wattpad hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
wattpad hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2017 Çarşamba

8.Bölüm "Farklı Ambalaj"

"Onun adı Chöle Henderson değil, Nina Grace"
Black günlük  güneşlik bir havada bastıran bir yağmur gibi belirdi yanıma ve bir an sonra el eleydik. Beni arkasında çekiştirerek yürüyen Black'ın sırtına bakıyordum. Az önce o beni mi kurtarmıştı? Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Black beni biliyordu. Kim olduğumu nereden ve niçin geldiğimi!
Tam ona ne yaptığını soracaktım ki başını çevirip bana baktı. Ve hayatımın hiç bir anında bu kadar mavi olan bir şey görmedim ben. Gözleri bir çift su damlasıydı. Ağzından çıkanlar zehir gibi olsada...
"Seni hatırladığımı biliyordum. Sen o kızsın. Şu erkek arkadaşının cinayetiyle suçlanan kız" Sert bir soluk çektim içime. O cümleyi en azından 1 aydır duymamıştım. Şimdi yüzüme şak diye söyleyince sudan çıkmış balık gibi kalakalmıştım.
"Heyy bir dakika bekleyin! Bayan Henderson..kamerayı hazırla hemen!" muhabirin sözleri yüreğimi ağzıma getirdi. Çünkü beyaz bir sayfa açtığınızda bu kadar çabuk kirlenmemesi gerekirdi!
"Acele edelim" dedi. Koşmaya başladı mecburan ona ayak uydurdum. Black'le beraber çimleri rüzgar gibi geçtik ve otoparka girdiğimiz gibi bir araba üzerimize kırdı. Çığlık attım. Çünkü kaçacak zamanımız yoktu. Araç ikimizide çarpacaktı. 
Sert bir fren sesi işittim ve sonrasındaki sessizliği bozan cümle şu oldu: "Hadi Chöle bin şuna!" Zar zor duran aracın açık pencerinden bana bakıyordu Bonnie. Vay canına! o ne ara buraya gelmiş ne ara bir arabaya binmişti? Cevaplar için durmadım ve arabaya atladım. Black hemen yanıma oturdu. Yana doğru kaydım. Araç silahtan çıkan bir kurşun gibi fırladı. 
Bunlar kesinlikle kardeş dedim kendi kendime. Bu ikisinden başka kimse bu şekilde kullanamazdı bir arabayı! Başımı çevirip arkaya baktığımda muhabiri, yayın aracına koşarken gördüm.
"Lanet olsun! Bizi mi takip edecek o!"
"Bence o kadına gelene kadar lanet etmen gereken daha çok şey var" dedi Black. "Örneğin; nasıl bu kadar aptal olabildin?" 
"Neden bahsediy..."
"New York'ta çok gözde bir davanın sanığıydın Chöle. Ben ki televizyonlarla pek haşır neşir olmayan biriyim, ben bile tanıdım seni. Hangi akla hizmet buraya geldin. Kasabasının küçük olmasına güvendim deme. Çünkü internetin olduğu hiç bir yere küçük demezdim ben" 
Avucumu alnıma sertçe vurdum! Ben dünyanın en aptal insanıydım! Araç bir U çizdi ve okuldan hızla uzaklaşmaya başladık. Bir süre sonra Black arkaya kısa bir bakış attı. Bende onu taklit ettim. Görünürde bir yayın aracı yoktu. Aslına bakarsanız görünürde hiç bir şey yoktu! 
"Nereye gidiyoruz biz?" dedim. Black bana döndü. Gözleri ilk kez bu kadar donuk bakıyordu ve bu ister istemez gerilmeme neden oldu.
"Neden öyle bakıyorsun" dedim. Üzerime geldi. Aracın diğer ucuna uçarcasına kaçtım. Elleri bileklerimi yakaladı. "Bırak beni hemen!" Bırakmak yerine beni öyle sert bir biçimde çekti ki ayak parmaklarıma kadar titredim. 
Masmavi gözleri bir burun mesafesi uzağımdayken "Gerçekte neler oldu Chöle?" dedi. Herkesin merak ettiği şeydi bu. Muhabiri peşimden koşturan şey...
"Eğer sorduğun bir katil olup olmadığımsa.." derin bir soluk aldım.
"Cevabım hayır. Erkek arkadaşımı ben öldürmedim" Gözlerinin etrafında tuhaf bir şeyler olmaya başladı. Dalgalı bir göl yüzeyi gibiydi mavisi... Birden bire o maviyi bir arada tutan siyah dağıldı ve göz bebekleri şekil değiştirmeye başladı!
Çığlık atmalıydım! Evet ama buna fırsatım bile olmadı. Araba sarsıılarak durdu. Kollarımı kurtarmak için çırpındım. Black'in yanında çıtkırıldım duruyordum. Sert sesiyle "Sorduğum şey bu değildi" dedi. 
"Sorduğum şey neden Chris Forman'ı savunduğundu. Bildiğim kadarıyla o sana saldırmış. Sen de kendini kurtarmak için onu yaralamış ve evden ayrılmışsın. Yine o gece başka bir yerde cesedi bulunmuş" Bu kadar çok ayrıntıyı nereden biliyordu! 
O gece Chris bana, benimle paylaştığı sırlar yüzünden saldırmıştı. Beni öldürmesi gerektiğini bunun için üzgün olduğunu ama konseyin kararını çiğneyemeyeceğini söylemişti. Konsey kimdi bilmiyordum! Chris'in ne olduğunu bile tam olarak bilmiyordum ki ben! Süper güçleri olan bir Thor'muydu? Yoksa deli bir iş adamı olan İron Man'mıydı? Yoksa sadece kötü şansı olan ve bunu düzeltmek için hiç çaba harcamayan bir baş belası mıydı? Her neyse neydi. 
Şuan hepsinden daha önemli bir sorunum vardı. Mesela bir yırtıcının gözlerini andıran gözlere sahip bir adam gibi... "Cevap ver! Chris Forman o gece gerçekten öldü mü!" Korkuyordum. Çünkü onun ki kadar kusursuz yüzü olan bir erkeğe güvenmenin aptallık olduğunu bilmem gerekirdi. Bir kez daha aynı hataya düşmemem gerekirdi!

