yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2018 Çarşamba

NASIL İNGİLİZCE ÖĞRENİLMEZ? GİRİŞ DERSİMİZ: BİR KAPLANLA YÜZLEŞMEK!

İnsan denen canlı türü yüz yıllar geçirdi dünyada. Ne savaşlar atlattı ne devrimler yaptı ve ne saçmalıklar türetti saysak ömrümüz yetmez. Buna rağmen dil öğrenmek dendiğinde dur dur daha doğrusu yeni bir şey öğrenmek dendiğinde hala apışıp kalıveriyoruz. Yahu sen şaş kaza taşları birbirine sürtüp yangın çıkardın. Sen virüsleri keşfedip ilaçlar yaptın, sen ki dünya yetmedi uzaya çıktın. Sorarım sana sen mi öğrenmeyeceksin bir dili?
Bir dil nedir ki? Nedir senin gözünde bu denli zor olan?
Bu zamana kadar evrile evrile keşfede keşfede gelen bu canlı türü yeni bir şeyleri öğrenmeyi hep ister. Lakin sıra öğrenmeye gelince olduğu yerde durur ve birisinin öğretmesini bekler. Çünkü neden? Bir şey öğrenmek istiyorsan mutlaka bir öğretmene ihtiyacın vardır. Kim dedi bunu sana? Yani her öğretmen mükemmel bir öğretici mi? Yani eğitim sistemi kusursuz, elinde öğretmen var ama sen o kadar gerisin ki anlayamadın mı hiç?
Maalesef senin savunduğundan bu çıkıyor. Yani elinde bir öğretici, bir de öğrenmeni sağlayacak bir sistem mevcut. E o halde anlaman gerekmez mi? O zaman neden anlamıyoruz? Dur sana nedenini söyleyeyim. Sistem öğrenmeni sağlayacak bir şekilde işletilmiyor. Eğitim dünyanın bir çok ülkesinde bir çıkmaz sokağa dönmüş durumda. Eğitimi gelişen dünyaya göre uyarlayan, eskiyi geride bırakıp yeni şeyler denemeye açık olan ülke sayısı o kadar az ki.
Tahmin edebileceğin gibi biz henüz o yenilikçi eğitim sistemi içerisinde değiliz. Ama ben burada öğretmenler eğitim vermiyor, her öğretmen aynı, sistem berbat falan demeye çalışmayacağım. 5 parmağın beşi bir değil sonuçta. Fakat o farklı olup aradan sıyrılan iyi öğretmenler maalesef ki hepimize düşecek kadar çok değil. Öncelikle bunu kabul edelim ve İngilizce için ne yapabiliriz ben ne yaptım ne yapıyorum bir sıralayalım sizlere.
Aralarında tuhafınıza gidecek şeyler olabilir. Ya da daha önce duymadığınız ya da duyduğunuz şeylerde olabilir. Bu yöntemler benim İngilizce'yi daha çabuk ve daha kalıcı bir şekilde anlamamı sağladı, sağlıyor. Sizlere de bu şekilde bir etkisi olursa ne mutlu bana. Neyse lafı çok uzatmadan başlayayım.


1. Şarkılar! Müziğin gücü aşkına! 

Çoğu insan işe giderken, yolda yürürken, evde dinlenirken bir şeyler dinlemeyi tercih ediyor. Eğer İngilizce şarkılar seviyorsanız işiniz daha kolay. Şimdi oturun ve en son dinlediğiniz İngilizce şarkının çevirisine bakıverin internetten. Zaten üstte İngilizce metin altta çevirisi yer alıyor bir çok şarkı sözü sitesinde. Metni 2 kez okuyun. Sonra anlamını daha önce bilmediğiniz kelimeleri bir deftere kayıt edin. Sonra diğer bir şarkıya geçin. Aynı işlemi 5 kez tekrarlayın. Hiç yoktan her şarkıda 5 kelime öğrenseniz, günde durduk yere 25 kelime kazanmış olacaksınız (Dinlemeniz için önerim Eminem gibi rapperlerın şarkılarıdır. Hem çok uzun hem de bir çok farklı kelimeyi bir arada bulunduran şarkılar yapıyorlar). Bu kelimelerin yer aldığı şarkıları günde 1 kez dinlediğinizde ise beyin 1 haftanın sonunda otomatikman kayıt altına alacaktır. Yani hem tekrar yapmaktan kurtulacaksınız hem de sadece dinleyerek kelime öğrenmiş olacaksınız. Bunu haftanın her günü yaptığınızda 150 kelime, 1 ayda ise 600 kelime öğrenmiş olacaksınız! İngilizce'de ortalama 2000- 3000 arası kelime bilmek hayatınızı kurtarıyor.  Bu sayede en fazla 5 ayda kelime ezberinden kalıcı bir şekilde kurtulabilirsiniz.


2. Şimdi sıra biraz beyni ters çalıştırmakta. 

Bu zamana kadar hep bize İngilizce alt yazılı izleyin, İngilizce dinleyin falan dendi. Bende diyorum ki oturun ve meşhur dizilerimizi yani İngilizce alt yazılı olan örneğin Aşk-ı Memnu gibi dizilerimizi izleyin. Bu sayede beyin bu cümleyi nasıl çevirmem gerekiyor, nasıl bir mantıkla yapmalıyım hengamesinden kurtuluyor. Yavaş yavaş konuşulan Türkçe'nin İngilizce'ye çevrildiği halleri görerek, mantığınızı oturtmaya başlıyorsunuz. Ayrıca ben bu sayede grammerlere daha çabuk aşina olmuştum. Kesinlikle denemenizi tavsiye ederim.


