydı? Ah..o yüzden mi ondan bahsettiğimde kızarıp duruyordu? Şuan üzerndeki pembe tişörtle aynı tondaydı. 
"Eee Chöle!" Benden üç metre ileride pusuya yatmış Kristen'dı, konuşan. 
"Ne eesi?" dedim. 
"Dün..nasıldı?"
Gözlerinin içine kısa bir an baktım. Aklıma Black hakkındaki uyarısı geldi. Eminim  onun hakkında benden daha çok şey biliyordu. Ayağa kalktım, yanına gidecektim ki Tarih hocası gözlüğünü düzelterek içeri girdi. Bende münasip noktamın üzerine tekrar kurulmak zorunda kaldım. Profesör sınıfa şöyle bir baktı. Sanki kurbanlık koyunduk, oda usta bir kasaptı.
"Günaydın arkadaşlar" elindeki kartivizt boyunda kağıtlar vardı.Beyaz gömleği ve siyah pantolonu klasik bir öğretmen tarzıydı. Sanırım en fazla elli yaşındaydı. Ön sıraya yanaşıp elindeki kağıtları en baştaki kıza verdi. "Bu kağıtlarda ödev eşleriniz yazıyor. Herkes kendi grubunu bulsun. İşlenecek bir ton konu ve yapacak bir dünya işiniz var" 
Öylece bakakaldık. Tüm sınıfın gözleri yüzüne far tutulmuş bir tavşan gibi pörtlemişti. Daha sonbahar bile sonbaharlığını yapmıyor, ağustosu yaşıyorduk! Hepsini geçtim daha ikinci gündeydik! Ne ödevi? Ne grubu? Sanki bunlar unutulmuş bir dilden geliyordu. Düşünün o kadar yabancıydık. Başımı çevirince Bonnie'yle göz göze geldim.
"Eh.." dedi.  "en azından eş seçme derdinden kurtulduk" Başımı bir kukla gibi salladım.
"Sence bu dersten geçme ihtimalimiz nedir?" Başını iki yana sallayıp bana kötümser bir bakış attı.
"Üst sınıflardan duyduğuma göre ince eleyip sık dokuyan bir ihtiyarla karşı karşıyaymışız. Gerisini sen düşün!" Ah ne güzel...
Kağıtlar arka sıralara ulaşırken profesör adını bile duymadığım bir yazardan başlamıştı bile. Bu dersten ciddi ciddi kalabileceğimi düşündüm. Çünkü ben sınıfın şu orta halli olan öğrencilerindendim. Geçme notunun biraz üstünü aldığımda, benden iyisi olmazdı. 
Bonnie kağıtlar arasında kendi ismini buldu. Bir naziklik yapıp benimkini de bulduğunda kağıdı bana uzatması gerekmez miydi? Bunun yerine boş boş kağıda bakıyordu.
"Ne oldu?" dedim. "Neye bu kadar şaşırdın? Yoksa Kristen'la mı eşleşmişim?" Kağıdı bana verdi. Keşke vermeseydi. Keşke o lanet ismi görmeseydim!
"Black Garcia. Şaka mı bu? Lütfen kağıtları değiştirdim de Bonnie!" Ama adım nal gibi Black'in adının yanında duruyordu. Kocaman siyah harflerle yazılmıştı. Görmemek için aşırı miyop olmam gerekirdi!
"Herkes sussun artık!" Profesörün Azrail'i olabilirdim. Hemde bunu zevkle yapardım. 
"Biraz daha öyle bakmaya devam edersen, adamı küle çevireceksin" Sesin sahibi hemen arkamdaki sıradaydı. Bonnie kafasını kitaplarının içine gömdü. Hey bir dakika! O ne ara benden iki sıra öteye kaymıştı!
Ona bakmak yerine, kağıdı parçalarına ayırdım ve görebileceği bir biçimde sıraya koydum. Eğer biraz beyni varsa bunun bir işaret olduğunu anlayabilirdi. Savaş bayrağını çekmiştim ben. Bu da sıktığım ilk kurşundu. 
"Fazla iddialısın Chöle" dedi. Parmağı tam ensemin üzerindeydi.
"İnan benim nazikliğiminde bir sınırı vardır. Ve sen beni gördüğünden beri o sınırı aşıp duruyorsun" Be..ben mi? Tamam buraya kadardı. Arkamı döndüm.