Üzerimdeki tişörtü çekiştirince çığlığı bastım. "Ne yaptığını sanıyorsun? Bırak beni!" Arka kapı açıldı ve Bonne'nin ince parmakları da abisine yardım etmeye başladı. 
Avazım çıktığı kadar çığlık atmaya başladım. Ne olacaktı ne yapacakları bana! Tişört neredeyse sökülerek üzerimden alındı. Atletimin açıkta bıraktığı tenim ürperdi. Göz yaşları içinde ellerimi savurdum ve Bonnie'nin göğsüne tüm gücümle vurdum. O geriye doğru tökezlerken Black'i itip arabadan dışarı fırladım. Tüm gücümle ileri attım kendimi. Koş dedim kendi kendime ve dönüp arkana hiç bakma!
"Yakala onu!"
Hayır!
Beni kimsenin yakalamasına izin vermeyecektim. Tanrım kimi kandırıyordum! Öldürülecektim! Hem de ölmemek için kaçtığım bir kasabada! Hem de o ..o tuhaf gözlü şey tarafından! Chris gibi dedim kendi kendime. Black de onlardan biri! Sadece farklı ambalajlara sarılmış, birbirinin aynı olan iki hediye almıştım. Hayatın bana yaptığı berbat bir eşek şakasıydı bu!
Bir şey bacağıma dolandı ve sendeledim. Şükürler olsun ki hemen dengemi bulmuştum. Saçlarım etrafımda uçuşuyorken uçsuz bucaksız bir ormanlık alanda olduğumuzu ve istersem saklanabileceğim konusunda kandırdım kendimi. Ağaçların içine daldım. Black arkamdan gülüyor ve şöyle diyordu.
"Gerçekten kaçacağına inanıyor musun Chöle? Ben istemediğim sürece benden kurtulamazsın" 
Ayağım yaşlı bir ağacın kalın kökleri arasına girdi ve kendimi kurtaramadım. Dizlerimin üzerine bir un çuvalı gibi yığıldım. Bileğim en ufak hareketimde bile bir bıçak kesiği gibi ağrıdı. Dişlerimi dudağıma geçirip telefonumu aradım. Yoktu! Koşarken düşürmüş olmalıydım!
"Elma dersem çık. Armut dersem çıkma"
Bu cümleyi melodik bir biçimde söylemeye başladı Black. O kadar çok tekrar etti ki yeter artık sus diye çığlık atmak istedim. Ama buna gerek kalmadı. Sadece bir kaç dakika sonra oradaydı! Benden bir metre ileride köklerin üzerine oturmuştu. Ve üzerinde tişörtü yoktu. 
Saçları dağılmış. Teninde bir  damla bile ter izi yoktu. Bense nefes nefeseydim. Bir balon gibi şişmişti diyaframım. Sanki ağzından çıkacak tek kelime beni havaya uçuracak benden geriye koca bir boşluk bırakacaktı. Korkutucu gözleri acıyla tuttuğum ayak bileğime, ardından göğüs kafesime kaydı. Kendimi koruma isteğiyle, savaş vermem gerekirdi ama bitmiştim. Vücudumdaki tüm enerji altımdaki toprağa akmıştı. 
"Ne oldu pes etmiş gibisin?" Ona hayal kırıklığıyla baktım.
"Bu..bu kadar kötü biri olabileceğini düşünmemiştim" dedim. "Bu kadar iki yüzlü olacağın aklımın ucundan bile geçmemişti!" Onu gördüğüm ilk gün ki oğlan ile şuan karşımda oturan adam arasında Arizona Çölü kadar büyük bir fark vardı. 
Sadece gülümsedi. Dolgun dudakları pişkince kuzeye doğru kıvrıldı. Ve gamzesi ortaya çıktı. "Belki de en baştan beri hata sendeydi Chöle. Belki de en baştan beri yanlış insanlara güveniyordun? Chris gibi" 
"Konunun Chris'le ne alakası var anlamıyorum!" dedim. "Neden onu sorup duruyorsun? Yoksa onu tanıyor muydun?"
Black gözlerini kapadı ve açtığında gözleri eski bebek mavisine kavuştu. Ayağa kalktı. Bana doğru geliyordu! Bacağımın acısından kapana kısılmış bir fare gibi hareketsiz kaldım. Tam önümdeydi şimdi. Eğildi ta ki benle aynı hizaya gelene dek. Şimdi karşımda oturuyordu. 
"Bunu görüyor musun?" dedi. Göğsündeki siyah izi işaret ediyordu. Bir doğum lekesi gibi duruyordu ve bana çok fena bir biçimde bir yerlerden tanıdık geliyordu. Kare gibi siyah bir beni andırsa da içimden bir ses daha fazlası olduğunu söyledi. 
"Evet"
"Göremiyor olsan da bunun bir kopyası sırtında bulunuyor" Başımı sertçe iki yana salladım. Ne kadar reddedersem edeyim doğruydu dediği.  O beni biliyordum. Vücudumda tek bir leke vardı. Omuzlarımın arasında, ensemden bir karış aşağıda...
"Bununla ne alakası var peki?" dedim korkumu ona belli etmemeye çalışarak. Kaşlarını çatıp gözlerimin içine baktı. Sanki söyleyeceği şeyi harfi harfine anlamamı ister gibiydi.
"Chris, benim olanı çalmıştı Chöle. Neyse ki şuan hak ettiği yerde" 
Derin bir nefes alıp aynen şöyle dedim: Biliyor musun? Belaya bulaşmanın çeşitli türleri var ve işin kötüsü bulaştığım belanın daha ne olduğunu bile bilmemem!