3. Dizi ya da film izlemeyi seven biriyseniz bu maddeden çok hoşlanacaksınız. 

Bir dili öğrenmenizi sağlayan en temel şey ona maruz kalmanızdan geçer. Yani dili ne kadar çok duyarsanız o kadar iyi kavrarsınız. Bu duyma kısmı için seçilebilecek en iyi yol dizi ya da filmler oluyor. Günde en az 1 saatinizi dinleyerek ve tabi izleyerek geçirdiğinizde bilinçaltınızda ve kulaklarınızda bir aşinalık oluşmaya başlıyor. Bu maddeyi kesinlikle hafife almayın gerçekten çok işe yaradığını göreceksiniz.


4. Kitap okumayı sever misiniz? 

Bence sevmelisiniz. Çünkü her türlü faydasını gördüğümüz bir etkinlik bu. Şimdi ki tavsiyem ise şuan okumakta olduğunuz kitabın kaldığınız sayfasını ya da okuyacağınız bir kitabın ilk sayfasını açmanız. Açtıktan sonra tüm sayfaya göz atıp İngilizce anlamını bilmediğiniz kelimeleri bir deftere not almanız. Bu not alma işlemi bittikten sonra bir çeviri programına tek tek bu kelimeleri girip anlamını öğrenip karşılarına yazmanız! İşte işimiz bitti. Artık o sayfadaki kelimelerin hepsinin İngilizce'sini biliyorsunuz. E bunu unuturum ben diyen arkadaşlara sesleniyorum. Eğer bunu sadece bir gün yaparsan elbette unutursun. Her gün 1 sayfa şeklinde tekrar edeceksin ve emin ol 2 hafta sonunda tekrar eden kelimeler ve gramerler artık kalıcı bir şekilde yer edecek zihninde.
Biraz eziyetli gelebilir ama kalem oynattığınız her işte beyniniz daha aktif oluyor.
Fark ettiyseniz verdiğim öneriler genellikle kelime ezberi üzerine. Çünkü bir dili konuşmak için öncelikli ihtiyacınız kelimelerdir. Kelimeleri bilirseniz iyi kötü anlarsınız cümleleri. O yüzden kendinize kelime hedefleri koyarak başlayın dil öğrenmeye.
Gözünüzü korkutmasın. Sen kansere çare bulmuş bir canlısın İngilizce de neymiş! MEK MAK'lardan oluşan mastar denizi bir dil. Yaparsın sen yaparsın yeter ki kendini çok zor bu, okuluna gidemedim, yerinde eğitim alamadım diye koşullama.
UNUTMA!
İmkansızlık yoktur bahane çoktur!

13 Ocak 2018 Cumartesi

DAHA ÇOK PARA KAZANMAK? DAHA ÇOK ŞANSLI OLMAK MI İSTİYORSUN? 

O ZAMAN İLK ÖNCE OKUMALISIN


Kim daha çok para kazanmak istemez ki? Daha iyi koşullarda yaşamak? Daha iyi imkanlara sahip olmak? Bunlar her orta ve alt sınıfa dahi olan insanın hayalidir. Benimde :). Peki bu insanlar nasıl böylesine para kazanıyor? Nasıl bu kadar iyi yaşıyor? Yediği önünde yemediği arkasında! İnternet ortamında bir fenomenliktir gidiyor. Hem sevenleri hem de hiç sevmeyenleri mevcut. Ama hepimiz biliyoruz bu insanlar, belli ve büyük kitlelere sesleniyor. Bunun terimsel bir adı var. Kişisel Markalaşmak.
Yani yaşayış şeklinden, tercihlerine, seyahatlerden, satın aldıklarına kadar her şeyiyle bir tür marka haline geliyor. Kendisini sosyal medya aracılığı ile satın alınabilir ya da reklam yayınlayabilir bir kanal haline getiriyor. 

Tabi bunu nasıl yapıyor? Geleceği okuyarak mı? 

Hayır pek sanmıyorum. Sadece önümüzde bir kitap gibi açık olan ve gelişmekte olan İnternet ağlarını doğru kullanıyor. Şimdi siz fenomenlerin sadece alışveriş yaptığını, ora benim şurası senin diye gezdiğini sanıyor olabilirsiniz ama onlarda gelişmek adına sürekli seminerlere katılıyorlar. Eğitim alıyorlar, görüyorlar, gördüklerini de uyguluyorlar, kitap okuyorlar, izliyorlar ve bunlardan paydalar çıkarıyorlar. 
Tabi bunu tüm fenomenler için söylediğimi sanmayın. Sadece bazıları bu kadar özenli. Ve bu özenli olanlar çok büyük kitleleri etki altına alabiliyorlar. 
Şimdi bunu yapabilmek için fenomen mi olacağız diyenler var. Hayır sadece fenomenlerin izlediği yolu izleyeceksiniz. Yani pazarlama konusunda kendinizi doyuracaksınız. Çünkü dünya son 5 - 6 senedir kişilerin kendilerini pazarlayabilme yeteneği üzerinden dönüp duruyor.
Bu pazarlama aklınıza kötü şeyler getirmesin. Benim bahsettiğim pazarlama. kişinin kendi artılarını, önceliklerini, hedefleri ve ona uygun bir biçimde isteklerini bilmesidir. Nasıl yani?
Örnek vermek gerekirse iki kişi iş görüşmesi için çağrılır ve işi sadece birisi alır. İşi alan kişi olmak istiyorsanız, o işe en uygun olan alanlarınızı parlatmanız gerekir. Örneğin iki kişi de İngilizce biliyordur. İki kişi de yurt dışı seyahati etmiştir. Ama biri bu seyahatleri esnasında bir çok semire, etkinliğe katılmış ve bunların getirdiği çevreler edinmiştir. Diğerine göre daha fazla tecrübesi olmasa da çok daha aktif yaşamış, kendisini pazarlayacak argümanları daha iyi biriktirmiştir. Peki bu argümanlar nelerdir? 