Aramızda bir karış vardı. "Peki ya sen..sen özel alan nedir bilir misin? Örneğin birine dokunmak ya da öpmek o alanın neresindedir bir fikrin var mı?"
Kalbim deli gibi atıyordu. Çünkü üzerinde gözleri kadar açık mavi bir tişört vardı. Ve saçları alnına dökülüyordu. Gölgede kalan gözleri kaliteli bir mücevherden halliyceydi. İçimden bir ses onun bir yere kadar haklı olduğunu söyledi. Sırf Chris'e benzediği için ona kötü davranıyorsun dedi. O sese ne mi yaptım? İnanın bilmek istemezsiniz!
"Sadece arkadaş olmaya çalışıyordum" 
"Sorun şu ki ben senle arkadaş olmak istemiyorum" Öne doğru eğildi.
"Yoksa daha fazlası mı olmak istiyorsun?" 
"Siz!" Profesörün sesiyle gerçek dünyaya döndük. Daha doğrusu döndüm. Çünkü Black'ın adamı taktığı falan yoktu! 
"..sınıfımdan çıkın" 
"Ama efendim.." adam bana öyle bir baktı ki, cehennemin dibine kadar gidip geldim. Eşyalarımı topladım ve sınıfın kapısını, kocaman bir yere batmışlıkla buldum. Black hemen yanımdaydı. Kapıdan geçerken "Hepsi senin hatan" dedim.
Kapı arkamızdan kapandığında "Sen hala konuşuyor musun?" dedi. "Eğer çeneni daha az kullansaydın, ineklik yapmaya devam edebilirdin" Ne!

"İnek mi? Sensin be o!" 
"Kaç yaşındasın sen Chöle? Beş falan mı? Hadi bir de ayağını yere vur da görelim" Kafayı yiyecektim. Şimdide çocukluk eden ben mi olmuştum!
"Gerçekten inanılmazsın" 
"Bunu anlamana sevindim arkaşım" Arkadaşlar kadar başına taş düşsün! Uyuz.
Gözlerimi devirip ana sınıfı düzeyindeki atışmadan geri çekildim ve yürümeye başladım. Hızlı adımlar atıyordum atmasına ama hala onun ayakkabılarının tık tıklarını duyuyordum. Dayanamayıp döndüm ve "Neden peşimden geliyorsun?" dedim. Kaşları ilk önce şaşkınlıkla kalktı sonra dalga geçercesine kıvrıldı.
"Yavaş ol Chöle." dedi. "Sen peşinden koşacağım tarzda bir kız değilsin. Ama madem merak ettin söyleyeyim. Burası bir koridor ve tek çıkış kapısı şurada."
Eliyle gittiğim istikametin sonunu gösteriyordu. Ben o sıra yerin dibine doğru yol alıyordum. "Umarım beni anlamışsındır" dedi ve gitti. Bense arkasından bakakaldım. Bir şey demeliydim! Son sözü söylemesine müsaade edemezdim. Ama olmadı. Çünkü bir güzel ağzımın payını vermişti! Ve o an aklımdan geçen şu oldu:
Tam 3 bin fitten aşağı düştüm. Hem de  k******* üstüne!

14 Kasım 2017 Salı


5. Bölüm "Kimsin Sen?"

"Asılsız yardım çağrısı yapmanın bir suç olduğunu biliyorsunuz değil mi Bayan Larsson?"
"Biliyorum" dedim. Hemde çok iyi biliyorum.
"O halde bir daha böyle bir şey yaparsanız, bu kadar ucuz kurtulamayacağınızı da biliyorsunuzdur"
Orta yaşlı, saçları yer yer kırlaşan dedektif öfkeli gözlerini, gözlerime dikip, onu iyice anlamamı sağladı. Süklüm püklüm olmama saniyeler kalmıştı ki "Hey çocuklar burada işimiz bitti" dedi. Kendisiyle beraber gelen iki dedektif dairemden çıktı.
Utanmıştım ama en önemlisi öfkeliydim. Çünkü yardım çağırım asılsız değil delilsizdi! Ama adamın arkasında kalan ve neredeyse benim boylarımda olan diğer dedektif duraksadı. Bana doğru uzattığı elinde beyaz bir kartvizit duruyordu.