15 Kasım 2017 Çarşamba

7. Bölüm -"Black Garccia"

"Günaydın" dedi birisi. Ders kitabından kafamı kaldırdım. Bonnie utangaç bir yüzle yanımdaki boş sıraya geçti. 
"Sana da günaydın" Gözlerini kaçırıp kitap ve defterini masaya çıkardı. Bir an sırf bana bakmamak için tüm çantasını masasına dökeceğini sandım. Tanrıya şükür ki öyle bir şey yapmadı.
"Dün gece öyle saçma davrandığım için affedersin" Şu mesele...
"Neden öyle davrandığını sorsam" dedim. Dişlerini alt dudağına geçirdi. Onunla yetinmeyip tarih kitabının sayfalarını parçalarına ayıracak bir kuvvetle çevirmeye başladı.
"Bu konu hakkında pek konuşmuyorum..." tekrar bir şeyler sormamı engellemek için "özel bir mesele" dedi ve son noktayı koydu. Eski sevgilisi falan mıydı? Ah..o yüzden mi ondan bahsettiğimde kızarıp duruyordu? Şuan üzerndeki pembe tişörtle aynı tondaydı. 
"Eee Chöle!" Benden üç metre ileride pusuya yatmış Kristen'dı, konuşan. 
"Ne eesi?" dedim. 
"Dün..nasıldı?"
Gözlerinin içine kısa bir an baktım. Aklıma Black hakkındaki uyarısı geldi. Eminim  onun hakkında benden daha çok şey biliyordu. Ayağa kalktım, yanına gidecektim ki Tarih hocası gözlüğünü düzelterek içeri girdi. Bende münasip noktamın üzerine tekrar kurulmak zorunda kaldım. Profesör sınıfa şöyle bir baktı. Sanki kurbanlık koyunduk, oda usta bir kasaptı.
"Günaydın arkadaşlar" elindeki kartivizt boyunda kağıtlar vardı.Beyaz gömleği ve siyah pantolonu klasik bir öğretmen tarzıydı. Sanırım en fazla elli yaşındaydı. Ön sıraya yanaşıp elindeki kağıtları en baştaki kıza verdi. "Bu kağıtlarda ödev eşleriniz yazıyor. Herkes kendi grubunu bulsun. İşlenecek bir ton konu ve yapacak bir dünya işiniz var" 
Öylece bakakaldık. Tüm sınıfın gözleri yüzüne far tutulmuş bir tavşan gibi pörtlemişti. Daha sonbahar bile sonbaharlığını yapmıyor, ağustosu yaşıyorduk! Hepsini geçtim daha ikinci gündeydik! Ne ödevi? Ne grubu? Sanki bunlar unutulmuş bir dilden geliyordu. Düşünün o kadar yabancıydık. Başımı çevirince Bonnie'yle göz göze geldim.
"Eh.." dedi.  "en azından eş seçme derdinden kurtulduk" Başımı bir kukla gibi salladım.
"Sence bu dersten geçme ihtimalimiz nedir?" Başını iki yana sallayıp bana kötümser bir bakış attı.
"Üst sınıflardan duyduğuma göre ince eleyip sık dokuyan bir ihtiyarla karşı karşıyaymışız. Gerisini sen düşün!" Ah ne güzel...
Kağıtlar arka sıralara ulaşırken profesör adını bile duymadığım bir yazardan başlamıştı bile. Bu dersten ciddi ciddi kalabileceğimi düşündüm. Çünkü ben sınıfın şu orta halli olan öğrencilerindendim. Geçme notunun biraz üstünü aldığımda, benden iyisi olmazdı. 
Bonnie kağıtlar arasında kendi ismini buldu. Bir naziklik yapıp benimkini de bulduğunda kağıdı bana uzatması gerekmez miydi? Bunun yerine boş boş kağıda bakıyordu.
"Ne oldu?" dedim. "Neye bu kadar şaşırdın? Yoksa Kristen'la mı eşleşmişim?" Kağıdı bana verdi. Keşke vermeseydi. Keşke o lanet ismi görmeseydim!
"Black Garcia. Şaka mı bu? Lütfen kağıtları değiştirdim de Bonnie!" Ama adım nal gibi Black'in adının yanında duruyordu. Kocaman siyah harflerle yazılmıştı. Görmemek için aşırı miyop olmam gerekirdi!
"Herkes sussun artık!" Profesörün Azrail'i olabilirdim. Hemde bunu zevkle yapardım. 
"Biraz daha öyle bakmaya devam edersen, adamı küle çevireceksin" Sesin sahibi hemen arkamdaki sıradaydı. Bonnie kafasını kitaplarının içine gömdü. Hey bir dakika! O ne ara benden iki sıra öteye kaymıştı!
Ona bakmak yerine, kağıdı parçalarına ayırdım ve görebileceği bir biçimde sıraya koydum. Eğer biraz beyni varsa bunun bir işaret olduğunu anlayabilirdi. Savaş bayrağını çekmiştim ben. Bu da sıktığım ilk kurşundu. 
"Fazla iddialısın Chöle" dedi. Parmağı tam ensemin üzerindeydi.
"İnan benim nazikliğiminde bir sınırı vardır. Ve sen beni gördüğünden beri o sınırı aşıp duruyorsun" Be..ben mi? Tamam buraya kadardı. Arkamı döndüm.
Aramızda bir karış vardı. "Peki ya sen..sen özel alan nedir bilir misin? Örneğin birine dokunmak ya da öpmek o alanın neresindedir bir fikrin var mı?"
Kalbim deli gibi atıyordu. Çünkü üzerinde gözleri kadar açık mavi bir tişört vardı. Ve saçları alnına dökülüyordu. Gölgede kalan gözleri kaliteli bir mücevherden halliyceydi. İçimden bir ses onun bir yere kadar haklı olduğunu söyledi. Sırf Chris'e benzediği için ona kötü davranıyorsun dedi. O sese ne mi yaptım? İnanın bilmek istemezsiniz!
"Sadece arkadaş olmaya çalışıyordum" 
"Sorun şu ki ben senle arkadaş olmak istemiyorum" Öne doğru eğildi.
"Yoksa daha fazlası mı olmak istiyorsun?" 
"Siz!" Profesörün sesiyle gerçek dünyaya döndük. Daha doğrusu döndüm. Çünkü Black'ın adamı taktığı falan yoktu! 
"..sınıfımdan çıkın" 
"Ama efendim.." adam bana öyle bir baktı ki, cehennemin dibine kadar gidip geldim. Eşyalarımı topladım ve sınıfın kapısını, kocaman bir yere batmışlıkla buldum. Black hemen yanımdaydı. Kapıdan geçerken "Hepsi senin hatan" dedim.
Kapı arkamızdan kapandığında "Sen hala konuşuyor musun?" dedi. "Eğer çeneni daha az kullansaydın, ineklik yapmaya devam edebilirdin" Ne!