Neden bir başkası bizden iyiyken biz bir sıfır geri de kalırız? 

Neden o işe girer de biz işsiz olmaya devam ederiz. İşte aşağıda ki kitaplar bunları görmemizi ve eksiklikleri nasıl pazarlama politikası haline getireceğimizi gösteriyor. Hepsi bu alanda adlarını duyurmuş önemli eserler. Bir yol gösterici gibi kişiliğinizin ışıldamasını istediğiniz alanları bulmanızı sağlıyor. Neyi eksik yaptığınızı görebiliyorsunuz. Kelime dağarcığın mı yetersiz? Yeteri kadar öz güven sergileyemiyor musun? Ya da konuşurken çok mu heyecan yapıyorsun? İşte maalesef bunlar iş dünyasında birer defo gibi görülüyor. Acı ama gerçek. Bu defoları kapatıp, kişisel markanızı nasıl güçlü hale getireceğinizi görebiliyorsunuz. Ben aşağıdaki kitapların bir çoğunu okudum. Kendi defom işlerimi sürekli ertelememdi ve yeteri kadar iyi olmadığımı düşünmemdeydi. Ama bunu kabullenmek elbetteki çok zordu. Yalnız iş dünyası için değil kişiliğiniz ve çevreniz içinde iyileştirici etkileri bulunuyor okumanın. Tavsiyem bir tanesinden başlamanız. Çünkü ilk önce başarmayı hedeflediğiniz şeyi her yanıyla tanımanız gerekir. Bunun için yapabileceğiniz en iyi şey okumaktır. Daha önceki hayat deneyimlerini okuyup, kendi çıkar yollarınızı çizmek sizleri karlı çıkaracaktır. 
Keyifli okumalar!

1. Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı - Mark Manson
2.Aklını Kullan Aksini Düşün - Paul Arden
3.Hızlı ve Yavaş Düşünme - Daniel Kahneman 
4.Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı - Stephen R. Covey
5.Bilinçaltının Gücü - Joseph Murphy
6. Akıl Dışı Ama Öngörülebilir - Dan Ariely
7. Ted Gibi Konuş - Carmine Gallo
8. İçindeki Devi Uyandır. - Anthony Robbins

23 Aralık 2017 Cumartesi

YENİ BİR YIL YENİ BİR BEN DİYENLERDEN MİSİN? 

İnternette bol bol denk gelmişsinizdir, herkes bir liste yapma peşinde. Dedim ki benim neyim eksik? Bende yapayım bir liste. Ama sonra 2017'de ne yaptım ki 2018 ne yapıcam ben diyen bir öz eleştiri belirdi zihnimde. Cidden ya bu listeleri yapıp sonra da harfiyen uyanlara helal olsun! Ben daha bugün yapılacaklar listesinde 2 şeyi yapabildiğim için kendimi tebrik ettim. 2 şey: Uyanmak, bulaşıkları yıkamak. Bence büyük başarı. Şaka maka 2017 bana göre ne çok dolu ne de çok boş geçti. Bir kaç bir şey başardım gibi ama umuyorum başardıklarım başaramadıklarımdan fazladır. Yani en azından koca 12 ayın bir kaç gününde kendi adıma faydalı bir şeyler yapabilmişimdir. 
Mesele bence bu olmalı. O listelerin en temelinde yatan kendimize iyi bir şeyler armağan edebilmek. Zamanı boşa yata yata harcamak yerine bir şeylerin ucundan tutmakla alakalı. E durum böyle olunca kendime nasıl bir iyilik yaparım diye düşündüm. Ne yaparsam hem kendime hem de çevreme yarar sağlarım? Ot dediğimiz ayak altında ezdiğimiZ çiçekler oksijen üretirken sadece karbondioksit üretip dolanmak insanlığın doğasına aykırı olsa gerek. 
Aklıma gelenlerden ilki İlk Yardım Öğrenmek oldu. Kalp masajı nasıl yapılır, bir trafik kazasına ilk
anda en doğru nasıl müdahale edilir, ilk yaşam desteği bilinçli olarak nasıl sağlanır? Güzel bir şey gelmiş değil mi? Bunu bayağıdır düşünüyordum. Her an birinin yanımızdayken yere yığılmayacağının, ya da bir akşam yatağımızda uzanırken kalp krizi geçirmeyeceğimizin bir garantisi yok.
O yüzden ilk yardım öğrenmek listemde ilk sırada. 
Aklıma gelen ikinci şey ise sürekli ertelediğim, bitirmekten korkutuğum, iyi olup olmadığından emin olamadığım kitabımı bitirmek. Sürekli ertelemekten yıldım! Ama bazen bazı şeyleri sona erdirmek insanı korkutuyor. Tıpkı bir alışkanlığınızı terk edememeye benziyor. O yüzden 2018 beni bu konuda cesaretlendirecek bir yıl olur umarım! 
Bir diğer madde ise yine kitap üzerine. Ayda en az 3 kitap bitirmeyi istiyorum. Yazdan beri kitaplığımda ki kitaplardan uzak durdum. Okuycam okuycam dediğim kitaplar dağ oldu ben zahmet edipte birisine bile dokunmadım. Ama vicdan azabı gibi çöreklendiler üzerime. Bu sebeple 2018'i beklemeden bugün başladım okumaya. Hedefim en az 3. Daha fazlası neden olmasın?
İlkokulda çizmeye başladım. Ama öyle mini mini bir şeylerdi hep. Lise de birazcık daha üzerine titredim. Aslında üniversiteye başlayınca baya bir ara vermiştim. Üniversite bittikten sonra girecek bir iş bulamayınca tekrar çizime geri döndüm. Ama hep amatörce uğraştım. Yani hiç bir eğitim alıp kursa falan gitmedim. İnsanın haz aldığı bir şeyi yaparken ki zaman akış hızı muazzam! Sanırım çizmek konusunda beni en mutlu eden şey bu. Zamanın su gibi akıp gitmesi. Bu sebeple bu sene çizimle profesyonel bir biçimde ilgilenmek için adım atmak istiyorum. Çizimlerimin olduğu objeler üretmek istiyorum. Özellikle birbirinin aynısı sevimsiz tişörtlerin her birine kendi ellerimle işleme ve boyama yapmak istiyorum. Belki sizlere de hediye edebilirim bunları. Tabi yapmayı becerirsem. Amacım öncelikle kıyafetlerimden başlayarak yaşayışımı yeniden şekillendirmek ve bunu çizimle yapmak istiyorum. Yani 2018 benim için bol çizgili ve bol renkli bir yıl olsun isterim. Tabi sizler içinde aynı şenlikte olmasını dilerim.