"Bu kartım. Başka bir şeyden şüphelendiğinizde çekinmeden arayabilirsiniz" sanki ne kadar korktuğumu görmüştü adam. Koyu kavhe gözleri babacan bir tavırla parlıyordu. Kartı alıp hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi sundum. 
Ardındanda kapıda öylece bekledim. Gözlerim yan taraftaki dairedeydi. Ya onlara çığlık atan birini duyduğumu söyleseydim? Ya da yan komşum tarafından üstü kapalı bir biçimde tehdit edildiğimi? Sanırım şuan da durduğum yerden daha ileride olamazdım. Çünkü elimde ne çığlık atan bir adam ne de ışıkların kasten söndüğünü iddia eden bir komşu vardı! 
"Daha iki gündür buradayım! İki gün!" Ama sanki yıllar geçmiş gibiydi. Bir kelebek kanadını çırptığında çıkardığı kadar hafif bir ses duydum. Başımı çevirdiğimde karşıdaki dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. Sarı saçlarını yüzünden çeken ev sahibi, bana şöyle bir baktı ve şaşkınlıkla "Bonnie?" dedim.
Gözlerini kırpıştırarak "Selam" dedi. Ama benim kadar şaşırmadığı gözümden kaçmamıştı. 
"Sen benim burada kaldığımı biliyor muydun?" 
"Evet. Geldiğin ilk gün uyrayıp hoşgeldin demiştim" Ah öyle mi? Bunu nasıl hatırlayamamıştım ben?Kim bilir o telaşede daha neleri unutmuştum!
"Ben..çok affedersin"
"Sorun değil" dedi. Yüzü vücudunun geri kalanı gibi zayıftı. Gözlerinin mavi olduğunu fark ettim, uykulu ve hafif şişiktiler. "Ben..seslere uyandım ama.." boş koridoru gösterircesine elini salladı. "sanırım kabus falan gördüm" 
"Sesler derken" dedim. "Bir çığlık falan mı duydun?"
Kısacık bir an kıyamet gününü bilmişim gibi baktı bana. Fakat hemen sonra içi boş bir biçimde gülümseyip "Sende mi duydun?" dedi. Duymaz olaydım! Başımı salladım ve istemeden de olsa ona doğru bir adım attım. 
"Sana bir şey sorabilir miyim Bonnie?"  
"Tabi" dedi.
"Black hakkında ne biliyorsun? Yani ne zamandır karşı komşun?"
Bana şöyle bir baktı. Sanki Black'ın kim olduğu değilde, Black'ın çıplakken nasıl gözüktüğünü sormuştum. Gözleri fal taşı gibi oldu. "Ben..pek bir şey bilmiyorum" Kız resmen gözümün önünde yavaş yavaş kızarıyordu. En sonunda kapısının kulbunu sıkı sıkıya kavrayıp "..uyusam iyi olacak" dedi. Ve ben daha ağzımı açamadan içeri girdi. Hayır..hayır kaçtı. Bildiğin kaçtı!
Koridorun ortasında bir avare misali kalakaldım. Bonnie denen kızın yüzünde beliren şey apaçık korkuydu! Bu da demek oluyordu ki, Black düşündüğüm gibi güler yüzlü yılışık bir çocuktan fazlasıydı. 
"Ne yapıyorsun burada?" Korkuyla yerimden sıçradım. Hemen arkamdaydı. Sırtımda göğüs kafesini hissedebiliyordum! "Sabah bir dersin olduğu sanıyordum Chöle" Arkama döndüm. Black çarpık bir gülümsemeyle beni izliyordu. Hani ş kötülük kokan gülümsemeler var ya bunun yanında halt ederlerdi!
"Ben.." dedim.
"Sen?" dedi. Ama aklıma diyecek hiç bir şey gelmedi!
Başını nazikçe aşağı eğdi. İster istemez geriledim. Bir adım attı. Bende geriye doğru bir adım attım. Başka bir adım ve bir gerileme daha. Kendimi bin kilometrelik bir koşu yapmış gibi kan ter içinde hissederken, sırtım duvara çarptı. Aptalça kaçışım buraya kadardı işte.