"İnek mi? Sensin be o!" 
"Kaç yaşındasın sen Chöle? Beş falan mı? Hadi bir de ayağını yere vur da görelim" Kafayı yiyecektim. Şimdide çocukluk eden ben mi olmuştum!
"Gerçekten inanılmazsın" 
"Bunu anlamana sevindim arkaşım" Arkadaşlar kadar başına taş düşsün! Uyuz.
Gözlerimi devirip ana sınıfı düzeyindeki atışmadan geri çekildim ve yürümeye başladım. Hızlı adımlar atıyordum atmasına ama hala onun ayakkabılarının tık tıklarını duyuyordum. Dayanamayıp döndüm ve "Neden peşimden geliyorsun?" dedim. Kaşları ilk önce şaşkınlıkla kalktı sonra dalga geçercesine kıvrıldı.
"Yavaş ol Chöle." dedi. "Sen peşinden koşacağım tarzda bir kız değilsin. Ama madem merak ettin söyleyeyim. Burası bir koridor ve tek çıkış kapısı şurada."
Eliyle gittiğim istikametin sonunu gösteriyordu. Ben o sıra yerin dibine doğru yol alıyordum. "Umarım beni anlamışsındır" dedi ve gitti. Bense arkasından bakakaldım. Bir şey demeliydim! Son sözü söylemesine müsaade edemezdim. Ama olmadı. Çünkü bir güzel ağzımın payını vermişti! Ve o an aklımdan geçen şu oldu:
Tam 3 bin fitten aşağı düştüm. Hem de  k******* üstüne!

12 Kasım 2017 Pazar

"Eee çabuk anlat neler oldu?" Miranda beni göremiyor olsada, gözlerimi devirmeden edemedim.
"Hiç bir şey. Bir şeyler atıştırdık ve kendimi bir kez daha rezil etmiş oldum" Onun önünde ağladığım geceyi hala unutamıyordum. 
"Sadece siparişler verilirken konuştu yani?"
"Evet" Ve bu beni gerçekten çok şaşırtmıştı. Sanırım bana sarkmasını falan bekliyordum. Yani bu ona bayıldığımdan falan değildi tabi. Fakat bir kaç gündür her şeyi yanlış yorumladığım gibi o anıda yanlış yorumlamıştım. Yemekte olan şey: Ona beni kliniğe taşıdığı ve buraya kadar geldiği için teşekkür ettim ve gizliden gizliye ışıklar gittiğinde yanımda kaldığı içinde etmiştim. 
"Sence şu kızların yanında neden öyle davrandı? Niye sert olma gereği hissetti ki?" En ufak fikrim yoktu. "Sanırım Kristen denen kız ona takık ve o da tavrını falan koymaya çalışıyor olabilir"
"Haklı olabilirsin fakat gene de o kızlardan uzak dur Chöle. İnsanların seni tanımasını istemiyorsan mümkün olduğunca az kişiyle arkadaşlık kurman gerekiyor" Özellikle zahmet edip gözünün içine baktığım her insana tanıdık geliyorken...
Pat! Bir şey çok fena yere çarpmıştı. Düşünün ki oturduğum koltuktan sıçradım. "Bir dakika Mira"
"Ne oldu?" dedi ama telefonu hopörlere alıp sesin geldiği yöne, kapıya yöneldim. Bir başka pat sesiyle beraber korkulu insan sesleri yükselmeye başladı. Sesler bu kez koridordan değil evimin yanından geliyordu. Tam yan komşumdan. 
"Dur artık dur! Bunu kontrol altına alman gerekiyordu!" Neyi? Kapıyı açmakla kulağımı duvara dayamak arasında kaldım. Ama başka bir pat sesiyle bir çığlık yükseldi. Gerçekten canınız acıdığında çıkabilecek türden bir sesti.
"Harika! Yaptığını beğendin mi?" Kimindi bu boğuk kız sesi? Ayakkabıların koridordaki çınlamaları ile "Kapa çeneni" dedi birisi ve o birisi adım gibi emindim ki Black'ti. 
Kulağımı kapıya yapıştırmam kabul ediyorum ki saçmalıktı. Aç kapıyı neler oluyor diye sor değil mi? Ama uzun zaman önce hiç bir olaya doğrudan dahil olmamam gerektiğini öğrenmiştim. Hem de oldukçu zorlu yollardan.
"Şimdi ne olacak?"
"Onu gömeceğiz" Ne? Ne dedi o? Gözlerim pörtlemiş bir halde küçük kapı deliğinden koridora baktım ama hiç bir şey göremedim. Sesler gitmişti tıpkı bir anda giden elektrikler gibi. 
Çığlık atacakken elimi ağzıma dayadım. Sakin ol Chöle! Dün gece ki gibi pat diye gitmişti elektrik ve kalp atışlarım bir elektro şok aletiyle canlandırılmış gibi hızlıydı. Koşar adım içeri girdim. Dünden hazıırlıklı olduğum el fenerini kaptığım gibi açık bıraktığım telefonuma koştum.
"Neredesin sen!" Miranda'ya duyduklarımı söylebilirdim ama bu fazladan gerilmek anlamıına gelirdi. O yüzden ona iyi geceler dileyip konuşmayı sonlandırdım.
Her şey o kadar sessizdi ki. Salonunun camına gidip elektiriklerin ne kadar alanda kesildiğini görmek istedim. Ama perdeyi çekmemle kapamam bir oldu. Üç dört kişi karanlıkta bir kamyonetin arkasına bir şey yüklüyordu. Ve o şey kabuslarıma girecek bir şekilde bir insanı andırıyordu.
Güneşliğin arkasından kalabalığa bakakaldım ve siyah şapkalı birisi kafasını kaldırıp tam durduğum noktaya baktı. Korkuyla geri kaçtım. Ama hepsinden daha uzun olan o bedenin içten içe Black olduğunu hissetmiştim.