Tüm bunların dışında sağlık mutluluk aile huzur olsun dilerim. Biliyorsunuz bunlar olmadan hiç biri dört dörtlük olmuyor. Biliyorum uzun bir liste olmadı. Ama uzun listeler bana pek işe yarar gelmiyor denedim ondan diyorum. İlk 3 4 maddeye kadar azim gösteren bir kişiliğim olduğuna göre hadi kendim için bir madde daha koyuyorum!
Bu sene üşenme emi yavrucum. Üşenmek konusunda dünyanın en yavaş canlısı olan Tembel Hayvan ile yarışacak düzeydeyim. Erteleme rahatsızlığımın üstesinden biraz olsun gelir gibiyim. Umarım 2018 de bununda üstesinden gelirim.
2018 barışın ve huzurun tüm dünyada olmasını ve lanet savaşların son bulmasını diliyorum. Klişe. Kahretsin ki klişe. KEŞKE KLİŞE OLMAYACAK KADAR AZ OLSA SAVAŞLAR! 
Benim listem buraya kadar. Kısa ve öz. Peki ya siz? Siz yeni yılda yeni bir ben diyenlerden misiniz? Sizin listenizde ne var ne yok? İsterseniz yorum olarak bırakabilirsiniz.  

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ #DERTLEŞME 

Yazın modası kışın modası haftanın modası utanmasalar günün modasını ortaya atacaklar. O kadar fazla trend o kadar fazla ürün satışı. Uzun çizmeler, taşlı işlemeli botlar, yırtık kotlar, varlığı ile yokluğu bir olan etekler... Her sene yeni trend diye öne sürülen bir çok öge, önceki senelerin bir değiştirilmiş modelleri. Belki taş belki dantel eklenmiş halleri.
Tabi yanlarına da artı 0 eklendiğini unutmamamız gerek.
Geçen aylarda Türkiye de entari olarak giyilen bir kumaş alınıp bir modele giydirilmiş üzerine etiket olarakta 1400 lira damgalanıvermişti. O benim anneannemin üstünde olsa kıymetsiz bir ünlünün üstünde olunca milyarlık bir eşyaya dönüşebildi. 
Aslına bakarsanız üzerine giydiğiniz değil, kimin üzerine giydiği önemli. Sen ben giydiğimizde sıradan, trend dışı durur ama bir moda ikonu giydiğinde tüm vitrinlerde aranır hale gelir. Bunun için suçlanması gereken birisi var mı? Bence yok. 
Çünkü adı üstünde moda bu. 
Eğer hoşuna gitti diye alıyorsan ne ala ama yok bu parçayı o giymiş, bu giymiş bende giymeliyim diyorsan vay haline. Çünkü o tarz parçaların sonu gelmez. Giyen giyene... 
Moda dediğimiz şu şey neden sadece rahatlık çevresinde şekillenmiyor? Neden birbirinin bu denli kopyası olması gerekiyor? Bir markada çıkanın müdavilleriymiş gibi diğer markalar tarafından kopyalanıyor? Moda taklit edenin kazandığı bir sektörden neden daha ilerisine gidemiyor?
Çok büyük markalarmış
Çok güçlü bir geçmişleri varmış
Çıkardıkları her ürün milyarlar değerindeymiş
Tüm trendleri onlar yönetirmiş
Nasılda masal gibi geliyor kulağa. Bir varmış bir yokmuş cebinde milyarları olanlar giyinir, bir kaç kuruşa muhtaç olanlarsa onları giydirirmiş. 
Ucuz giyim neden mümkün değil? Ucuzluk neden bayağılık ya da kalitesizlik ile eş sayılır hale gelir? Maalesef benim gördüğüm bir çok alanda hala insanlar pahalı olanın en kaliteli olacağı düşüncesinde. İlla o olsun istiyorlar, illa o marka çanta, bu marka allık, şu marka mont olmalı düşüncesindeler. Çünkü onların delicesine takip ettikleri fenomenlerde var bunlar. Onlar beğeniyor izleyicisi de hemencecik sahipleniyor.
Hadi suçu boşuna fenomenlerde aramayayım. En basitinden Apple çılğınlığından bahsetmek lazım. Cebinde yeteri kadar parası olmadığı halde taksit yapan, hatta ihtiyaç kredisi çeken Apple tutkunları var. Iphone X yanlış hatırlamıyorsam 7 bin TL civarında imiş. Yahu telefon bu sadece bir telefon. 7 bin neresine veriyorsun güzel kardeşim? Dur ben söyleyeyim üzerin tüm marifet üzerindeki ısırılmış elmada. O orada olsun da isterse cebinde beş kuruş olmasın. Onun havası yeter.
Sorun tam da burada insanlar ürünün işlevine değil ürünün markasına parayı basıyor, alternatif diğer ürünler bu yüzden pek bir değersizleşiyor. Lakin bunu görgüsüzlük olarak algılamayacağımız kadar derin bir psikolojik durum.