Koyu mavi gözlerini gözlerime dikti. Elini kaldırıp başımın bir kaç santimetre ötesine yerleştirdi. Dört bir yanım onun tarafından kuşaltılmıştı şimdi. Biraz daha eğildi ve yüzündeki gülümseme daha serseri bir hal aldı.
"Gerçekte kimsin sen?" dedi. Gözlerimi bir milyon kez kırpıştırdım. Bu nasıl bir soruydu? Neyi kast ediyordu? Geçmişime dair bir şey biliyor olamazdı, değil mi?
"A..an.lamadım" Kekelediğime inanamıyorum! Çok gerildiğim anlarda beliren bir lanetti bu!
"Bence anladın" dedi. Bir şeyler biliyor olamazdı! Sadece..sadece beni korkutmaya ve dökülmem için telaşlandırmaya çalışıyordu.
"Bu soruyu yanlış kişiye soruyorsun Black" dedim. 
"Asıl sen kimsin? Daha yirmi dört saat önce gördüğüm, o güler yüzlü çocuğa ne yaptın?" Bir an için kaşlarını çattığını görür gibi oldum. Ama hemen sonra gülümsemesi sertleşti ve daha fazla yakınıma sokuldu.
"Belki de iki yüzlü bir katilimdir ha?"
Tam lafına devam edecekken "Artık uyusam iyi olur" dedim. Elinin altından hızla geçip kapıya ilerledim. Ama önüme dikildi. Ve o hızla göğsüne çarptım. Burnum!
"Bu ne be? Mermerden mi yaptılar seni!" Burnum sızım sızım sızlıyordu. Ne kadar sertti göğüs kafesi. 
"Amma naziksin baş belası"
"Baş belası sana benzer. Çekil yolumdan!" Gözleri gözlerimden, burnumu tutan elime ardından da dudaklarıma kaydı. "Eğer beni bir kez daha öpmeye çalışırsan, seni tacizden içeri attırırım!" dedim. 
"Gerçekten yapar mısın bunu Chöle?"


Onun gibilerin nasıl olduğunu az çok biliyordum. Onlar için kızlar kullan at malzemelere benziyordu! İşini görene kadar en mükemmel yüzlerini gösterip, işlerini bitirdiklerinde tam bir pislik olduklarını ilan ediyorlardı. Chris gibi! Öfkem tırnaklarını sırtıma geçirdi. Onun verdiği acıdan güç aldım.
Bu kez Black'in engellemesini yok sayarak yanından geçtim. Bileğimi tuttu ama ondan kurtuldum. "Bir daha" dedim. "sakın beni küçümseme!" kısa bir şaşkınlık yaşadı. Ve kapıyı suratına çarptığımda son saniye kendini geri çekti ama ahladığını duymuştum. Kapı koca kafasına inmişti! 
Seni uyarmıştım! dedim kendi kendime. Bir kez daha birinin bana zarar vermesine müsaade etmeyecektim. Nokta! Onlarca kilometreyi tekrar kalp kırıklığı için aşmamıştım. Bu geceden tezi yoktu, eski aptal Chöle'ü New York'a gömecektim. Çünkü o herkese güvenir, herkese selam verir, dost edinmeyi severdi. Sonra ona ne mi oldu? 
Öyle bir kazık yedi ki yaşadığı şehre sığamaz oldu. Kendimi yatağa bıraktım. Yarın sabah geçmişten geçmişi unutmak yerine ondan ders alarak uyanacaktım. Ve yarın yapacağım ilk işi Black'in kim olduğunu öğrenmek olacaktı.
İşte o kadar!


7 Kasım 2017 Salı

Siyah Kanatlar - Bölüm 4 - "Chris"

"Öptüğün başka biriyle karıştırıyorsundur" dedim güldü. Çok komikmiş gibi. İnsan biraz alınır, önüme geleni öpmüyorum falan derdi. 
"Sivri dilinin güçten düşmesini istemeyiz değil mi?" kalktı ve beni de kendiyle beraber kaldırdı. 
"Hey dur ne yapıyorsun!"
"Aç olduğunu sanıyordum"
"Ben kendim halledebilirim" Hımm dercesine baktı bana. Ardından sinsi bir tilki gibi gözlerini kıstı. "Sanırım arkadaşlarınla yemek istiyorsun?"