"Polisi aramalıyım" 
"İyi de ne diyeceğim?" Derin bir nefes çekip telefonu avucumda sıktıkça sıktım. Bir motorun çalıştığını duydum. Yüreğim ağzımda dışarıya küçük bir göz atmak için cama tekrar yanaştım. Ve birden bire tüm sokağın ışıkları geliverdi. Birden bire gelen ışıkla gözlerimi kıstım Nedendir bilinmez artık kamyonetin olduğu yerde bir boşluk vardı. Nasıl bu kadar çabuk gitmişti? Sokağın öbür ucuna kadar bakmaya çalıştığımda bile bir araç göremedim.
"Neler dönüyor burada!" Tüylerim diken dikenken kapı çaldı.
Birisi 'lanet olasıca birisi' saat sabahın ikisine yol alırken, kapımı çalıyordu. Nefes  bile almayıp el fenerimi bir silah gibi doğrultarak kapıya doğru ilerledim. Kapı bir kez daha çalındı. Tek istediğim şey her kimse gitmesiydi.
Çaldı. Çaldı ve gene çaldı! 
Belli ki gitmeye niyeti yoktu. "Kapının arkasında olduğunu biliyorum baş belası" Bir an için sesin sahibini tanıyamadım. Çünkü ses otoriter ve boğuktu. Laubalilik yanından bile geçmiş olamazdı. Black, ince bir metal ve tahta yığınının hemen arkasından "Neden kapıyı açıp beni sinirlendirmeye bir son vermiyorsun?" dedi. Bu ses kesinlikle onun olamazdı. Hayır, bunda bir terslik vardı. Tıpkı kızların yanında olduğu gibiydi ya da arabayı bir deli gibi sürdüğündeki gibi.
Cızırtılı ve titrek bir sesle "Zilimi rahat bırak ve git buradan. Sabah yetişmem gereken bir ders var!" dedim.
"Madem dersin bu kadar önemli, insanları gözetlemek yerine neden uyumadın peki?" Yanılmamıştım. Beni görmüştü! 
"Ben sadece ışıkları kontrol ediyordum. Kimseyi izlediğim falan yoktu" 
"Ama aramızda bir kapı varken sana nasıl inanabilirim" Aslına bakarsak aramızda bir kapı olmasa ayaklarım popoma vura vura bir karakola koşabilirdim. Az önce gördüğüm şeyi bir aptal bile doğru yorumlayabilirdi. Birini o araca yükleyip götürmüşlerdi ve o her kimse cidden canını yakmışlardı. 
"Peki o zaman şöyle yapalım" dedim. Aklımda bir sürü saçma bahane arasından en olası olanı tutup ona doğru savurmak istiyordum. Biraz olsun kapıdan gideceğine inansam bunu yapabilirdim ama iliklerime kadar bu kapı açılmadıkça gitmeceğini biliyordum. "Bana inanmam için kapıyı açıyım ve sende evine git?" 
"Bana uyar" dedi. Elbette sana uyar! Kapıyı açmadan önce polisin numarasını tuşladım ve neredeyse benim bile zor duyduğu bir sesle yardım çağrısında bulundum. Telefonu açık bir şekilde cebime yerleştirdikten sonra kapıyı açtım. 
Tam karşımda baştan aşağı siyahlar içinde olan birisi duruyordu. Black sıradan bir üniversite öğrencisinden sıyrılan bir kılık kıyafetle kapıma dayanmış, bana bakıyordu. Bakışları parıl parıldı. Doğal olamayacak kadar yakıcı bir maviydi gözleri. 
Bir kolunu kapıya yasladı ve daha da çok yer kapladı. Kendimi miniminnacık hissettim ki ben 1.70'tim. "Ee" dedi yüzümü süzerek.
"Birazdan polisler kapına dayandığıında ne yapacaksın Chöle? Olmayan bir seri katili, bulmalarını bekleyemezsin değil mi?" Beni duymuştu ve nasıl duyduğunu bilmiyordm. Üstüne üstlük öyle bir bakıyordu ki kendimi deli gibi hissettim. Sanki az önce onlar kamyonete bir adam yüklememişti ya da hiç kimse yan evde çığlık atmamıştı. 
Aslına bakarsanız kanıt yoksa suçta yoktu ve benim kanıtım olacak tek şey korkudan patlamış ödümdü. "Sana bir tavsiye" dedi Black. "..ışıklar gittiğinde perdelerini sıkıca kapa" ardından merdivenlere yöneldi. Arkasından öylece bakakaldım ve polis sirenleri şimdiden kulaklarıma dolmaya başladı. 
"Lanet olsun!" dedim. Hemde defalarca ve Tanrı sesimi duymuş fakat beni yanlış anlamış olmalı ki tüm lanetlerini üzerime yollamıştı. Bunun başka açıklaması olamazdı!
Çünkü çöldeki bedeviden tek farkım henüz bir kutup ayısı görmemiş olmamdı! 

Diğer bölümler için: TIK

7 Kasım 2017 Salı

Siyah Kanatlar - Bölüm 4 - "Chris"

"Öptüğün başka biriyle karıştırıyorsundur" dedim güldü. Çok komikmiş gibi. İnsan biraz alınır, önüme geleni öpmüyorum falan derdi. 
"Sivri dilinin güçten düşmesini istemeyiz değil mi?" kalktı ve beni de kendiyle beraber kaldırdı. 
"Hey dur ne yapıyorsun!"
"Aç olduğunu sanıyordum"
"Ben kendim halledebilirim" Hımm dercesine baktı bana. Ardından sinsi bir tilki gibi gözlerini kıstı. "Sanırım arkadaşlarınla yemek istiyorsun?"