Çağımızın vebası.İnsanlar o markaların çıkardığı ürünlere sahip olmayı isterken o ürünlerin hissettireceği duygulara da sahip olmayı arzuluyor. Marka bir saatin verdiği sahip olma duygusu zenginlik hissi patron gibi düşündürme gücü var. Bunu ben demiyorum her gün izlediğiniz reklamlar diyor. En basit dondurma reklamında Belli bir markanın dondurmasını yerseniz dünyanın en arzulanan kadını oluyor, başka sıradan bir markada ise sıradan bir çocuk oluyorsunuz. Reklamları ne kadar kişiselleştirip, insan duyguları üzerine oynuyorsa markalar o denli kazık rakamlardan satış yapıyorlar. PR her şey. Ve çok kısa zamanda daha da fazlası olacak.
Kısacası bir ürünü gerçekten beğendiğiniz için almayı tercih edin. Markası, ünlüsü, onu takarsam şöyle olurum hissini olabildiğince işe karıştırmayın. Çünkü günümüz dünyasında alışveriş sonrası sadece  1 kez giyilip sonra dolaplarda unutulmuş milyon tane kıyafet vb. ürün var. Onları üst üste dizseniz buradan aya yol olur o denli!
Siz siz olun. Bir tarzınız olsun. Moda kurbanı değil, tarzınızın insanı olun. Sokaklarda Dalton kardeşler gibi gezmenizin neresi güzel? Bir çıkıyorum sokağa herkeste UGG, bir bakıyorum herkese balıkçı amca çizmesi, bir bakıyorum uzaydan kopup gelmiş astronot montları. Yapmayın yahu bu kadar verilen hapları neymiş bu zararı dokunurmuymuş diyin? Kendinizi markalar elinde oyuncak yapmayın. Gerçekten beğendiğiniz ve ihtiyaç duyduğunuz şeylerle mutlusunuz mutluyuz. Onlar yeter bize.
 Neyse benden şimdilik bu kadar. Umarım açıklayıcı olmuşumdur. Bir daha ki dertleşmemiz de görüşmek üzere!

21 Aralık 2017 Perşembe

Türk Dizileri Neden ESKİSİ KADAR Tutmuyor? #Klişeleri Yakala 

Dizilerimizin bir çoğu büyük heveslerle başlayıp 4.haftasını göremeden reyting kurbanı oluveriyor. Maalesef ki bunların belli başlı nedenleri bulunmakta. İşte bana göre o nedenler:

1. Öncelikle diziler 1 buçuk saat veya 2 saat civarında. 2 saat olmasının yanı sıra bir de özet geçilen geçen bölüm ile 3 saate çıkarılıyor resmen. Saat 20:00'da başlayıp saat 23:35'de bitiriyorlar diziyi. Bu uzunluğa çekenleri bırakın izleyenlerin canı dayanmaz. Uykusu gelir insanın uykusu!

2. Bir diğer sebep ise klasik ve klişe konuların evrilip çevirip tekrar tekrar çekilmesinden
kaynaklanıyor. Bir kanalı açıyoruz zengin kız fakir oğlan diğer kanala dönüyoruz mafyadaki iyi adam bir diğer tarafta kötülük fesatlık yapan bir kadın... Yani sanki bütün hikayeler bitmiş de bir bunlar kalmış elimizde. Acıtasyon, entrika, yalan dolan rüzgarları savuruyor dizileri. Ama bir noktadan sonra tüm kötülükleri işleyen karakterlere artık kötülük bulamaz hale geliyor senaristler ve bu kez de aynı suçları tekrar tekrar işletiyor. E seyircide bu kadar da olmaz deyince halkta hiç bir şey beğenmiyorun ardına sığınacakları tutuyor.

3. Diğer bir neden ise oyuncuları oyunculuk kalitelerinden daha çok güzelliklerine göre seçmelerinden kaynaklı. Bu güzel, bu yakışıklı hadi bunları çift yapalım tutar. Tutmaz kardeşim
tutmaz! Güzel ve Çirkin'de tuttu mu? Kıvanç ile Tuba yan yana getirildi gene tutmadı. Ha burada demiyorum onlar iyi oyuncu değil hayır burada mesele kimya meselesi. Yani oyuncu seçiminin tek kötü olmasının yani güzellik algısından değil oyuncular arası kimyanın uyuşmamasından da kaynaklanıyor. Örneğin Elçin Sangu ile Barış Arduç filmi Mutluluk Zamanı gişede iyi bir iş çıkaramadı. Ama tabi ki de güzel örnekler var. Mesela Özge Özpirinçci ve Buğra Gülsoy enerjisi! Ben canlandırdıkları rollerin etkisine kapılıp onları gerçekten sevgili sanabiliyordum. Birbirlerinden çekinceleri yok yakın bir arkadaşlık ve iş ilişkileri olduğu belli ve ikisi de iyi birer oyuncu. Şimdi de yanlış hatırlamıyorsam Acı Tatlı Ekşi adlı bir sinema filmi çektiler. Fragmanını izledim ve kesinlikle filme gidenleri yasa boğacak gibi duruyordu ki Selin Şekerci'nin Instagram hikayesinde ağlamaktan helak olduğunu görmüştüm. Yani hem kimya hem oyunculuk bir arada olunca sonuç muhteşem olabiliyor!