"Arkdaşlarım.." Benim burada arkadaşım yoktu... Meraklı gözlerime odanın solunda kalan koridoru işaret etti. Bayılmadan önceki "meraklı kızlar grubu" bekleme sıralarına kurulmuştu ve birisi gerçektende makyajını tazeliyordu. 
"Ben.." diye kekeledim.
"Sen.." dedi. Bana kahkalarla gülmesine şu kadarcık kalmıştı. Akla karayı seçmeden önce karnımı doyurmak istiyordum ve bunu şu en fazla kırk kilo gelen kızların yanında yapamazdım. Yemek dedikleri şey eminim bir kaç çatal salataydı. 
"Seninle geliyorum"
"Bende öyle tahmin etmiştim" eğer ki hayır deseydim onu da evet olarak kabul edebilirdi bu çocuk!
"Görüşürüz Theo" dedi komşum. Doktora teşekkür ettim ve odadan çıktık. Kızlar bizi görünce ayaklandı. Ama bunların hiç biri ama hiç birinin bir önemi kalmamıştı. Çünkü yanımda yürüyen çocukta gerçek anlamda bir değişim baş gösterdi. Güler yüzü silindi, az önce ışıl ışıl parlayan gözler şimdi gayet ciddiydi. O mavi gözlerin sahibinin bir yılan gibi kabuk değiştirdiğine şahit oldum. 
Çilli kızın onu büyük bir ilgiyle izlediğini fark ettiğim sıra, ancak çenemi yerden toplamayı başarabildim. Ama çok şaşırtıcı bir biçimde kimse benimle ilgilenmiyordu zaten!
"Black gerçekten bize çok yardımcı oldun" dedi kız. Yapmacıklık akan bir tavırla elini elimin üzerine koyup "Chöle bizi gerçekten endişelendirdi ama şimdi çok iyi gözüküyorsun canım" 
Black... Kızın konuşmaları arka planda bir televizyon sesi gibi cansız ve kulak tırmalayan bir hal aldı. Adı Blackmış ve o bana bir kez bile adını söyleme gereği duymamıştı. Buna düpe düz öküzlük denirdi. Nokta!
"Her neyse Kristen. Siz gidebilirsiniz, ben Chöle'ü eve bırakırım" Yemin ederim tam o dakika yepyeni bir düşman kazandım. Sadece bir saliselik bir ateş yandı kızın gözlerinde. Bir saniyecik göz göze geldik ve eli daha sıkı bir biçimde elimi sıktı.
"Buna ne gerek var Chöle. Biizim zaten seninle bir planımız yok muydu tatlım?" Tatlılar kaçırsın seni. Sırf böyle laubali lakaplar kullanmadığı için bile Black'le gidebilirdim . Benim konuşmama müsaade etmedi yan komşum.
"Bu halde planlarınıza dahil olamaz Kristen. Hadi Chöle" ardından onlara karşı çıkacak fırsatı vermeden döndü ve çıkış kapılarına ilerlemeye başladı. Arkasından gitmem gerekiyordu ama hala o güzel yüzlü yılışık çocuğun nereye gittiğini merak ediyordum. Birden bire yüzüme çarpan sıcak nefesle kendime geldim. Kristen hemen dibindeydi ve kısık bir sesle "Dikkatli ol" diye fısıldadı. 
"Anlamadım" dedim. 
"Yakında anlarsın" dedi. Gözleri Black'e kaydı ve ister istemez gözlerinin izlediği yolu izledim. Black bana bakıyordu ve Kristen sırf onun bana bakışları yüzünden bile beni bir kaşık suda boğmak ister gibiydi. Sanırım bu yüzden arkamı kollamalıydım. Başka ne için olabilirdi ki?
                                                                                        ***
"Diğer tarafa geç baş belası" 
"Ne?" 
"Bu halde araba kullanırsan seninle geleceğimi mi sanıyorsun?" Şaşkınlıktan bir kaç saniye duraksadım.
"Sana benimle gel diyen olmadı"
"İşte şimdi gerçekten kalbimi kırdın" kalbi dışında kırmak istediğim başka yerleri de vardı ama bunu elbette ki ona söylemedim.
"Ben başımın çaresine bakabilirim. Gerçekten!"