"Arkdaşlarım.." Benim burada arkadaşım yoktu... Meraklı gözlerime odanın solunda kalan koridoru işaret etti. Bayılmadan önceki "meraklı kızlar grubu" bekleme sıralarına kurulmuştu ve birisi gerçektende makyajını tazeliyordu. 
"Ben.." diye kekeledim.
"Sen.." dedi. Bana kahkalarla gülmesine şu kadarcık kalmıştı. Akla karayı seçmeden önce karnımı doyurmak istiyordum ve bunu şu en fazla kırk kilo gelen kızların yanında yapamazdım. Yemek dedikleri şey eminim bir kaç çatal salataydı. 
"Seninle geliyorum"
"Bende öyle tahmin etmiştim" eğer ki hayır deseydim onu da evet olarak kabul edebilirdi bu çocuk!
"Görüşürüz Theo" dedi komşum. Doktora teşekkür ettim ve odadan çıktık. Kızlar bizi görünce ayaklandı. Ama bunların hiç biri ama hiç birinin bir önemi kalmamıştı. Çünkü yanımda yürüyen çocukta gerçek anlamda bir değişim baş gösterdi. Güler yüzü silindi, az önce ışıl ışıl parlayan gözler şimdi gayet ciddiydi. O mavi gözlerin sahibinin bir yılan gibi kabuk değiştirdiğine şahit oldum. 
Çilli kızın onu büyük bir ilgiyle izlediğini fark ettiğim sıra, ancak çenemi yerden toplamayı başarabildim. Ama çok şaşırtıcı bir biçimde kimse benimle ilgilenmiyordu zaten!
"Black gerçekten bize çok yardımcı oldun" dedi kız. Yapmacıklık akan bir tavırla elini elimin üzerine koyup "Chöle bizi gerçekten endişelendirdi ama şimdi çok iyi gözüküyorsun canım" 
Black... Kızın konuşmaları arka planda bir televizyon sesi gibi cansız ve kulak tırmalayan bir hal aldı. Adı Blackmış ve o bana bir kez bile adını söyleme gereği duymamıştı. Buna düpe düz öküzlük denirdi. Nokta!
"Her neyse Kristen. Siz gidebilirsiniz, ben Chöle'ü eve bırakırım" Yemin ederim tam o dakika yepyeni bir düşman kazandım. Sadece bir saliselik bir ateş yandı kızın gözlerinde. Bir saniyecik göz göze geldik ve eli daha sıkı bir biçimde elimi sıktı.
"Buna ne gerek var Chöle. Biizim zaten seninle bir planımız yok muydu tatlım?" Tatlılar kaçırsın seni. Sırf böyle laubali lakaplar kullanmadığı için bile Black'le gidebilirdim . Benim konuşmama müsaade etmedi yan komşum.
"Bu halde planlarınıza dahil olamaz Kristen. Hadi Chöle" ardından onlara karşı çıkacak fırsatı vermeden döndü ve çıkış kapılarına ilerlemeye başladı. Arkasından gitmem gerekiyordu ama hala o güzel yüzlü yılışık çocuğun nereye gittiğini merak ediyordum. Birden bire yüzüme çarpan sıcak nefesle kendime geldim. Kristen hemen dibindeydi ve kısık bir sesle "Dikkatli ol" diye fısıldadı. 
"Anlamadım" dedim. 
"Yakında anlarsın" dedi. Gözleri Black'e kaydı ve ister istemez gözlerinin izlediği yolu izledim. Black bana bakıyordu ve Kristen sırf onun bana bakışları yüzünden bile beni bir kaşık suda boğmak ister gibiydi. Sanırım bu yüzden arkamı kollamalıydım. Başka ne için olabilirdi ki?
                                                                                        ***
"Diğer tarafa geç baş belası" 
"Ne?" 
"Bu halde araba kullanırsan seninle geleceğimi mi sanıyorsun?" Şaşkınlıktan bir kaç saniye duraksadım.
"Sana benimle gel diyen olmadı"
"İşte şimdi gerçekten kalbimi kırdın" kalbi dışında kırmak istediğim başka yerleri de vardı ama bunu elbette ki ona söylemedim.
"Ben başımın çaresine bakabilirim. Gerçekten!"
"Evet elbette. Arabayı sürerken bir kez daha bayılırsın ve bu kez kendini bir ambulansta bulursun. Emin ol hiç bir şey benim kollarım kadar iyi taşıyamaz seni" Beni taşıdığını unutmamıştım ama böyle söylemesi bambaşka görüntüleri gözümün önüne getirmişti. Gözlerimi kırpıştırdım ve düşündüklerime inanamadım!
"Eee?" dedim uzatarak. Sabrım bu kasabaya adım attığımdan beri sınanıyordu ve taşmasına şu kadarcık kalmıştı. "Senin benimle derdin ne? Neden sürekli peşimdesin?"
"Ben mi?" dedi mavi gözlerini kocaman açtı. Küçükken abimin bilyeleri vardı ve en sevdiklerim koyu lacivert renkte olanlardı. Böyle baktığında o bilyeleri andırmıştı gözleri. 
"Yanımdaki daireye taşınan da, koridorda üzerime gelen de sensin. Belli ki bana söylemek istediğin bir şeyler vardı ama bayıldın. Ve sen konuşasın diye kendimi feda ediyorum. Şimdi yolcu koltuğuna geç ve konuşmaya başla" dedi. Elimdeki anahtarı kaptığı gibi sürücü koltuğuna yerleşti. 
Öylece Ford'umun kenarında dilini yutmuş bir bedevi gibi ona bakıyordum. Motoru çalıştırdı. Kendi tarafındaki camı indirip "Hadi ama ne kadar çabuk bir şeyler yersen, benden o kadar çabuk kurtulursun" dedi. Ağzımı açıp gözümü yummayı düşündüm. Ama sonra bunun bir işime yaramayacağını anladım.