4. Gelelim diğer sebebe yeteri kadar özenilmeyen senaryo akışı. Yapmaya çalıştıkları ilk 5 bölümü harika heyecanlı ve olabildiğince iyi gösterip hayran kitlesini arttırmak sonrasında ise saçmalıklar üzerine ilerlemek. Bunun en iyi örneği maalesef ki Kalp Atışı benim için. Ben ilk 7 bölüme kadar baya beğenerek izliyordum sonra ne oldu senarist mi yönetmen mi ayrıldı bilmiyorum dizi saçma sapan bir yol almaya başladı. Bombalar süikastler hastanede özel timler? Ne oluyor yahu? Nerede yaşıyor bunlar diyorsunuz. Gerçek dışı biliyoruz o diziler gerçek değil tamam da azıcık gerçekçilik katıverin! 


5. Uzun upuzun süren sezonlar. 1 sezon değil 2 sezon değil tam 5 sezon! 10 bölüm değil 20 bölüm değil 30 bölüm süren sezonlar. Hayır ne yapıyorsunuz siz? Bu kadar uzun yazılır mı ya? Hani yazacak konu bulamadığınızdan dolayı oyuncular uzun uzun bakışıyor dizilerde. Bizde sıkıntıdan ya televizyonu kapıyor ya da bir daha izlememeyi tercih ediyoruz genellikle. Sezonların uzun olması yapımcıların isteği. Hatta ne kadar uzunsa o kadar iyidir dizi mantığı var! Kısaltın şu bölümleri sezonları emin olun dünyada ki kaliteli yapımlar kadar iyi yapımlar çıkar bizden. 

6. Bence dizilerin son zamanlarda ekranlarda yer tutamamasının diğer sebepleri ise YOUTUBE ve Netflix. Yani internet ulaşımı olan her ev, artık reklamını atlayamadığı televizyonlardan daha tercih edilesi. Televizyondakinden daha özgün olan yapımlara daha yakın hissediyor kendini. Çoğunluk artık internette daha aktif. Bu sebeple televizyon ve televizyon yapımlarının ömrü de kısalıyor ister istemez.

19 Aralık 2017 Salı


Bir arabanın size çarpmasını istemezsiniz, bir köprüden atlamayı istemeyeceğiniz gibi. Elektrik akımına kapılmaktan korkarsınız değil mi tıpkı bir avuç ilacı içmekten korktuğunuz gibi. Ölümü düşünmekten çekiniriz, o belirsizlik hissi içimizi kara bir delik misali sarmasın diye hep geri plana atarız. Peki düşüncesinden bile çekindiğimiz şeyleri nasıl olur da bir çıkış yolu olarak düşünür bir insan? Bunu kendi isteğiyle mi yapıyordur? 
Çok mutluydu
Neşe dolu esprili bir insandı
Hiç kimseyle sorunu olmazdı
O hep en iyimizdi
Bu cümleler genellikle birden bire intihar eden insanlar ardından çok kullanılanlardan bir kaçı. İntihar ise kişinin kendi isteğiyle hayatından vazgeçmesi olarak yer alıyor akıllarımızda. Oysa ölümün düşüncesinden bile korkarken nasıl olur da kendisini öldürme kararı almış bir insanın bunu kendi isteğiyle yaptığını iddia ediyoruz?
Sosyal baskı, aile baskısı, yalnızlık, içe kapanma ile neşenin ardına saklanan, güler yüzlü bir maske takan bir kabuk haline gelen insanlara o kendi istedi demek kadar adice bir açıklama olamaz. Kimse bile isteye elinde bir başka seçenek varken en kötüsünü seçmez. Kendini kurtarılamayacak bir yer de görmeyi arzulamaz. Birileri bazen farkında olarak bazense hiç farkına varamayarak o kişiyi uçuruma doğru ilerletir. 
Sonra düşmesini izlerken bunu kendisi istedi, atlamak onun tercihiydi der. Bugün şaşkınlıkla bir ünlünün intihar haberiyle karşılaştım. Shinee'den Jonghyun. Çok komik, esprili, sevgi dolu ve oldukça başarılı bir sanatçıydı. Harika besteleri ve bir o kadar güzel bir sesi vardı. Ünlüydü. Zengindi. Bizce keyfi yerinde olmalıydı değil mi? Ne sorunu olabilirdi ki? Onlarca hayranı vardı, hayatının dört dörtlük olması gerekirdi. 
İnsanların içinizi görmesini beklemeyi bırakın, çünkü henüz dışımızı bile göremiyorlar. Sokakta yürürken hepsinin gözü vitrinlerde, telefon ekranlarında ya da aynalarda... Kendilerine ait olduğunu düşündükleri hayatlarına son derece dalmış durumdalar. Kim ölmüş kim kalmış umurlarında değil. Kimin gözünde yaş var, kim dayak yemiş, kim kimsesiz kalmış, kimin cebinde beş para yok, bunlar pekte önemli değil bizler için. Gitgide kopuk, zıtlaşan, onarmaktan ziyade kıskanmaya odaklı insan modelleri yaratılıyor. 
O modellerden biri olmayı kabul etmeyenlere tuhaf damgası vuruluyor. O tuhaf olanlar çoğunluğa uyup rol yapmaya başlıyor ve içlerinde her ne yaşıyorlarsa saklıyorlar. Baskı, endişe, duygusal yoğunluk, kırgınlık, susmayan bir düşünce dünyası, yalnızlık hissi... Onlarca his üst üsteyken biz sadece gülümsediklerini görüyoruz ve ölüm haberlerini alınca şaşkınlığımızı saklayamıyoruz.
İntihar kişinin kendi kararına bağlı değildir bir toplumsal cinayettir. Sen ben attıkları yardım çığlıklarını duymuyoruz diye kayıp giden insanlardan bahsediyorum. Bazen iş yeri baskısı, bazen aile içi şiddet, bazen mahalle baskısı... Sadece şiddettin adı değişiyor geri kalan her şey aynı.
İnsanlardan bir haber olmayı ne zaman öğrendik? Ne zaman karşı komşumuzdan korkar olduk? Ne zaman sokakta yaşlı bir amcanın bu yaşta bile bilet sattığını görüp üzülmedik? Ne zaman küçük bir çocuğun üzerinde montunun olmayışı içimizi cız ettirmemeye başladı? 
Yaşadığımız şu dünyada her şey her canlı birbiriyle ilintili. Senin yapacağın tek iyilik bir başkasına şifa olabilir. Bazen bir gülümseme bir başkasının hayatını kurtarabilir. Bazen kırmızı ışıkta geçmeye çalışan birini tutmak onu yaşatır bazen küçük bir çocuğa bir kitap uzatman hayatını değiştirir. Kelebek etkisi denen şeyin varlığına inanıyorum. İnsanların artık insan gibi davranmaları gerekiyor. 
O gencecik sanatçının ölümü beni hiç ummadığım kadar üzdü. İyi ve mutlu gözüken kaçıncı kişinin intihar haberiydi bu? Çevremde de bu tür şeyleri yaşamıştım. O iyi insanları bu denli içine kapatan ve kendi hayatlarının katili olmaya iten bizleriz. Onlara destek olmak yerine seyirci olmayı seçtiğimiz için oldu bunlar ve aynı şeyler tekrarlanmasın istiyorsan kendimize gelmemiz gerek.
Bazen küçük bir işaret, bazen bir çift laf onun çaresizliğini sezmemize yardım edebilir. Ama kulağını kapayıp, gözünü yumarsan o sana çığlıklar atsa da duyamazsın. O yüzden birazcık özveriye çağırıyorum sizleri. Bu karamsarlığa düşen yarın bir gün siz de olabilirsiniz, ya da canınız gibi sevdikleriniz.
UNUTMAYIN!
İntihar bir tercih değildir intihar bir toplumsal cinayettir!