"Evet elbette. Arabayı sürerken bir kez daha bayılırsın ve bu kez kendini bir ambulansta bulursun. Emin ol hiç bir şey benim kollarım kadar iyi taşıyamaz seni" Beni taşıdığını unutmamıştım ama böyle söylemesi bambaşka görüntüleri gözümün önüne getirmişti. Gözlerimi kırpıştırdım ve düşündüklerime inanamadım!
"Eee?" dedim uzatarak. Sabrım bu kasabaya adım attığımdan beri sınanıyordu ve taşmasına şu kadarcık kalmıştı. "Senin benimle derdin ne? Neden sürekli peşimdesin?"
"Ben mi?" dedi mavi gözlerini kocaman açtı. Küçükken abimin bilyeleri vardı ve en sevdiklerim koyu lacivert renkte olanlardı. Böyle baktığında o bilyeleri andırmıştı gözleri. 
"Yanımdaki daireye taşınan da, koridorda üzerime gelen de sensin. Belli ki bana söylemek istediğin bir şeyler vardı ama bayıldın. Ve sen konuşasın diye kendimi feda ediyorum. Şimdi yolcu koltuğuna geç ve konuşmaya başla" dedi. Elimdeki anahtarı kaptığı gibi sürücü koltuğuna yerleşti. 
Öylece Ford'umun kenarında dilini yutmuş bir bedevi gibi ona bakıyordum. Motoru çalıştırdı. Kendi tarafındaki camı indirip "Hadi ama ne kadar çabuk bir şeyler yersen, benden o kadar çabuk kurtulursun" dedi. Ağzımı açıp gözümü yummayı düşündüm. Ama sonra bunun bir işime yaramayacağını anladım.

Adam yüzsüzdü! Ve ona sövsem de gülüp geçebilirdi. Fakat aklımı kurcalayan şey diğer kızların yanındaki soğuk tavrıydı. Herneyse dedi içimden gelen bir ses. Acele et ve bir şeyler ye! Diğer tarafa geçtim ve bir saniye sonra okuldan ayrılıyorduk. "Biraz yavaş olamaz mısın?" dedim son sürat sürüyordu. Eğer biraz daha gaza yüklenirse motor kaputtan fırlayıp kendi başına yol alacaktı.
Bir cevap vermedi. Sadece daha da hızlandı. Korkuyla kemerimi taktım ve bir kez daha uyardım onu. "O kadar da aç değiilim. En azından elim kolum tutarken yemek yemeği istiyorum" Berbat bir trafik kazasının baş aktörüyken değil!
"Evet hastane yemekleri oldukça kötüdür" diye fısıldadı ama yavaşlamadı. Ve aracın kasabadan anayola bağlanan yola geçtiğini fark ettim.
"Nereye gidiyoruz?" dedim, derin mi derin bir nefes alıp. 
"Bir şeyler yemeye Chöle. Neden öyle bakıyorsun?" gözleri tuhafıma gitti. Bana bakıyor tavırlarımı ölçüyor ve beni korkutuyordu. Kalbim sekerken "Kasabada da yemek yiyeceğimiz yerler vardı" dedim.
"Benim bildiğim çok güzel bir yer var" Buna inanmadım. 
"Benden ne istiyorsun?" dedim sakinleşmeye çalışarak. Araç yol boyu uzanan ormanlık alan için bir füze gibi uçarken bana baktı. "Hiç bir şey Chöle, senden ne isteyebilirim ki? Sonuçta bende olmayıp sen de olabilecek şey ne olabilir ki?" Bir an için gözlerinin parladığını sandım. Dişlerimi alt dudağıma geçirdim. 
Çünkü o da böyle söylemişti. Herşey berbat olmadan önce bana son bir kez bakıp "Sende olupta benim sahip olamayacağım şey ne?" demişti. Gözlerim sulanırken araç aniden fren yaptı ve soluk soluğa kafamı kaldırdım. Eski, tahtadan yapılmış bir handı durduğumuz yer. 
"Sorun ne Chöle? Yüzün beyazladı?" Duraksadım ardından baştan aşağı titredim. Ve elimde olmadan güldüm. O kadar çok güldüm ki Black bana kafayı yemişim gibi baktı. Sonra tepkime kayıtsız kalmayıp gülümsedi. 