Adam yüzsüzdü! Ve ona sövsem de gülüp geçebilirdi. Fakat aklımı kurcalayan şey diğer kızların yanındaki soğuk tavrıydı. Herneyse dedi içimden gelen bir ses. Acele et ve bir şeyler ye! Diğer tarafa geçtim ve bir saniye sonra okuldan ayrılıyorduk. "Biraz yavaş olamaz mısın?" dedim son sürat sürüyordu. Eğer biraz daha gaza yüklenirse motor kaputtan fırlayıp kendi başına yol alacaktı.
Bir cevap vermedi. Sadece daha da hızlandı. Korkuyla kemerimi taktım ve bir kez daha uyardım onu. "O kadar da aç değiilim. En azından elim kolum tutarken yemek yemeği istiyorum" Berbat bir trafik kazasının baş aktörüyken değil!
"Evet hastane yemekleri oldukça kötüdür" diye fısıldadı ama yavaşlamadı. Ve aracın kasabadan anayola bağlanan yola geçtiğini fark ettim.
"Nereye gidiyoruz?" dedim, derin mi derin bir nefes alıp. 
"Bir şeyler yemeye Chöle. Neden öyle bakıyorsun?" gözleri tuhafıma gitti. Bana bakıyor tavırlarımı ölçüyor ve beni korkutuyordu. Kalbim sekerken "Kasabada da yemek yiyeceğimiz yerler vardı" dedim.
"Benim bildiğim çok güzel bir yer var" Buna inanmadım. 
"Benden ne istiyorsun?" dedim sakinleşmeye çalışarak. Araç yol boyu uzanan ormanlık alan için bir füze gibi uçarken bana baktı. "Hiç bir şey Chöle, senden ne isteyebilirim ki? Sonuçta bende olmayıp sen de olabilecek şey ne olabilir ki?" Bir an için gözlerinin parladığını sandım. Dişlerimi alt dudağıma geçirdim. 
Çünkü o da böyle söylemişti. Herşey berbat olmadan önce bana son bir kez bakıp "Sende olupta benim sahip olamayacağım şey ne?" demişti. Gözlerim sulanırken araç aniden fren yaptı ve soluk soluğa kafamı kaldırdım. Eski, tahtadan yapılmış bir handı durduğumuz yer. 
"Sorun ne Chöle? Yüzün beyazladı?" Duraksadım ardından baştan aşağı titredim. Ve elimde olmadan güldüm. O kadar çok güldüm ki Black bana kafayı yemişim gibi baktı. Sonra tepkime kayıtsız kalmayıp gülümsedi. 
"Çok fazla aç kalmanın yan etkileri" diyordu bir yandan da. Hayır çok fazla karanlık sırrın yan etkisiydi bu. Sırtımda onlarcası vardı ve biraz daha yüklenirse sonunda kafayı sıyıracaktım. Hepsi bu!
                                                   ***
1 sene önce;
Elini havaya kaldırdı. Bir an için saldırgana yumruk atacağını sanmıştım. Hatta ona durması için bağıracak ve buradan bir an önce gidelim diyecektim. Fakat hiç bir şey tahmin ettğim gibi olmadı.
Hemen yanında soluklandığım ve ağrıyan omzumu dayadığım elektirik direği titremeye başladı. Sadece o değil. Park halinde olan otomobiller sanki birileri onları sallıyormuş sarsılıyorlardı. Bir kaç metre ötemdeki sokak lambası patladı, ardından hepsi bir sıra halinde patlamaya başladı. 
Az önce bana saldıran kapkaçcı ve arkadaşı korkuyla geriye kaçtı. Benim gibi. Yüreğim ağzımda "Chris" dedim. Ne yapıyorsun? 
Sanki benim bile zor duyduğum fısıltımı duymuştu. Başını hafifçe geri çevirdi ve "Eve git" dedi. Dudaklarını kıpırdatmadan nasıl konuşurdu bir insan? Tam beynimin içindeydi sesi. Dışarıdan içeriye yankılanıyor ve bana gitmemi tekrar tekrar söylüyordu. 
"Ne yapıyorsun?" dedim. Adamlar onun bana dönmesini fırsat bilip kaçmaya başladılar. Ama ikiside ikinci adımlarında havalandılar. Yemin ederim ki havaya boş boş adım atıyorlardı. Hayır..hayır. Sadece bir saniye önce olsaydı, dediğim doğru olurdu. Ama bir saniye sonrasındaydık ve adamların az önce durduğu yer boştu. 
Elim ağzıma gitti. 'Çığlık atma' diyordu içimden yükselen bir ses. Ona ayak uydurdum ama ayaklarım bana uymadı. Tüm gücümle arkamı dönüp Chris'i geri de çok ama çok geri de bırakmak için koşmaya başladım. O kadar ki ne kadar süre koştuğumu bilmiyorum. Bir kilometrenin sonunda durdum ve hala parçalanmış sokak ışıklarının devam ettirdiği yola bakmayı akıl ettim. 
Bomboştu. Upuzun ve ıssız sokakta inler cinler top oynuyordu. Kendimi berbat bir kabus gördüğüme inandırdım. "Biraz sonra uyanacağım. Ve tüm bu olanları gülerek Chris' anlatacağım" dedim derin bir soluk alarak.
"Üzgünüm" dedi birisi. Ki ben o birisinin kim olduğunu iyi biliyordum. 
Korkarak döndüm. Hemen arkamda aramıza güvenli bir boşluk bırakarak duruyordu. "Bu bir kabus" dedim. "Sen gerçek olamazsın..yaptığın o şey..gerçek olamaz" sayıklıyordum çünkü akıl sağlığım avucumun içinden bir kelebek gibi kaçıyordu. 
"Açıklamama izin ver Chöle"
"Neyi?" dedim. "O adamları nasıl havaya uçurduğunu mu? Ve bunu sadece ellerinle nasıl yaptığını mı? Dur dur yoksa benimle hangi cehennemden geldiğini bilmediğim telepatik bir yolla konuştuğunu mu?" Kaşlarını çattı ve bu kez o derin bir nefes aldı. 
"Daha fazlası var Chöle. Ve bana başka yol bırakmıyorsun" 
"Ne yolundan bahsediyorsun sen?" üzerime gelince bağırmaya başladım. "Hayır! Sakın bana dokunayım deme!" Dokundu. Avucu bir tutam güneş ışığı kadar sıcaktı. Gözlerimi yumdum ve ışığı tenimde hissederken bedenimden ayrıldığımı sandım. Sanki ona aynı anda hem çok uzak hem de çok yakındım. 
"Kendine geldiğinde her şeyi anlatacağım bebeğim, ama şimdi sakinleşmen gerek" Başka çarem mi vardı? Uykunun kollarındaydım ve uyandığımda beni neyin karşılayacağı hakkında en ufak fikrim yoktu.

3 Kasım 2017 Cuma

3.Bölüm "İlk Gün"