18 Aralık 2017 Pazartesi

İŞSİZ OLMAK YA DA OLMAMAK! İŞTE BÜTÜN MESELE BU

Üniversiteli işsiz mi olur sorusunu dahi soramıyorsunuz değil mi kendinize? Çünkü artık herkes en az bir üniversite bitirmiş durumda. Ve TUİK verilerine göre sokakta ki her beş üniversitelinin 1'de işsiz! İşsizlik sadece gençlerde değil ülke genelinde büyük bir sorun. Açık olan 1 kişilik kontenjana 1000 kişi başvurursa o işi kapabilmek için ya çok iyi olmalısınız ya da iyi bir çevre sahibi olmalısınız.
Maalesef iyi bir çevrem yok ve sanırım şirketler için o çok iyi olan eleman statüsünde de değilim diyorsanız ya da demek istemiyorsanız yapmanız gereken belli başlı şeyler var.
Özellikle henüz üniversite eğitimine devam edenler için daha yararlı olacak bu yazı. Çünkü okurken farkında olmasak da yaptığımız en küçük şey bile geleceğimize bir artı olarak işliyor. Eksi yok mu diye soranlar için, eksinin sadece matematik için geçerli olduğuna inanlardanım ben. Hayatta iyi ya da kötü diye bir şey yok. Deneyim var. Ne denersen onu bilgi birikimine eklemiş olursun. Sürekli toplarsın ve kendin için en iyi olanları hep bu deneyimlerin birleşmesiyle saptarsın. Lafın kısası, eksiye değil de artıya odaklanın yararını göreceksiniz.
Elimde 10 maddeden oluşan bir deneyim listem var. Benim hatalarımı sizler için artıya çevirmek için oluşturdum ayrıca kendimi iyileştirmek adına yaptım bunu. Her neyse hala okumaya devam edecek kadar sabırlı isen listeye başlayabiliriz.

1. Üniversite iş hayatının kilometre taşıdır. Burada ne yaparsan ileri de onları ekeceksin! Bunun farkında ol. Hangi bölümde okursan oku sadece kendi çabanla hayal ettiğini elde edebilirsin. Bölümüm iyi değil okulum yeteri kadar iyi değil gibi şeyler sadece bahane. Dünyanın en başarılı insanı ol demiyorum sana hayallerin için en iyisi ol diyorum. O zaman eğlence ve şans seni takip edecektir.

2. Okuldaki etkinlikleri takip et. Sunumlar, konferanslar, projeler hep aklının bir köşesinde olsun. Akşamları arkadaşlarınla çıktığın gezmeler gibi hayatının basit bir parçası haline getir. Bu sayede hem gündemden hem de okulunda ki insanlardan haberdar olursun. Çevre edinir, yeni insanlar yeni ufuklar keşfedersin.