"Çok fazla aç kalmanın yan etkileri" diyordu bir yandan da. Hayır çok fazla karanlık sırrın yan etkisiydi bu. Sırtımda onlarcası vardı ve biraz daha yüklenirse sonunda kafayı sıyıracaktım. Hepsi bu!
                                                   ***
1 sene önce;
Elini havaya kaldırdı. Bir an için saldırgana yumruk atacağını sanmıştım. Hatta ona durması için bağıracak ve buradan bir an önce gidelim diyecektim. Fakat hiç bir şey tahmin ettğim gibi olmadı.
Hemen yanında soluklandığım ve ağrıyan omzumu dayadığım elektirik direği titremeye başladı. Sadece o değil. Park halinde olan otomobiller sanki birileri onları sallıyormuş sarsılıyorlardı. Bir kaç metre ötemdeki sokak lambası patladı, ardından hepsi bir sıra halinde patlamaya başladı. 
Az önce bana saldıran kapkaçcı ve arkadaşı korkuyla geriye kaçtı. Benim gibi. Yüreğim ağzımda "Chris" dedim. Ne yapıyorsun? 
Sanki benim bile zor duyduğum fısıltımı duymuştu. Başını hafifçe geri çevirdi ve "Eve git" dedi. Dudaklarını kıpırdatmadan nasıl konuşurdu bir insan? Tam beynimin içindeydi sesi. Dışarıdan içeriye yankılanıyor ve bana gitmemi tekrar tekrar söylüyordu. 
"Ne yapıyorsun?" dedim. Adamlar onun bana dönmesini fırsat bilip kaçmaya başladılar. Ama ikiside ikinci adımlarında havalandılar. Yemin ederim ki havaya boş boş adım atıyorlardı. Hayır..hayır. Sadece bir saniye önce olsaydı, dediğim doğru olurdu. Ama bir saniye sonrasındaydık ve adamların az önce durduğu yer boştu. 
Elim ağzıma gitti. 'Çığlık atma' diyordu içimden yükselen bir ses. Ona ayak uydurdum ama ayaklarım bana uymadı. Tüm gücümle arkamı dönüp Chris'i geri de çok ama çok geri de bırakmak için koşmaya başladım. O kadar ki ne kadar süre koştuğumu bilmiyorum. Bir kilometrenin sonunda durdum ve hala parçalanmış sokak ışıklarının devam ettirdiği yola bakmayı akıl ettim. 
Bomboştu. Upuzun ve ıssız sokakta inler cinler top oynuyordu. Kendimi berbat bir kabus gördüğüme inandırdım. "Biraz sonra uyanacağım. Ve tüm bu olanları gülerek Chris' anlatacağım" dedim derin bir soluk alarak.
"Üzgünüm" dedi birisi. Ki ben o birisinin kim olduğunu iyi biliyordum. 
Korkarak döndüm. Hemen arkamda aramıza güvenli bir boşluk bırakarak duruyordu. "Bu bir kabus" dedim. "Sen gerçek olamazsın..yaptığın o şey..gerçek olamaz" sayıklıyordum çünkü akıl sağlığım avucumun içinden bir kelebek gibi kaçıyordu. 
"Açıklamama izin ver Chöle"
"Neyi?" dedim. "O adamları nasıl havaya uçurduğunu mu? Ve bunu sadece ellerinle nasıl yaptığını mı? Dur dur yoksa benimle hangi cehennemden geldiğini bilmediğim telepatik bir yolla konuştuğunu mu?" Kaşlarını çattı ve bu kez o derin bir nefes aldı. 
"Daha fazlası var Chöle. Ve bana başka yol bırakmıyorsun" 
"Ne yolundan bahsediyorsun sen?" üzerime gelince bağırmaya başladım. "Hayır! Sakın bana dokunayım deme!" Dokundu. Avucu bir tutam güneş ışığı kadar sıcaktı. Gözlerimi yumdum ve ışığı tenimde hissederken bedenimden ayrıldığımı sandım. Sanki ona aynı anda hem çok uzak hem de çok yakındım. 
"Kendine geldiğinde her şeyi anlatacağım bebeğim, ama şimdi sakinleşmen gerek" Başka çarem mi vardı? Uykunun kollarındaydım ve uyandığımda beni neyin karşılayacağı hakkında en ufak fikrim yoktu.

gtag('config', 'UA-86742725-2'