Şu hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisi, köpekleri tekmeleyen insan müsveddeleriydi. Bir diğeriyse ilk günlerdi! Ve ben okulun ilk gününde geç kalmayı başaran ahmaktım!
Şimdi okulun koridorunda tıpkı Flash gibi koşturmakla meşguldüm. Sosyoloji sınıfı iki üst kattaydı. Tanrıya şükür ki dersliğin yerini önceden öğrenmiştim. Ayaklarımı popoma vura vura sınıfa girdim ve işte zafer benimdi! Fakat zaferim kursağıma takılıp kaldı. Çünkü yeni sınıfımda nefret ettiğim şeyler arasına başka bir kategori daha eklendi: Meraklı ama çok meraklı kızlar.
"Gerçekten New York'tan mı geldin?" dedi bir kız. Hemen onun arkasında oturan bir başkası bakışlarıyla beni kınıyordu. Sanki dünyanın en ayıp şeyini yapan bendim.
"Evet" 
"Ciddi olamazsın ben oradaki bir okula gitmek için varımı yoğumu ortaya koydum ve sen oradaki her şeyi elinin tersiyle itip Lost River'a mı geldin?" Tanrı aşkına ne zaman bitecekti bu sohbet. Eğer biraz daha aynı cümlenin farklı versiyonlarını duyarsam yangın var diye bağıracaktım!
"Bunda bu kadar şaşılacak bir şey göremiyorum ben" dedi birisi. Kimdi o kim? Ona sarılabilirdim! 
"Selam. Ben Bonnie" Kız benden bir sıra aşağıda oturuyordu. "Selam" diye karşılık verdim ama diğer kızlar sohbetimizi başlamadan noktalandırarak "Konuşana da bak" dediler. Bonnie yukarıda boş boş konuşmakta olan kızlardan bakışlarını kaçırıp tekrar önüne döndü. 
İşte az önce de kitabına gömüldüğü için onu fark edememiştim. Sarı saçları masaya yığılmış, uyuyor gibi kitabının üzerine kapanmıştı. "New York'u hep merak etmişimdir bir kaç kez gittim ama çok kısa süreliydi" 
"Hı hı" demekle yetindim. Lütfen biri daha New York demesin. Ama dediler. Dersin yarısını, hem uykusuzluk hem de açlığın verdiği bir mide ağrısıyla baş sallayarak geçirdim. Neresindendim? Ailem nasıldı? Neden geldim? Soruları usta bir silahşör gibi savuşturduğum için kendimle gurur bile duyamadım.
Çünkü ben New York'u sevmiyordum. Nokta. Oranın havasını da insanını da geride bırakmak için buradaydım. Orası kasvetliydi ve oranın kasveti Lost River'ıda kaplıyordu! Profesör dersi bitirdiğinde neredeyse sevinç çığlıkları atacaktım. Ama dereyi görmeden paçalarımı sıvamıştım! Yanımda duran kahverengi saçlı ve bol çilli olan kız kolumu tutup "Beraber yemek yiyelim. Ne dersin?" dedi. Sınıftan koşar adım çıkmak üzereydim, acaba elini ittirmek çok mu kabaca bir davranış olurdu?
"Sonra da okulun hoş geldin partisi için alışverişe gideriz" dedi bir başka kız. Gözleri çipil çipil bir siyahtı. Bazı insanların iyi olmadığını hissederdiniz. Şuan tüm altıncı hislerimin derimi karıncalandırıyordu. Onlara bir kez inanmamıştım ve ardından burnum beladan kurtulmamıştı. O yüzden yüzüme yapmacık bir gülücük kondurdum ve duruma uygun bir yalan uydurmak için kızlara döndüm.
Çipil gözlü kız, gözlerime daha dikkatli baktı ve kaşlarını çattı. "Sanki seni başka bir yerde görmüş gibiyim. Böyle bakınca yüzün acayip tanıdık geldi" Boğazım tıkandı. 
"Biriyle karıştırıyor olmalısın" dedim. Ama başını hızla sallayıp "Bir gördüğüm yüzü bir daha unutmam ben" dediğinde iyi halt yersin demek istesem de gülümsemeye çalışıp "Benim lavaboya gitmem gerek" dedim.
Adını unuttuğum çilli kız "İyi fikir. Bende makyajımı tazeleyecektim" deyiverdi. Lanet olsun! Kendimi deliğe sıkışmış bir fare gibi hissettim. Koridorun sonuna doğru giderken onu gördüğümü sandım..yan komşumu! İlk önce ne yaptığımı bilemeyecek kadar gerilmiştim ki sonrasında kızların yanından sıyrılıp ona doğru ilerledim.
"Nereye Chöle?" 
"Bir arkadaşımı gördüm. Siz gidin. Ben gelirim" dedim tek derdim onları lavaboya yollamaktı. Ardından yanlarına gidemeyecektim. Çünkü güya arkadaşıma söz verdiğim bir plan vardı ve bu benim aklımdan çıkmıştı. Ama tüm bunların olabilmesi için oğlanın beni görmemesi ve benim iki tarafa da yakalanmadan planımı icra etmem gerekiyordu. Olmadı. 
Komşum dönüp, onu izlediğimi anlamış gibi bana baktı. Ona doğru yürüdüğüm için kaşları şaşkınlıkla kalktı ve hemen ardından kendini beğenmiş bir biçimde gülümsedi. Eğer dün gece önünde ağlamamış olsaydım bu karşılaşma çok farklı olabilirdi! Ama denize düşmüştüm ve etraftaki yılanlardan, en az zehirli olan o gibi duruyordu.
"Tamam bizi bekletme tatlım!" Tatlım... Sırtımdaki kaslar gerim gerim gerildi. Bağırsaklarım düğüm düğüm oldu. Oğlan birden bire yüzümde kocaman bir ergenlik sivilcesi çıkmış gibi bakmaya başladı.
Ardından ben onu çift çift gördüm. Biri sağda biri soldaydı. İkizi falan mı vardı? Başım berbat bir dönme eşliğinde aşağı doğru düşmeye başladı. "Chöle?" mermer zemin çok rahat sayılmazdı ama soğuktu ve terleyen tenime çok iyi gelmişti. 
Ve ben ilk günümü bok etmeyi becermiştim! Hem de on üzerinde dokuzluk bir başarıyla. 
"Neyi var?" 
"Bilmiyorum bana doğru geliyordu ve birden bire bayıldı"
Evet. Ona doğru gidiyordum. Yaklaşık yarım saat süren bayılma maceramdan sonra kendimi okulun kliniğinde bulmuştum. Yavaş yavaş gözlerimi açtım. Doktor tam tepemde dikiliyor, camlardan içeri giren güneşi kesiyordu.
"Nasıl hissediyorsun?" dedi. Ağzımdaki bakır tadını yok sayarak "İyiyim" diye mırıldandım. 
"Peki, kaç saattir midene bir şey sokmuyorsun?" Güzel soruydu. Sanırım iki gün falan olmuştu. Dün zaten hiç bir şey yiyememiştim ve duvar saati şu sıralar üç bucağa doğru yol alıyordu. Ama ben ne bir kahvaltı ne de bir öğle yemeği yiyecek fırsatı bulabilmiştim.
Suratımdan neler düşündüğümü görmüşçesine "Anlıyorum" dedi. Daha yirmilerin ortasında gözüküyordu doktor. Kafası, odada göremediğim bir yerde duran komşuma döndü.
"Sadece aç kalmış. Doğru düzgün bir yemek yediğinden emin ol. Kendine gelecektir."  
"Teşekkürler Theo" Vay sanırım bay sapık, doktorla arkadaştı. Ayakkabısı fayansa vurdu ve iki tıktan sonra doktorun az önce dikildiği yerdeydi. 
"İlk yemek randevumuz oldukça tuhaf oldu ha?" 
"İlk öpücüğümüz gibi mi?" dedim. 
İşin en  ilginç yanı kendimi gülerken bulmamdı. Çünkü oda gülümsüyordu ve gülümsemesi karşılıksız bırakılacak türden değildi. Ama birden bire yatağa elini dayayıp yüzünü yüzüme yaklaştırınca, dudaklarımdaki gülücük donup kaldı. Eğer beni bir kez daha öpmeye kalkışırsa bu kez tokadı basacaktım. Fakat bunun yerine konuştu o kadar ki öpmüş olmasını tercih ederdim!
"Seni nereden tanıyorum ben Chöle? Daha önce karşılaşmış olamayız..değil mi?" Derin bir soluk aldım ve aynen şöyle düşündüm: Bu okulda sadece iki insanın gözünün içine dikkatle baktın Chöle ve her ikiside seni tanıdı. Bu ne demek biliyor musun?
Çuvalladın Chöle. Hem de öyle böyle değil!

Follow @brandallfigure

gtag('config', 'UA-86742725-2'