3. Okuldaki öğrenci kulüplerine üye ol. CV'de şu aralar büyük şirketlerin itinayla aradığı şey bu kulüpler. Kulüp içerisinde etkin rollerde yer almaya çalış. Örneğin üniversitenin A kulübünün tanıtım kolundasın, ya da seçtiğin bölüm pazarlama ve sponsor bulmaya daha uygunsa onun içerisinde yer alıyorsundur. Şirket buna önem verir. Deneyim sahibi olmak kadar önemlidir bu.

4. Kendi bölümün ile alakalı sertifika programlarını takip et. Sertifikalar becerilerini ve uzmanlık alanlarını daha da geliştirmeni sağlar. Becerini bir kanıt niteliği gibi taşımanı sağlar. Yalnız içi dolu ve araştırdığın sertifika programları olsun. Yani laf olsun elimde bulunsun diye değil!

5. Üniversitenin en büyük artısı öğrenci vizesidir. İmkanın varsa 1 kez Erasmus yap. Hem ucuz yollu yurt dışı seyahati yapmış olursun hem de dilini geliştirme fırsatı edinmiş olursun.

6. İngilizce biliyor olmak artık bir marifet değil. Üzgünüm ama gerçek bu. Artık büyük şirketler İngilizce'nin yanında 2. bir dil istiyor. Oysa ülkemizin sadece %5 - 10 arası bir kesimi gerçek manada İngilizce biliyorken kulağa şaka gibi geliyor. Ama genel standartlar bu şekilde. Seçici olunduğunda aradan sıyrılmak istiyorsanız bu sizin için en önemli adım! Bak en önemli diyorum. O denli.

7. Stajyerlik sürecin can alıcı noktalarından birisi. Bir hocam koskoca 4 sene boyunca sadece 1 kez mi çalıştınız demişti. Her yılın 3 - 4 ayı sadece oturup tatil mi yaptınız? Peki ben sizi mezun olduğunuzda göreceğim. O bilen gözleri hala hatırlıyorum. Üstten baktığını her zamanki öğretmen tavrını takındığını düşünmüştüm. Hayır tam da dediği gibi CV'ye yazacak tek bir dandik okul stajı bir patron için pekte mühim olmuyor. Gerçek bir iş arıyor gözleri. Farklı yerlerde çalışmış, çalışmaktan kaçmamış, part time garsonluk bile olsa bir şeylerle ilgilenmiş(garsonluğu hafife aldığımı sanma sadece akademik bir iş olmamasından bahsediyorum, yoksa çok zor bir meslek olduğunun farkındayım) birilerini arıyor. Tipik işveren aklı. Bir sendika başkanı yaptığı konuşmada şöyle demişti: "En iyi kalpli en güler yüzlü patron bile çalışanına en azı verip, en yüksek performansı almayı diler"

8. Sıra geldi ders ortalamalarına. Çok iyi olmasa da olur ama yukarı da maddeleri layıkıyla yapmışsanız! Yoksa bu madde tek başına pekte bir işe yaramaz. En azından ortalamada 3,00'li bir şeyler olmalı. Bu sizin artınıza olur. Ama dediğim gibi yukarıdakileri layıkıyla yaptıysanız 2.80 gibi bir ortalama çokta sırıtmaz bence.

9. Bir Blog açın ve yazın. Sosyal medyanın günümüzdeki gücünü bilen bir üniversiteli olman gerekir. Fikirlerini ve gelecek hayallerini CV'indeki bir kaç cümleye sığdırmak yerine verdiğin Blog linkine sakla. Ben pek Facebook sever değilim daha çok bu tarz yazının hakim olduğu platformları seviyorum. Sırf yazım tarzın, düşünce şeklinle bile iş bulabilirsin. Hatta bazen farkını ortaya koyarak iş teklifi bile alabilirsin. Ben buna bizzat şahit oldum!

10. Son olarak tüm bu zorunlukların arasında sizi mutlu edecek bir hobi edinin. Film izlemek gibi, resim çizmek ya da okumak gibi. Bu yukarıdakileri sadece yazması kolay, hepsini yerine getirmek için şanslıysanız 4 seneniz olacak. (Umarım son sene aklı başına gelenlerden olmazsınız) Biliyorum bu cümleyi çok duydunuz bende çok duyar ve kulak ardı ederdim. Ama gerçek şu ki ZAMAN SU GİBİ AKACAK. Mezuniyet günü geldiğinde o kepleri attığınızda kara kara düşünmek yerine ben mi iş bulamayacağım diyebileceğiniz bir zihne sahip olun.

Bunu iyiliğiniz için yazıyorum. Benim düştüğüm hatalara düşmeyin diye.
Anne ve babanızdan azar yememeniz için,
Arkadaş çevreniz evlenerek kendilerini kurtardıklarını sanırken size 'Evde mi kalıcan kuruyucan mı?' demesin diye.
Akıllı olun. Gün geldiğinde patronun karşısında ezik büzük oturmak yerine işi bırakıyorum dediğiniz de peşinden koşulan eleman olun. Yetenekler edinin. Bu hayat sizin. Kendiniz olun.
Tembel, beceriksiz, yetersiz, işsiz sıfatlarından daha fazlasını hak ediyorsunuz SİZ!
Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma değil Ahmet BEY, Ayşe HANIM olun!
Unutma onlar yaptıysa sen daha iyisini yaparsın! Var sende o kapasite!

Seviyorum sizleri. Bir sonraki yazıda görüşmek üzerine.

Follow by Email

gtag('config', 'UA-86742725-2'